ücretsiz ödev ara

AnaSayfa

tarihi bilgiler
fen ve teknoloji
okul hakkında
YAZLA İLKÖĞRETİM OKULU
Sosyal Bilgiler-Salim YAMAN
tbmm
şiirler
belirli gün ve haftalar
çeşitli haberler
Türkçe
kaybettiren hisseler
hz ömer
gereksiz bilgiler
EĞİTİM
SAĞLIK
ülkeler
bilmece
29 ekim cumhuriyet bayramı
ATATÜRK
öğretmenler günü
coğrafya
matematik
eğitim siteleri
piyesler
HZ MUHAMMED (PEYGAMBERİMİZ)
spor
bilgi yarışması

Açık Öğretim Lisesi
Açık İlköğretim Okulu
Millî Eğitim Bakanlığı
Eğitim Teknolojileri Gn. Md.
T.C. Kimlik No Kontrol
Mesleki Teknik Açıköğretim
MEB E-Bilgi Edinme
Cumhurbaşkanlığı
Başbakanlık
Resmi Gazete
İLSİS
Emekli Sandığı
Vergi Kimlik No
YURTKUR
İLKSAN
Öğretmen Portalı
Elektronik Başvuru
Başvuru Takip
Dernekler D.Bşk.
E-Burs Modülü
E-Yurt Modülü
2009 MEB iş takvimi
Mesleki Açık Öğretim Lisesi
Veli Bilgilendirme Sistemi
İnternetten Dersler
Siberforum
Sanaloyun
İnegöl
Mobilya
Resim Ekle
Tatil rehberi
Kitap Evi
Açık Öğretim
22/11/2007 3:55 pm
Atatürk'ün yazdığı mektuplar

ZUBEYDE HANIMA MEKTUBU
1 Agustos 1920

Muhterem validecigim,

Istanbul'dan ayrilisimdan beri sizlere ancak birkac telgraftan baska bir sey yazamadim. Bu sebeple buyuk merak icinde kaldiginizi tahmin ediyorum. Bilhassa, hakkimda otekinden berikinden ve gerek gazetelerden isittiginiz tamam olmayan haberler suphesiz merakinizi artirmistir. Simdi verecegim bilgilerle tahmin olacaginiz icin endise duyacak hicbir sey yoktur.

Biliyorsunuz ki Istanbul'da iken yabanci devletler, devleti ve ulusu fevkalade sikistirmakta ve millete hizmet edebilecek ne kadar adamimiz varsa hepsini hapis ve tevkifle, bir kismini da Malta'ya surerek herkesi sikintiya sokmakta pek ileri gidiyorlardi. Bana nasilsa ilismemislerdi. Fakat 3. Ordu Mufettisi olarak Samsun'a ayak basar basmaz Ingilizler benden suphelendiler, Hukumete benim gidis nedenimi sordular.

Nihayet Istanbul'a cagirilmami istediler, bunda israr ettiler. Hukumette beni kandirarak Istanbul'a gelmemi ve Ingilizlere teslim olmami saglamak istedi. Bunun derhal farkina vardim. Tabiatiyla kendi ayagimla gidip esir olmam dogru degildi. Padisahimiza gercek durumu yazdim ve gelemeyecegimi bildirdim. Zati sahanede once uygun buldu. Fakat daha sonra Ingilizlerin baskisi artmisti. Sonunda O'da Istanbul'a donmemi emretti.

Bu suretle artik resmi gorevimde kalmaya imkan gormedigim gibi askerligimi surdurdukce de Ingilizlerin ve hukumetin hakkimdaki israrina karsi duyulamayacakti. Bir taraftan da butun Anadolu halki, tum ulus, hakkimda buyuk bir sevgi ve guven gosterdi, "seni birakmayiz" dediler. Gercekte vatan ve milletimizi kurtarabilmek icin tek care, askerligi birakip serbest olarak milletin basina gecmek ve milleti tek vucut bir hale getirmekle dogacak kudret ve ulusal gucu kullanmaktan baska care yoktu. Bende oyle yaptim. Elhamdulillah basarili oluyorum. Pek yakinda elle tutulur sonucu butun dunya gorecektir. Ben bu suretle hareket edince Ingilizler derhal yalvarmaya basladi. Ve beni kazanmaya calisti. Ve butun sucu bizim hukumete attilar. Gercekten hukumette benimle ugrasmak istedi. Fakat gucu buna yetmedi ve yetemez.

1-Daha bir zaman bu sekilde Anadolu icinde calismakla her sey hallolacaktir. Yakinda Millet Meclisi toplanacak ve mesru bir hukumet iktidara gelecektir. Bende ihtimal o zaman Istanbul'a gelecegim. Sihhat ve afiyetteyim, katiyen hic merak etmeyiniz.

2-Salih Bey (Salih Fansa) Fuat Beyden alacagini aldi mi? Bunu bilgi almak bakimindan soruyorum. Yoksa her ne olursa olsun, elhamdulillah hic onemi yoktur. Siz musterih olunuz ve bir sikintiniz olursa derhal bana bildiriniz.

3-Bu mektubu getirecek olan "...." size benim hakkimda istediginiz kadar bilgi verecektir. Kendisiyle bana bazi elbiselerimi gonderiniz.

4-Hemsiremin sihhati nasildir. Eve herhangi bir taraftan saldirida bulunuldu mu? Hala orada misiniz? Cocuklar ne yapiyor, buyuduler mi?

5- Salih(Fansa) Beyle Madam Salih Bey insallah sihhat ve afiyettedirler. Ben kendilerini daima yad ediyorum. Madamin benim hakkimda bir ruyasi vardi. Galiba o cikacaktir. Insallah yakinda sevinc icinde gorusecegiz.

6-Ben, birkac gune kadar bir kongre icin Sivas'a gidecegim. Tekrar Erzurum'a donecegim. Tekrar ediyorum: Her isittiginize onem vermeyiniz. Pekala bilirsiniz ki ben, yaptigimi bilirim. Netice gormeseydim baslamazdim.

Saygi ile ellerinizden, hemsiremin gozlerinden operim.

M. Kemal

ISMET INONU'YE MEKTUBU
12 Haziran 1937

Basvekil Ismet Inonu'ye,

Hatirlarsiniz, Turk koylusunun, Turk'un efendisi oldugunu soyledigim zamani. Ben o efendinin arzu ve iradesi altinda senelerden beri calismis olan bir hadimim (hizmetkarim). Simdi beni cok heyecana getiren hadise, Turk koylusune nacizane de olsa ufak bir vazife yapmis oldugumdur. Milletin yuksek mumessiller heyeti bunu iyi gormus ve kabul etmislerse benim icin ne unutulmaz bir saadet hatirasini bana vermislerdir. Bundan dolayi cok yuksek zevkle millet, memleket ve Cumhuriyet Hukumetine yapmaya mecbur oldugum vazifelerden en basiti karsisinda gosterilmis olan teveccuhten, takdirden ne kadar mutehassis oldugumu ifadeye muktedir degilim.

Ben icap ettigi zaman en buyuk hediyem olmak uzere Turk Milletine canimi verecegim.

Kemal Ataturk

SALIH BOZOK'A MEKTUPLARI

Trablusgarp muharebesi sirasinda Sofya dan yazdigi mektup

Urla tahaffuzhanesinden Rus vapurundan 4 Ekim 1911

"Bilirsin ki Trablusgarp meselesinin ortaya ciktigindan beri oraya gitmek tesebbusunden geri durulmadi. Bir defa Sam vapurunda uc gece kalindiktan sonra dondurulduk. Ondan sonra Misir ve Tunus yolu ile gitmeye tesebbus ettik.

Harbiye Naziri, umit kestigi icin vazgecirtildi. Bir defa Omer Naci ve daha iki kisi ile Misir uzerinden hedefe yurumek uzere (2 Ekim 1911) Istanbul'dan hareket olundu. Harbiye Naziri da ister istemez muvafakat etti. Luzum ve fayda gorursem bazi arkadaslari isteyecegim. Simdilik temin edilecek noktalar var. Benim nerede oldugumu duyurmayin. Daha bir muddet icin validemi dahi haberdar etmeyin. Ara sira benim tarafimdan Istanbul'dan mektup gonderin.

Eyup Sabri sizi gorecek. Ona ilmuhaberlerim ve borclarim hakkinda malumat verdim. Rusen ve Necati beylere gizlice soyleyin, ilmuhaberlerimin Besinci Kolordu idaresinde kalmasi ve maas tahsisatimdan borclarim odenmekle beraber kalanin valideme verilmesi lazimdir. Bunu Harbiye Naziri da yazacak, unutmazsa!

Senin vasitanla valideme verilmek uzere Kerim Beye (Abdulkerim Pasa) kirk lira biraktim.

Misir'a vardiktan sonra sana malumat ve adres verecegim. Sen de bana yazarsin. Sayet sen bir tarafa gidersen senin n***** mektuplari alacak ve acacak bir arkadas tayin edersin.

Arkadaslar ne alemdedir? Vatani kurtarmak icin simdiye kadar oldugundan ziyade gayret ve fedakarlik elzemdir. Endulus tarihinin son sayfalarini okuyunuz.

Faydali sohbetlerinizde bulunamadigima uzgunum. Beni unutmayin. Alaydaki arkadaslara cok selam. Beraber yaptigimiz talim programini takipten cok guzel neticeler alinir. Yorulmasinlar, eski tembellikle hicbir sey olmaz. Baska kagidim yok, Nuri'ye ayrica mektup yazamayacagim. Istersen bu mektubu aynen gonder veyahut bahisle bir mektup yaz ve o kiymetli kardesimize de ki "Benim icin hatirasi kalp ve vicdanimdan bir an cikamayan bir oz kardes varsa Nuri'dir." Bu muzlim seferi onunla beraber yapmak isterdim. Allah nasip ederse mucadele sahasinda birlesiriz. Eger mukadderse ahirette kavusuruz.

Salih, senin de gozlerinden operim. Kalbinin vefasina vicdaninin saffet ve nezaketine sukran borcluyum. Istanbul'da kalan kerim Bey'e mektup yazin. O zavalli oradaki mucadelede yalniz kaldi. Mektuplariniz ona kalp kuvveti verir. Allahaismarladik.

M. Kemal

***

Aynimansur Karargahindan 25-26 Nisan 1912 gece saat 6

"Mektuplariniz da, gazetelerde bize ait hislerinizi tasvir eden satirlari okudugum zamanlar kalbimin pek derin hislerle carptigini duyuyorum. Birkac kardesinizin Akdeniz'i asarak, collerde uzun mesafeler alarak donanmasina dayanan dusmanin karsisina cikmasi ve buradaki vatandaslari kucakla****** dusmani sahile hapsetmesi suphesiz sizi memnun eder. Fakat biz vatana borclu oldugumuz fedakarlik derecesini dusundukce bugune kadar yapilan, hizmeti pek kucuk buluyoruz.

Bilirsin ben, askerligin her seyden ziyade sanatkarligini severim. Burada sanatin tum icraatini tatbik edecek kadar zamana ve bu zamanin doguracagi vesait ve vesilelere malik olunursa, iste o zaman milletin arzusuna uygun bir hizmet yapmis olacagiz.

Ah Salih, Allah bilir, hayatimin bugune kadar orduya faydali bir uzuv olabilmekten baska vicdani bir emel edinmedim. Cunku vatanin muhafazasi, milletin saadeti icin her seyden evvel ordumuzun, eski Turk ordusu oldugunu dunyaya bir daha ispat luzumuna coktan kani idim. Bu kanaate ait emellerimin siddeti ihtimal beni pek ziyade ifratperver gostermisti. Fakat zaman, saf ve nezih dimaglardan dogan fikri hakikatleri-kabulunden cekinilse dahi-tatbik ettirir.

Bu gece Derne kuvvetlerimizin butun kumandanlari ve zabitleriyle bir musamere yapmistik. Bu satirlari cadirima donusumde yaziyorum. Bu guzel kalbi, kahraman bakisli arkadaslarimin, bu kucuk rutbeli fakat dusmani titreten buyuk kumandanlarin samimi nazarlarinda vatan icin olmek istiyakini okuyordum.

Bu okuyus, dimagimda sizin, butun Makedonya muhitinde tanidigim arkadaslarin, butun ordumuzun kahraman evlatlarinin hatirasini canlandirdi. Kalbimde buyuk bir sevinc ve gurur hasil oldu. Arkadaslarima dedim ki: "Vatan mutlaka selamet bulacak, millet mutlaka mesut olacaktir." Cunku kendi selametini, kendi saadetini, memleketin ve milletin saadet ve selameti icin feda edebilen vatan evlatlari coktur.

Cumlenize selam ederim kardesim.

M. Kemal
Derne Osmanli Kuvvetleri Kumandani

ALI FUAT (CEBESOY) PASA'YA MEKTUBU
23.1. 1918

"Kardesim,

Sina Cephesinde baslayan Filistin askeri harekatinin kan ve heyecanla dolu safhalarinda kader icabi defedilemeyen felaketli gunlerin tevalisinde ibraz buyurdugunuz cesaret ve askeri kudrete, resmi ve muhtelif membalarin raporlarina dayanarak harekati takibim sirasinda vakif olmustum. Sonradan gelen zabitlerden dahi sifahen malumat almistim. En nihayet yuksek hizmetlerinizin mirlivaliga terfiinizle resmen teyit ve ilan edildigini isitmekle mubahi oldum. Suret-i mahsusa da tebrik ve bu rutbede dahi vatanimizi kurtarmak ugrunda parlak muvaffakiyetlere mazhariyetinizi temenni ederim.

Falkenhayn Pasa ile Sina harekatina dair ilk karar ve tedbirlerde ve sevk-u idare noktasinda bugun vaki, o gun icin bir tasavvurdan ibaret olan feci hakikatleri devlet ricalimize de kabul ettirmek ve ona gore sevk-i tedbire muvaffak olmak mumkun olamamasi yuzunden Yedinci Orduyu ve ondan sonra verilen Ikinci Orduyu kabul etmeyip Istanbul'a gelmis oldugumu duymusunuzdur. Burada pek aksi olarak rahatsizliktan bas alamiyorum. Veliaht Hazretleriyle Almanya seyahatine yataktan kalkip gittim.

Yirmi gun seyahat esnasinda bir sey yok, tam avdette trende yeniden hastalandim. Bir aydir yine yataktayim. Birinci ve Besinci ordulardan Liman Pasanin idaresinde bir grup teskili tekarrur etti. Bana Besinci veya Esat Pasa ile becayis suretiyle Birinci Ordu kumandanliklarindan birini teklif ettiler. Ben Besinci Orduyu tercih ve kabul ettim. Fakat icraat gecikti.

Bu mektubu eski arkadasim ordunuz Sihhiye Reisi Huseyin Beyin hareketinden istifade ederek yazabiliyorum. Gozlerinizden oper ve insallah bundan sonrada Ingilizlerin geri cekilisiyle neticelenen muvaffakiyetlerinizi isitmekle mesut olurum kardesim."

M. Kemal

MIRALAY FAHRETTIN (ALTAY) BEY'E MEKTUBU
Sivas 8 Aralik 1919

Muhterem kardesim,

Semsettin Beyden sonra Huseyin Beyin de Sivas'a gonderilmesi suretiyle kardeslik baglarini kuvvetlendirmek hususunda ishar buyurulan samimiyete tesekkurlerimi arz eylerim, Semseddin Bey son gunlerin geciktirdigi muzakere ve kararlar hakkinda siz biraderlerine malumat arz eylemistir.

Huseyin Beyde Suriye ve Ermenistan Fevkalade Komiseri iken Istanbul yolu ile Paris sulh konferansina giden Francois George Piqueau'nun Heyet-i Temsiliye'ye katilmak uzere Sivas'a gelmesindeki sebebi izah edecektir. Bu bulusmaya ait bir hulasa sifre ile takdim edildigi gibi bir sureti de Huseyin Beyle takdim edilmistir. Italya'nin Istanbul Fevkalade Komiseri Mosyo Malis evvelce bazi mutalaalarini mektupla bildirdigi gibi bu defa da Sivas'a hususi bir memur gondererek iki taraf icin bir anlasma zemini arastirmaya baslamistir. Ingilizlerin Erzurum Kars havalisindeyken tanistigimiz ve sonradan Harbiye Nazirlarinin daveti uzerine Londra'ya giden Kaymakam Rovlson bu defa Istanbul'a donmus ve gorusmek uzere Sivas'a gelmek istedigini Trabzon'daki mumessilleri vasitasiyla bildirmistir. Rovlson Londra'ya hareket edecegi sirada Erzurum'da veda etmek uzere gorusmus ve "avdetimde daha musait sartlar dahilinde gorusebilecegimizi umit ederim." demisti. Istanbul umumiyetle Sarkta Ingiliz siyasi memurlarinin Turkleri tanimakta ve Trakya hakkinda takip ettikleri siyasette yanlis yola gittiklerini ve bunda Istanbul muhiti ile Osmanli Hukumet merkezinin zararli amil olduklarini ilave etmisti.

Amerika Tahkikat Heyeti Reisi General Harbord ile Sivas'ta uzun uzadiya vuku bulmus olan gorusmemizde musarunileyhin ve Sarkta bulunan butun Amerikalilarin lehimizde oldugu anlasilmis ve sonradan alinan mevsuk malumattan Harbord raporunun lehimizde yazildigi anlasilmistir. Yalniz, Amerika ahalisi senelerden beri aleyhimizde isittikleri propagandanin tesirinden kolaylikla kurtulamayacaklari itiraf olunmustur.

Avrupalilarin Turkiye hakkindaki niyetleri memleketimiz uzerinde azami derecede ve daimi emin bir surette menfaatlerinin temini merkezindedir. Menfaatlerine uygun zemini hazirlamak ve temin etmek icin dayanmak istedikleri sebep ve bahaneler: Osmanli Hukumetinin aczi ve azinliklarin korunmasi icin teminat.

Toplanacak olan Meclisi Mebusan, millete dayanir, vakur ve azimli bir vaziyet alirsa, millet ve vekillerine cidden mesnet olabilecek tam birlik gosterirse, mahvolmaktan kurtulabilecegimize emniyetim vardir.

Milletimizi mevcut ters ve zararli cereyanlar arasinda kuvvetli bir butun halinde tutabilmek her seyden evvel zat-i biraderleri gibi kiymetli hamiyetli kumandan arkadaslarimizin himmet ve fedakarliklarina baglidir.

Mulkiye memurlarinin basinda bulunanlarinin ekseriya mutelevvin olduklarini tecrube gostermistir. Islerinde en hamiyetli olanlar bile daima askeri kumandanlara uymaktan baska bir sey yapmamislardir.

Tesekkure ve hamde sayandir ki bugun istisnasiz tekmil kolordu kumandanlari arkadaslarimiz buyuk bir iyi niyetle kurtulusu noktasinda fikirlerini birlestirmis ve milleti musekkel bir hale getirmek icin alicenabane ve azimkarane bir surette calismaktadirlar.

Benim ve elyevm beraber bulunan Rauf Bey, Bekir Sami Bey gibi arkadaslarimizin pek dikkatli olarak calistigimiz esasli nokta, butun mesaimizin, arkadaslarimizin dusuncelerine mutabik ve milli umumi efrarin muhassalasina uygun olmasidir.

Buna ragmen Huseyin Beyin, yolda bazi kimselerden bizim hicbir vakit hatir ve hayalimizden gecmemis ve gecmeyecek olan zararli fikirler propaganda edildigini soylemesi cidden teessurumuzu mucip oldu.

Mesela, diktatorluk gibi... Bu fikrin ne kadar manasiz oldugu izan erbabinca kolaylikla takdir olunur. Bir de bu hususta zerre kadar suphe ve tereddute dusen namus ve hasiyet erbabi icin Heyet-i Temsiliyeye fiilen dahil olarak isbirligi etmek ve davranislari kontrol etmek daima mumkundur.

Istanbul'da bulunan yuksek zevatin serbest olanlari, Ahmet Izzet Pasa vesaireyi devam ettim. Fakat bu gibiler hayatini tehlikeye koymak istemez, huzur ve rahatini feda edemezse ne yapilir?

Memleket ve milletin icinde bulundugu elim sartlar, sonumuz hakkindaki karanlik ihtimaller bir an vicdan huzuru ile donusulecek olursa milli vahdeti, calismamizdaki ahengi bozacak ve kil-u kale sebebiyet verenler hakkinda ne hukum verilmek lazim gelecegi kendi kendine anlasilir

Heyeti temsiliye yakinda Kayseri, Kirsehir uzerinden Ankara'ya ve oradan da Eskisehir yakininda Seydigazi'ye gidecektir. Bu intikali henuz mahrem tutmaktayiz. Maksat, Eskisehir'den temin olunacak mebuslarin toplanmasina temas edebilmektir. Oraya intikal edecek Heyeti Temsiliye'ye, yeniden her liva mebuslarindan Heyeti Temsiliye azasi olarak davet olunacak birer mumessil ile takviye olunacaktir. Muvakkat bir toplanti ve kisa bir fikir danismasindan sonra Heyeti Temsiliye bir kisim azasiyla orada kalacak, geri kalanlar Istanbul'a gidecektir. Oralara geldigimizde yakinligi hasebiyle zat-i ali-i biraderleriyle de muserref olmayi temenni ederim.

Refet kendiliginden Istanbul'a gidivermis. Cephenin bir an evvel deruhtesi hakkindaki bildirileri uzerine kendisine yazdim, hatta habersiz Istanbul'a gidisini biraz da tenkit ettim.

Hurmetle gozlerinizden oper ve diger arkadaslarin selam ve muhabbetlerini takdim ederim kardesim."

M . Kemal

AFET INAN'A MEKTUBU
Saravona yati 14.6.1938

Afet,
H. R. Soyak ile, benden mektup bekledigini bildirmistin. Arzun her gun hatirimdadir. Sifahen Celal'e (Uner) telefonla bildirmek uzere soylemekteyim. Ancak henuz kendim bir sey tespit edemedim.

Vazifem sudur: Bence doktorlarin yanlis gorus ve hukumleri sebebiyle hastalik durmamis, ilerlemistir. Vakitsiz ayaga kalkmak, yurumek hususiyetiyle burunda yapilan atusman uzerine gelen kusma neticesi, yapilan istirahatleri hice indirmistir. Istanbul'a gelince, Hukumet reyimi almaya luzum gormeksizin Fissenger'yi getirtti. Yeniden tetkik, muayene yapildik. Karacigeri eski halinden farksiz ve karni birkac kiloluk birikmis su ve gaz dolayisiyla siskin ve defigure bir halde buldular. Simdilik Temmuz on bese kadar yeni tiretman ve yeni rejim altinda repo apsoluyu (Kesin istirahati) zaruri buldular. Bunun esasi da yatak ve sezlong istirahatidir. Bu muddet sonunda Fissenger tekrar gelecektir. Umumi ahvalim iyidir. Tamamen iadeli afiyet umit ve va'di kuvvetlidir. Senin icin asla meraki ve endiseyi mucip olmamalidir. Serinkanlilikla imtihanlarini vererek muvaffakiyetle donmeni bekler ve muhabbetle gozlerinden operim.

Ikamet icin Savarona'yi tercih ettiler. Yat simdilik saray karsisinda demirlidir.

Malumun olan devlet isleri icin Basbakan ve diger bakanlar sik sik gelip yatta misafir olmaktadirlar.

Nutuk'unu Sukru Kaya Turkceye cevirmektedir. Matbuata verilecektir.

K. Ataturk

SABIHA GOKCEN'E MEKTUBU
Ankara 29.6.1929

Sabiha'ya

Sanatoryumdan mektubu da aldim. Oradaki hayat ve bakimdan hosnut oldugundan ve doktorlarin tavsiyelerini cok itina ile takip ettiginden pek memnun oldum. Aldigimiz raporlardan anladigimiza gore esasen hastaligin o kadar muhim degildir. Sihhat ve rahatina bildigin gibi itinada devam edersen az zamanda tamamiyla iyilesecegin suphesizdir.

Vucudunda her gun topluluga dogru olacagina suphe olmayan degisikligi anlamak uzere ara sira kilonu bildirmekle beraber fotograflarini da gonder.

Gozlerinden operim.
Gazi M. Kemal

***

Dolmabahce15.8.1929

Kizim Sabiha'ya,

Sihhatiniz hakkindaki mektubuna memnun oldum. "Zemering"ten istifade etmeni temenni ederim.

Gozlerinden operim.

Gazi M. Kemal

KURTDERELIYE MEKTUBU
12 Kasim 1931 Sali

Kurtdereli Mehmet Pehlivan,

Seni, cihanda buyuk un almis bir Turk pehlivani tanidim. Parlak muvaffakiyetlerinin sirrini su sozlerle izah ettigini de ogrendim:

"Ben her gureste arkamda Turk Milletinin bulundugunu ve millet serefini dusunurum."

Ben, dedigini en az yaptiklarin kadar begendim. Onun icin senin bu degerli sozunu, Turk sporcularina bir meslek dusturu olarak kaydediyorum. Bununla, senden ve sozlerinden ne kadar cok memnun oldugunu anlarsin.

Gazi M. Kemal

BEHIC ERKIN'E GONDERILEN MEKTUP

Ayni-i Mansur Karargahindan 30 Mart (1912)

"Izzetli Beyefendi, gunluk ciddi calismalariniz arasinda elinize gecmek bahtiyarligina erisecegine umit ettigim isbu varakpare, Cebel-i Ahzar'in hayatina ait hisleri aksettirecegi icin mesgalelerinizden birkac dakika terk et-meye deger zannederim.

Selanik'ten Istanbul ve oradan Akdeniz'i gecerek Misir'a ve Misir'dan da 700 kusur kilometrelik bos colleri gecerek simdiki mevkiimize gelisimiz oyle bir tarihtir ki ancak Selanik'in "pasa gidasi" ile anlatilabilir Buna muvaffakiyet simdilik bir hayal ise de hakikat olmasi da uzak degildir.

19 Subat Muharebesinde Nisanci Taburu Kumandani iken Sedes civarinda Pertev Beyin idare ettigi karsilikli hareketimiz munasebetiyle zati alinizi hatirladim. Muharebenin, manevramizin bazi safhalariyla benzerligi vardir. Esasen 70 kisilik bir pusu kurulmustu. Italyanlar sabahleyin bu kuvvetle muharebeye tutustu. Bizde taarruz fikri yoktu. Kuvvetlerimizin hepsi ortulu hazirlik mevziinde bulunuyordu. Saat 6 oldu, gunduz. Italyanlar pusu kuvvetini taredemedi. Butun kuvvetini muharebeye hazirladi ve taarruza gecti. Pusu yeri Derne'nin 4 kilometre batisindaydi. Biz, bu umum kuvvetle taarruza gectik. Sark kolunu da getirttik. Seyitabdullah noktasinda (pusu yeri) "...." muharebesinde oldugu gibi 8-9 defa dusmanin taarruzu kirildiktan sonra saat 11'de butun Italyan saflari avci hatti, ihtiyat, istinat, hepsi birbirine muvazi olarak kacmaya basladilar. Biz bu hattin sol tarafinda, topcu mevziinde manzarayi tamamen goruyorduk. Gecenin gelmesi muharebeyi sona erdirdi. O gun Derne'ye gelmis bulunan iki Alman, bir Ingiliz subayi harbin cereyanini anlayamiyorlardi. Netice meseleyi halletti. Bizde onlara oldukca yuksek perdeden attik. Benzerlik cenah hucumlarimizdadir.

Arzi hurmet ederim efendim" Derne Kumandani M.Kemal

***

Ayni Mansur Karargahindan 16 Temmuz 1912

"Muhterem kardesim Behic Bey,

Pek ziyade teselli veren mektubunuzu aldim. Selanik'in Olimpos'unda iadesi vaad buyurulan gecmis tatli gunlerin hulyalarina daldim. O ciddi kardeslik hayatina ornek olan gunlerin tekrar yasanmasi ne kadar buyuk saadet olur.

Buradaki hayat tarzimiz ve calismamiz artik cumlece anlasilmis bir hale geldiginden bahsini bile luzumsuz buluyorum. Ancak surasini arz edeyim ki bizde buradaki vaziyet ve mukavemetimizle milletin sanina uygun bir netice alinmasi umidi pek kuvvetli iken, son zamanlarda memleket icinde cikan elem verici levhalar bizi uzdu. Bizim ahlaksizligimizin, menfaatperestligimizin derecesi malum idi. Fakat bunun hiyanet ve katibeten tasavvur etmiyorduk.

Ihtiraslar, cehalet ve mantiksizlik yuzunden koca Osmanli Devletini mahvedecegiz. Kuvvetli bir Osmanli Imparatorlugu vucuda getirmeyi dusunurken vaktinden evvel esir, sefil ve rezil olacagiz.

Askeri, siyasetle ugrasmaktan men icin kanun maddeleri yapmislar. Ben iki sene evvel tesadufen bulundugum bir kongrede "askeri birakiniz" dedigim icin murteci oldum, idama mahkum edildim. Zaman ve hadiseler her turlu hakikatleri ispat ve izhar eder, fakat bazen boyle helak eden bir darbe indirerek.

Harbiye Nazirinin mevkiini terk edisini garip buluyorum. Hamiyetli ve fedakar idiyse otede beride savurdugu gibi kellesini koltuguna almis idi ise asil hamiyet ve fedakarlik gostermek ve sebat etmek zamani simdi idi.

Kalp yumusakligi gostermeye ne luzum vardi. Daha on ay evvel benim gibi naciz bir kolagasini sukuta mecbur ve atalete ducar etmeye ve gizli maksatlarini temin icin etrafini saran bir suru beyinsizlere kafa sallamakla vakit gecirmeye ve budala gibi, bir alik gibi kukla vaziyetinde entrika cereyanlarina nefsini teslim etmeye riza gostermektense, daha o zaman makamini ehline terk etmek elbette daha dogru olurdu. Meslek hareketi dogru idiyse, simdi gosterecegi vaziyet, sebat ve fedakarlik olacakti. Devlet islerini cocuk oyuncagi mi zannediyordu?

Bizim askeri vaziyetimizde bir degisiklik yoktur. Siyasetimiz musait ise biz, istenildigi kadar sebat ve mukavemete muktediriz.

Yalniz siyaset erbabinin memleketi busbutun tarumar olmaktan korumak icin gozlerini dort acmasi lazimdir.

Bilcumle dostlara selam ve hurmetlerimi takdim eyler ve sizin gozlerinizden operim. Enver Bey mahsus selam eder."

Derne Kuvvetleri Kumandani M. Kemal

IKBAL GAZETESINE MEKTUBU

Mustafa Kemal'in Bingazi'de bulundugu donemde Hanya'da cikan Istikbal adindaki gazetede mektup yayinlanmistir. 29 Ekim 1909 Bingazi

Muazzez vatandas;

Bir muddetten beri Bingazi ahvali Bingazi memurininden bazisi hakkinda gazetenize derceylemekte oldugunuz malumatin, pek basit nazar ve fikirli mustenit olduguna suphe edilemez. Gazetenizin boyle araz-i sahsiye (kisisel garaz) ye musteniden vaki olan ihbaratin vasita-i nesr u tamimi olmasi, Bingazide bircok erbab-i hamiyetin yekdigerine supheli nazarlarla bakmasini, tesis ve takviyesi selamet-i millet ve saadet-i n***** elzem olan uhuvvet-i umumiyeye iras-i halel edebilir.

BOLUCULUGU DEGIL BIRLIGI SAVUNUNUZ

Efrad-i millet beyninde nifaki degil, ittihat ve ittifaki temine, yekdigerden ahz-i intikam hissiyatini tevlide degil, devr-i istibdat ve zulmetin tadigar-i levsiyati olan fena hislerin kalplerden tebidine medar olacak makalat-i hakimane ve akilane dercine sa'yedilse gazetenizin serefli teali eder, hizmeti mufit olur. Hukumet-i sabikanin perver-seyyap eyledigi zulum malumdur. Yanlis malumata musteniden bazi erbab-i namus ve hamiyetin de o guruh-i mustebideye karistirilmasi pek buyuk hatadir.

GAZETELER VE BASIN HALK YASASI

Bir ayi mutecaviz bir muddet beridir vatanimizin Afrikasinda seyahat ve ahval-i mahalliye, efkari umumiye hissiyat-i mutekabileyi tahkik ediyorum. Buna binaen gazetenizle dercine tavassut edilen hususatin hakikate mukarin olmamakla beraber pek muzir oldugunu dermeyan edebilirim.

Gazetelerimizin ahlakiyatimiza ulviyet, hissiyatimiza nezahet ve necabet ve maneviyatimiza kuvvet verecek makalata tecellisiz oldugunu gormek isteriz.

Hulus-i vicdanima emin olunuz kardesim.

Erkaniharbiye Kolagasi M. Kemal

MADAM CORINNE'E MEKTUBU
28 Subat 1913,Sofya

"Aziz Corrine,

Kaymakamliga (yarbayliga) terfiim munasebetiyle yolladiginiz cok sevimli tebrikler beni cok derinden derine mutehassis etti ve bu vesile ile bana yazdiginiz guzel sozler dosdogru kalbimde yer aldi. Kendi kendime izah edemedigim sukutumun birkac amilleri vardi. Son zamanlarda Sofya, Belgrad ve Petinya atesemiliterliklerine tayinim uzerine son derece mesguldum. Bana o kadar is yukledi ki o iki sehre de gidemedim. Beni bilhassa Sofya ile ilgilendiren bazi meseleleri tetkik etmek luzumunu duyuyorum. Bundan baska buyuk mesgalelerimden biride, bana bir cok sikinti ve rahatlik veren bu otellerdeki hayatimdan kurtulmak icin bir ev aramaktir. Nihayet mevsim ortasinda burada bulundugumuz icin modern hayata ait vazifeler zamanimin buyuk bir kismini aliyor.

Iste, maalesef beni sana uzun uzun yazmaktan men eden sebeplerden bazilarinin hulasasi bu. Birkac kelimelik kartpostal yollamak, seni yalniz tatmin etmemekle kalmaz, ayni zamanda hayrete dusururdu. Hem de bu vasitayi ancak beni az ilgilendiren ve kendilerine birkac nezaket kelimesi gondermek mecburiyetini hissettigim kimselere karsi kullanirim.

Kucuk ve sevimli Edith'in, benim uzun ve irademin disinda kalan sukutumun uzerine sana bazi seyler soylemeyi vazife bilmesi beni hayrete dusurmekten hali kalmadi. Hakkimda besledigi iyi fikirden dolayi ona tesekkur ederim. Kucuk nasihatleri evvela sana karsi buyuk bir dost oldugu ve benim samimiyetime de pek az itimadi oldugunu ve nihayet hayat, hayat isleri hakkinda pek az tecrubesi oldugunu ispat ediyor. Rica ederim ona soyle, en cok konusan ve sayfalar dolusu yazan kimseler mi bu dunyada en halis ve samimi dostlardir? Cok hisseden, fakat uzun lakirdilarin sevilen insani nihayet yormasindan korktugu icin hislerini gizlemeyi tercih eden bir insana kayitsizlik ve tasasizlik isnadi lazim midir?

Her halde kucuk Edith emin olabilir ki ben onun Avusturyali dostu kadar halis ve fedakar olmaya muktedirim. Yine kucuk Edith emin olsun ki bazi insanlarin tabiatlari iktizasi mecbur olduklari cemileleri yapmaya, eger zahmeti goze alirsam, ben de muktedirim. Hem sunu da bilsin: Senin benim nazarimda cok buyuk bir mevkiin var. Oyle bir mizaca sahipsin ki mudahaleci bir agzin sozlerine kulak asmazsin ve benden kalbimin dikte etmedigi kelimeler almayi elbette ki istemezsin.

Tatli ve sevimli hemsirene bu satirlari okuduktan baska, ona kendisinin kolay kolay silinmeyecek bir hatirasi oldugunu soylemeni rica ederim. Ayni zamanda annene ve babana saygilarimi sunmama delalet etmek lutfunda bulun.

Samimi ve halis dost"
M. Kemal

***

Maydos Karargahi (Canakkale) 17 Mart 1915

Aziz dostum,

Son kartiniz Maydos'a Fethinin bir zarfi icinde geldi. Siz ki her seyden haberiniz oldugunu iddia edersiniz. Siz ki benim hayatimi takip etmekten memnun olmak istersiniz. Nasil oluyor da benim muharebe meydaninda bulundugumu ogrenemediniz? Bunun, benim hatam oldugunu mu soylemek istiyorsunuz? Tabii, degil mi, cidden hayret ettiniz sanirim. Ben Maydos'ta bulunur, gece gunduz dusmanla savasirimda aziz dostum Corinne bunu bilmez ve kartlariyla mektuplarini bermutat Sofya'ya gonderir, bunlari da benim yerime hep Fethi Bey alir.

Vaziyet Canakkale Bogazinda biraz buhranli bir hal kastedince, aziz dostunuz Nuri'nin eski mevkii olan Tekirdag'a gidip orada bulunan bir firkamizin kumandasini uzerime almami isteyen gayet mustacel bir telgraf aldim. Yeni dostlarima veda bile edemeden Sofya'dan ayrildim. Biliyordum ki bu benim tarafimdan bir nezaketsizlikti. Misir'a gitmeden ve Kudus'te istirahate karar vermeden evvel sizde bir aksam yemegi yiyen ve size hararetle veda eden Nuri hicbir zaman benim gibi hareket etmek istemez.

Neyse, 24 saatte Tekirdag'inda hazirdim ve bir firka teskili ile mesgul oldum. Sonra teskil ettigim firka ile Maydos'a gitmek ve orada bulunan butun kuvvetlerin kumandasini deruhte etmek emrini aldim. Bu kuvvetler Canakkale Bogazini mudafaa eden, takriben iki topcu firkasiydi.

Iki aydir buradayim ve Canakkale Bogazi'ni muttefiklerin ihrac tesebbusunde bulunan donanmalarina ve kuvvetlerine karsi mudafaa ediyorum. Bu ana kadar aziz Corrine, hep muvaffak oldum ve ayni yerde kalirsam, kuvvetle umit ediyorum ki daima da muvaffak olacagim.

Burada benim ismimin duyulmasina hayret etmemeli, cunku ben muhim bir muharebenin kahramani olarak Mehmet Cavusa seref kazandirmayi tercih ettim. Tabii suphe etmezsiniz ki muharebeyi idare eden sizin dostunuzdu ve savas gecesi muharebelerin saflarinda Mehmet Cavusu bulanda o idi.

Corrine, Sofya'dan ayrildigimi ve burada bulundugumu size nicin haber veremedigimi bana sormayiniz. Anlayamazsiniz ki cok ciddi bir sekilde mesgulum ve suphe etmemelisiniz ki hafizalarimizda silinmez cizgilerini cizdigimiz guzel anlari asla unutamam.

Zaman gecer, fakat dostlar arasindaki baglari daima kuvvetlendirir. Mektubumu elinize vermesi icin size firkamdan bir zabit gonderiyorum. Cunku posta ile ancak manasiz birkac kelime gondermek mumkun. Siyasi ve askeri, umumi vaziyeti nasil gordugunuzu bana acikca soyleyiniz Corrine. Ben bu mevzuda size izahat veremem.

Cevat Bey hic degilse Pazar gunleri sizi ziyaret ediyor mu? Etmiyorsa ona, sizi gormesi icin yaziniz ve soyleyiniz ki her turlu yanlis anlasmalara ragmen, ben onun samimi dostuyum ve bana mektup yazmasini arzu ediyorum.

Siz bana kisa, basit kartlar yollayabilirsiniz.

Size, istenilen zamanda cevap veremezsem umit ederim ki beni mazur gorursunuz.

Matmazel Edith'e samimi dostluklarimi arz ederim. Valideniz hanima ve pederinize lutfen hurmetlerimi bildiriniz.

Gecmis zaman ve gecmis zamanin hatiralari ebedi bir hayata maliktir.

Beni unutmayiniz Corrine, hatta bu harpte olsem bile."

19.Firka Kumandani M.Kemal

***

"Aziz dost,

Iste Ariburnu'nda Ingilizlerle savastayim. Dusmanin esasli kuvvetini ezdim, bakiyesi de cesur kitalarim tarafimdan sahilde donanma tarafindan himaye edilen bir noktaya suruldu.

Pek ziyade umit ederim ki dusmanin tam imhasi haberini yakinda alacaksiniz.

Matmazel Edith'e Turk dilinde ilerledigi icin tebrikler ve cumlenize hurmetler.

(Imza yok)

LENIN'E MEKTUBU

1-Emperyalist Hukumetler aleyhine 26 Nisan 1920 harekati ve bunlarin tahakkum ve esareti hakkinda bulunan mazlum insanlarin kurtulmasi amacini guden Bolsevik Ruslarla isbirligi ve harekati kabul ediyoruz.

2-Bolsevik kuvvetleri Gurcistan uzerine askeri harekat yapar veyahut takip edecegi siyaset ve gosterecegi tesir ve nufusla Gurcistan'in da Bolsevik ittifakina dahil olmasini ve iclerindeki Ingiliz kuvvetlerini cikarmak uzere, bunlar aleyhine harekata baslamasini temin ederse Turkiye Hukumeti de emperyalist Ermeni Hukumeti uzerine askeri harekat icrasini ve Azerbaycan Hukumetini de Bolsevik devletler zumresine ithal etmeyi taahhut eyler.

3-Evvela, milli topraklarimizi isgal altinda bulunduran emperyalist kuvvetleri tart ve ileride emperyalizm aleyhine vuku bulacak musterek mucadelemiz icin dahili kuvvetlerimizi organize ettirmek uzere simdilik ilk taksit olarak bes milyon altinin ve kararlastirilacak miktarda cephane vesaire harp vesaiti ve sihhiye malzemesinin ve yalniz doguda harekat icra edecek kuvvetler icin erzakin Rus Sovyet Cumhuriyetince temini rica olunur.

Yuksek hurmetlerimin ve samimi duygularimin kabulunu rica eylerim.

T.B.M.M. Reisi
Mustafa Kemal

ROOSVELT'E MEKTUBU

Aziz Bay Cumhurbaskani,

Son gunlerde Bay Julien Briyan tarafindan alinmis olan filmi seyretmekten duydugunuz memnuniyeti bildiren 6 Nisan 1937 tarihli lutufkar mektubunuzu hakiki bir sevinc ile aldim. Mektubunuzda ahval ve serait musaade eder etmez birbirimize bir gun mulaki olacagimiz umidini de izhar buyuruyorsunuz. Samimi duygularinizdan ve Turkiye'de elde edilen terakki hakkinda takdirkar telakkilerinizden dolayi size fevkalade mutesekkir olduguma inanmanizi rica ederim.

Bay Cumhurbaskani.

Bu firsattan istifade ederek Amerika Birlesik Devletleri hakkindaki hayranligimi tekrar bildirmek isterim. Bilhassa ki bizim iki memleketimiz, umumi sulh ve insanligin saadetini hedef tutan ayni ideali gutmektedirler.

Size bir an evvel mulaki olmak benim de samimi arzum oldugundan harikulade isler yapmis olan sevimli ve kuvvetli sahsiyetinizi Turkiye'de selamlayabilecegim gunu sabirsizlikla intizar ediyorum.

Samimi saygilar ve bilhassa temennilerimle.
Vafakariniz
K. Ataturk

MUSIR VON FALKENHEIN'A MEKTUBU

Yildirim Ordulari Grubu Kumandanligina

2.10.1917 tarihli tahriratin ariza-i cevabidir:

Sina Cephesinde her turlu selahiyet mahfuz bir ordu kumandani olarak istihdam edilmekte tereddutu gosterir bir seyi kimseye soyleyemedigimi arz ederim. Hatirladigima gore Miralay Von Dommez lutfen ziyaret icin tesrif ettigi vakit benden "bizi terk etmek istediginize pek muteessirim" demislerdi. "Boyle bir sey dusunmedim" cevabinda bulunmustum. Soz arasinda Grup'tan gelen emirle 7. ordunun lagvedilmis oldugunu soyledim. Gorusme esnasinda ordunun hakikaten simdilik mulga olup bir vazife bulmak muskul oldugu ve cephedeki kitalara ve gideceklere kamilen Kres Pasanin kumanda edecegi ve acizlerine simdilik 19. ve 20. firkalardan ibaret iki firka kaldigi bahis konusu edilmistir.

Iki firkanin bir ordu degil bir kolordu olabilecegini nazari dikkati cekince Von Dommez bunu dahi tasdik etmislerdir. Bir kolorduya kumanda etmekligim teklif olunamayacagi kanaatinde bulunmustum.

-Bu gorusmemizi Musir Pasa Hazretlerine (Maresal Falkenhayn'e) nakledebilir miyim?

Sualine karsi da tarafimdan: "Musir Pasa Hazretlerince bu ahval malumdur" cevabi verilmistir. Esas itibariyle gorusme bundan ibarettir.

Simdiye kadar tayin olundugum vazifelerde ve Harbi Umumide gecirdigim hayatta vazife ifasinda hevessizlik gostermis ve bahusus yanlis karar ve icraatla vatanima zarar vermis bir zabit degilim. Butun kabiliyetimi sarf icin hakiki bir orduya kumanda etmeye hazir ve boyle bir ordunun gosterilmesine muntazir bulundugumu arz ederim.

7. nci Ordu Kumandani Miriliva M. Kemal

***

Yildirim Ordulari Grubu Kumandanligina

4.10.1917 tarihli emr-i devletleri ariza-i cevabiyesidir:

Pek muhim olan yuksek mesgaleleriniz arasinda benim hicbir sun'um olmaksizin ve ne suretle zuhur ettigini anlamaksizin cakirleri icin mumkun olmayan isbu muharebatin devamindan dolayi yuksek aflarini istirham ederim.

Kayitsiz ve sartsiz vazife ifasi her askerin tabii borcu olup madundan (asagi rutbelerdekilerden) her vazife icin ayrica bir tekefful beklemek mutat olmadigi kanaati arzetmekligime musaade buyurmalari kemal-i hurmetle rica olunur.

Bu hususta bilhassa acizlerine karsi talep izharina bir vesile gecmedigine ve simdiye kadar telakki ettigim emr-i devletlerinden hicbirinin gecikmesini gostermem mumkun olmadigi icin, Sina Cephesi hazirliklarinin geciktirilmeksizin baslamasi hakkindaki dusuncelerin acizlerine taalluku olmadiginin lutfen kabul buyurulacagina inaniyorum. Isar buyurduklari tabiye mulahaza ve ihtimallerine nufuz-i kumanda vaziyetini en iyi bir surette hal icin zati devletlerine imkan birakmak suretiyle olsun, arz-i hizmet edebilmek maksadiyla acizleri ordu kumandanligindan kat-i surette istifa ediyorum. Devam eden muharebeler ve daha evvel ki gunlerin icraati ile ve bil vasita vuku bulan imalarla cekilmekligim luzumunu lutfen daha evvel irade buyurulmus olduguna ancak simdi intikal edebilmekteyim. Idrakimdeki gecikmeden dolayi kusurumun affini ve daimi olan hurmet ve itaat hislerimin lutfen kabulunu rica ederim Musir Pasa Hazretleri.

Mirlivaligi M. Kemal

PIERRE LOTI'YE MEKTUBU

3 Kasim 1921

"Turkiye Buyuk Millet Meclisi, Paris Mumessilinin hareketinden istifade ederek Turklerin buyuk ve asil dostuna karsi perverde ettigi hissiyat, minnet ve sukrani tekrar beyan etmeyi kendine bir borc bilmistir.

Tarihin en karanlik gunlerinde sihrengiz kalemiyle daima Turk Milletinin hakkini teyit ve mudafaa etmis olan buyuk ustad icin Turk Milletinin besledigi derin ve sarsilmaz muhabbet hislerini, Istikbal Mucadelesinde sehit dusen erkeklerimizin yetim biraktigi kizlarimiz tarafindan gozyaslari arasinda dokunan bu hali sehadet edecektir.

Naciz kiymeti, delalet ettigi manadan ibaret olan bu hediyemizi haksever ve civanmert buyuk Fransiz'a besledigimiz sukran hissine delalet olarak telakki ve kabul buyurmanizi rica ederiz."

Turkiye Buyuk Millet Meclisi
Reisi Baskumandan
Gazi Mustafa Kemal

FRANSIZ MARESALI LYATEY'E MEKTUBU
Ankara 13. Aralik 1921

"Sayin Maresal,

Madam Berthe Georges-Gaulis, ricam uzerine birkac satir yazinin size ulastirilmasini kabul etmekle simdiye kadar gosterdigi sayisiz dostluk delillerine yeni bir tanesini ilave etmek nezaketinde bulundu.

Istiklalimiz icin giristigimiz savasta bize karsi gostermek lutfunda bulundugunuz sempatiden dolayi en derin minnet hislerimi ifade etmek icin iste bu firsattan faydalaniyorum.

Fransa, kendisinden umduklarimizda bizi hayal kirikligina ugratmadi ve en yetkili sereflerinin muhabbet sozleriyle yasadigimiz o muskul anlarda bizi teselli etmeyi, maneviyatimizi yukseltmeyi bildi. Fransa'nin yuksek menfaatlerini ve Akdeniz de isgal ettigi hususi mevkii idrak etmek basiretini gosteren Fransa'nin yakin Sark'ta ananelere dayanan politikasini devam ettirmeye taraftar olan kimseller arasinda Ekselansiniz birinci planda yer almis ve hic suphe yok ki yuksek mudahaleniz, ******nin bizden yana meyletmesine amil olmustur.

Her iki tarafin karsilikli olarak sarf ettigi gayretlerin Ankara Antlasmasinin akdi suretiyle meyvelerini vermis oldugunu gormekle bahtiyariz. Ve iki millet arasinda en genis anlayis ve samimiyetle yeniden kurulan yuzlerce yillik maziye sahip dostluk munasebetleri uzerine, en mutlu tesirleri yaratmaktan geri kalmayacak olan bu vesikaya buyuk umitler baglamaktayiz.

Yuksek degerini takdir ettigimiz bu kiymetli sempatiyi, sayin Maresal bizden esirgememekte devam edeceginizi umit ederim.

En derin hurmetlerimin kabulunu rica ederim, sayin Maresal.

M. Kemal

CURTIS LAFRANCE'YE MEKTUBU

On yasindaki Amerikan cocugu Curtis Lafrance'a 27 Ekim 1923 tarihinde yazmis oldugu mektup

Mr. Curtis Lafrance'a

Mektubunuzu aldim. Turk vatani hakkindaki alaka ve temenniyatiniza tesekkur ederim. Arzunuz vechile bir adet fotografimi leffen gonderiyorum. Amerikanin zeki ve caliskan cocuklarina yegane tavsiyem: Turkler hakkinda her isittiklerine hakikat nazariyle bakmayip kanaatlerini mutlaka ilmi ve esasli tahkikata istinat ettirmeye bilhassa atf-i ehemmiyet eylemelidir. Hayatta nail-i muvaffakiyet ve saadet olmanizi temenni ederim.

Turkiye Reisicumhuru
Gazi Mustafa Kemal

ERNEST JACKH'A
Canakkale 2 Eylul 1915

Gelibolu yarimadasinda yaralanan ve sakatlanan Osmanli askerleri icin topladiginiz ianeye benim ve Maresal Liman Von Sanders'in tesekkurlerini sunarim. Yolladiginiz bir milyon marka "Jackh Fundu" ismini verdik. Kaderin savurdugu her hasin darbeye bizimle katlanmakla kalmayip bundan dogan istiraplari da hafifletmek icin akla gelen her yardimi esirgemeyen siz sadik dosta Fevzi Bey de (Cakmak) selamlarini ve tesekkurlerini yollar.

M. Kemal

1914 TARIHLI COK DIKKATE DEGER BIR MEKTUBU

Bir arkadasina yazdigi asagidaki mektup 1918 yilinda Minber gazetesinin 18. sayisinda "Nuhufte Bir Sima" basligi altinda cikan bir makale icinde yayimlanmistir.

"Sofya dan Istanbul'a gidip "..." goren ve benim arkadasimdan bir zata "..." nin odasi kapisinda bir munasebetle adimin gecmesi uzerine "..." aynen:
-Onun yuzunu seytan gorsun.
Diyor. Istanbul'a gidip bu gibi insanlarin yuzlerini gormek bana eza verecektir.

Bundan baska birtakim insanlar vardir ki benimle gayet samimi arkadas gibi gorundukleri halde, bilmem gecmisin bazi suni tefehhumlerinden mi, yoksa bazi meslek ve mesrep anlasmazliklarindan mi nedir, hakkimdaki fikirleri daima menfidir. Mesela ""..." in beni biraz methetmesi uzerine, bu methedisin ne suretle aleyhime tefsir edildigini sen pekala bilirsin. Ve ben zannediyorum ki bazi kimseler bugun ve gelecekte herhangi anlasmazlik zemini kalmamak ve bu suretle vatan ve millete hizmet (!) eglenmis olmak itikadiyle, benim her ne suretle olursa olsun vucudumu ortadan kaldirmayi dahi caiz goruyorlar. Bu suretle dusunmekte oldugumuz kadar haksiz olduklarini izahat luzum gormem. Cunku siz benim fikir ve hislerimi degil kalp ve vicdanimi bilirsiniz.

Pekala bilirsiniz ki benim butun hayatimda bu ana kadar takip ettigim gaye hicbir vakit sahsi olmamistir. Her ne dusunmus ve her ne etmis isem daima memleketin, milletin ve ordunun nam ve menfaatine olmustur. Hicbir zaman sahsimin teferrut ve temeyyuzunu nazari dikkate almamisimdir.

Eger o yaratilista olsaydim, maalesef serguzestcilige pek musait olan muhit ve vaziyetlerde firsatlar eksik degildi. Bugun dahi meslegim, gecmiste oldugunun aynidir. Gayesi vatan ve milletin kurtarilmasi ve ordunun islahi noktasinda toplanan ve gayesi nezih ve her turlu sahsi hislerden uzak olarak takip edenlerle beraber calismak bence pek serefli bir calismak olur.

Bu sartin mevcut olmayisi halinde memlekete zararli olmaktan Allah beni korusun. Katiyen sahsi gucenikliklerimi bir takim menfi tesebbuslerle tatmine kalkmak adiligine tenezzul etmem. En cok yapacagim sey, istifa edip tevekkul icinde maisetimi temin yollarina basvurmaktan ibaret olur.

Hangi tarafin galip gelecegine dair olan fikri kanaatimi soylemek istemem. Nazik ve muhim bir devre icinde bulundugumuza suphe yoktur. Almanlar buyuk ve hayrete sayan bir saldirisla bir cok Fransiz kalelerini cigneyerek sag cenahi ile Paris'i gecip Fransiz ordusunu arkasi Isvicre'ye olmak uzere sikistirdi. Bu Almanlarin biricik maksadi oldugunda ve ona da muvaffakiyet elverdiginde herkes ayni fikirdeydi. Ve butun kainat artik son ve kati meydan muharebesine ve onun neticesine intizar ediyordu. Halbuki bu neticeye karsilik, Alman ordularinin Fransiz ordusu karsisinda yuzlerce kilometre geri cekildigi goruldu.

Sarkta, Ruslarla Almanlar ve Avusturyalilar arasinda cereyan eden vakalarda Sarki Prusya'da Ruslar bozuldu, fakat guneyde Ruslarin pek ustun kuvvetleri karsisinda Avusturya ordusu cekiliyor. Batida Fransiz ordusu taarruza hazir. Binaenaleyh Alman ordusu serbest degil. Sarkta Rus ordusu ustun ve Avusturya ordusu cekilmeye mecbur.

Vaziyeti soyle tefsir edebiliriz: Almanlar Fransizlar ordusunu kati meydan muharebesiyle henuz maglup edemeyeceklerini ve Avusturya ordusunun ustun Ruslar karsisinda dana ziyade mukavemet edemeyecegini gorerek Garp'te butun ordu ile geri cekilerek nispeten doguya yaklasmak ve sonra Fransiz ordusu karsisinda bir mudafaa ordusu terk ederek geri kalan ordulariyla doguya donup Avusturya ordusuyla birlikte Rus ordusunu vurmak istiyorlar.

Pek guzel! Fakat bu defa Rus ordusu geriye, doguya cekilmeye baslarsa ve bu orduyu yakalayip ezmek mumkun olmazsa ve diger taraftan Fransiz ordusu mukavemet icin yardim istemeye mecbur olursa bu defa yine doguda Ruslara karsi bir mudafaa kuvveti birakip batiya mi donulecek? Ve boyle mekik gibi bir doguya, bir batiya gide gele Alman ordusunun hali ne olur.

Aziz kardesim, hurriyet ilani gunlerinde bilmem nerede nutuk soylemeye kalkip da iki saklak uzerine hitabet kursusunden inen ve "niye indin?" sualine karsi:"Ne "..." saklak ettiler ya! Demek is bitti!" diyen aganin hali olmaz mi?

Iste bugunku halimizi bir mizah diliyle ifade etmek istersek acaba ayni cumleyi tekrar edemez miyiz?"

4 Eylul(1914) M: Kemal


22/11/2007 4:01 pm
Can DÜNDAR'IN ağzından Atatürk'ün Son anları

 

KEFEN SIYRILDI VE….

Özel solüsyonla ıslatılmış pamuk kitlesi kaldırılınca Ata'nın yüzü ortaya çıktı. Derisi kahverengi bir hal almış, ama hatları bozulmamıştı. Sanki uyuyordu...
8 Kasım 1953 Pazar gecesi saat 23.00'da Prof. Dr. Kamile Şevki Mutlu'nun ev telefonu çaldı. Prof. Mutlu, Ankara Tıp Fakültesi Histoloji ve Ambriyoloji Kürsüsü Başkanı'ydı. Patalogdu. Arayan ise, Ankara Valisi Kemal Aygün'dü...
Aygün, "Hocam" dedi, "10 Kasım günü Atamızın naaşını Anıtkabir'e taşıyacağız. Bunun için bir komite kurduk. Naaşı geleneklere uygun olarak toprağa defnedeceğiz. Ancak bozulmadan korunduğunu belgelemek için muayene etmenizi rica ediyoruz."

 

Prof. Mutlu önce reddetti
Mutlu, o sırada 40 derece ateşle yatıyordu. Hastalığını gerekçe göstererek bu görevi bir başka meslektaşının yapmasını rica etti. Ancak Vali Aygün ısrarcıydı: "Ben sizi sarar sarmalar götürürüm, bu tarihi bir görev" dedi.
Mutlu kabul etti ve 9 Kasım sabahı Etnografya Müzesi'ne gitti. Başbakan Adnan Menderes oradaydı. Meclis Başkanı Refik Koraltan ve eski başkan Abdülhalik Renda da...
Mutlu, görevden affını istemekle ne büyük hata ettiğini o zaman anladı. Gerçekten tarihi bir tanıklıktı bu...
Ata'nın gül ağacından tabutu, 4 Kasım günü, geçici kabrinden çıkarılıp müzenin holündeki mermer katafalka konulmuştu. Bir hafta boyunca sırayla öğrenciler, subaylar ve generaller katafalk başında nöbet tutmuştu. Nihayet tabutun açılma günü gelip de komite üyeleri tamam olunca Prof. Kamile Mutlu "Başlayın" talimatını verdi. Bunun üzerine tabutun vidaları söküldü. Tahta tabutun içinde madeni bir sanduka bulunuyordu. Bu sandukada gaz birikmiş olma ihtimali düşünülerek önce bir burgu ile delik açıldı. Gaz ya da koku çıkmadı.

 

Sanduka talaş doluydu
Sandukanın içi, muhafaza solüsyonu ile ıslatılmış tahta talaşı doluydu. Bu talaş, naaşın ayak yönüne doğru toplandı. Talaşın arasında, ağzı kapalı ve içi sıvı dolu bir şişe bulundu. Bu, cesedi muhafaza için kullanılan solüsyondan bir numuneydi. Üzerinde terkibi yazılıydı. Ata'nın naaşı beyaz kefene sarılmış, sonra kahverengi bir muşambayla kaplanmıştı. Sargıları açmaya başladılar. Herkes nefesini tutmuştu. Çünkü, "Naaş çürüyüp bozulmuş, çıkan gazlar tabutu patlatmış, nöbetçi er, kokudan bayılmış" diye bir sürü söylenti geziniyordu. Ve 15 yıl sonra ilk kez Ata'nın yüzünü göreceklerdi.
Kefenin sargıları aralanınca Prof. Kamile Şevki Mutlu, orada bulunanların yardımıyla katafalka çıktı ve Atatürk'ün yüzüne baktı. Ata'nın derisi kahverengi bir hal almış, ama yüz hatları bozulmamıştı.


Menderes sapsarı olmuştu
Prof. Mutlu, gördüğü tabloyu daha sonra şöyle anlatacaktı: "Yüzünü örten ıslak pamuk kitlesi kaldırılınca Ata'nın heykel gibi duran yüzü ile karşılaştım. Uzun sarı saçlarından ince bir tutam, sol göz kapağının üzerine düşmüştü. Atatürk, Dolmabahçe Sarayı'ndaki yatağında uyuyor gibiydi."
Prof. Mutlu, kenarda bekleyen komite üyelerini tabutun başına çağırdı. Onlar da tek tek tabutun içine baktılar.
En başta Başbakan Adnan Menderes vardı. Koyu renk takım elbisesi içindeki Menderes de yanındakilerin yardımıyla katafalka çıktı, ürkek bir şekilde aşağı, tabuta doğru baktı. O an ne olduğunu Prof. Kamile Mutlu'dan aktaralım:
"Menderes çok heyecanlandı. Rengi sapsarı oldu. Bir de baktım ki, müzenin kapısına doğru gidiyor. Atatürk'ün yüzüne bakmadı. Tahmin ediyorum, kendinde o kuvveti bulamadı. En sona Abdülhalik Renda kalmıştı. O da Ata'yla karşı karşıya gelir gelmez tabutun yanına yığılıverdi."
Tabuta konulacak mektup Salondaki herkes Atatürk'ü tek tek gördükten sonra naaş, tekrar solüsyonla ıslatıldı. Ata'nın başı pamuklarla örtüldü ve vücudu beyaz kefenle sarıldı.
Bu sırada bir komiser, orada görevli adli tıp doçenti Dr. Cahit Özen'in yanına yaklaşıp avucunda taşıdığı bir kâğıdı gösterdi ve şöyle dedi: "Bu kâğıdı, Atatürk'ün hemşiresi Makbule Hanım gönderdi. Kefenin içine Atatürk'ün göğsü üstüne konmasını istiyor."
Doç. Özen, kâğıda bir göz attı. Eski Türkçe bir şeyler yazılıydı. "Böyle bir kâğıdı Atatürk kabul etmez. Bize kızar, darılır" dedi.
Komiser kâğıdı katlayıp cebine koydu ve uzaklaştı.
Bütün işlemler bittikten sonra salonda bulunanlar naaşın iki yanından geçip hep bir ağızdan besmele çektiler ve cesedi yeni tabuta yerleştirdiler. Bu tabut da 15 yıl içinde yattığı büyük gül ağacı tabutun içine konuldu. Üzeri bayrakla örtüldükten sonra kapağı kapatıldı.
Ve 10 Kasım sabahı, Ata'nın naaşı 15 yıl önce onu Dolmabahçe'den Ankara'ya taşıyan top arabasına yerleştirilip son durağı olacak Anıtkabir'e taşındı. Artık ebediyen orada kalacaktı...

Atatürk'ün tabutu, Menderes'in huzurunda açılmıştı
Bu yıl Cumhuriyet'in 81. yıldönümü. Atatürk'ün ölümünün ise 66. yıldönümü. Aynı zamanda Atatürk'ün ebedi istirahatgâhı olan Anıtkabir'e naklinin de 51. yıldönümü... 51 yıl önce bugün, saat 9'u 5 geçe başlayan bir törenle Ata'nın 15 yıl Etnografya Müzesi'nde bekletilen naaşı, 12 askerin omuzları üzerinde oradan alınmış ve 136 asteğmenin çektiği bir top arabası ve matem marşı eşliğinde Anıtkabir'e taşınmıştı. Radyodan naklen yayımlanan o görkemli tören, en az 15 yıl önceki kadar hüzünlüdür. Ancak o törenden hemen önce yaşananlar, tarihçilerin pek ilgisini çekmemiştir. Bilindiği gibi, Anıtkabir yapılana dek, Atatürk'ün naaşının korunabilmesi için "tahnit" denilen bir işlem yapılmıştı. Gülhane Patolojik Anatomi profesörü Dr. Lütfi Aksu tarafından gerçekleştirilen bu işlem sırasında naaşa, şırıngayla özel bir formül enjekte edilmiş ve üzerine formüllerin yapıştırıldığı iki küçük ilaç şişesi, Ata'nın koltuk altlarına yerleştirilmişti. Bu işlem sayesinde Ata'nın naşı da,  diyelim bugün Lenin'in mozolesinde olduğu gibi öldüğü günkü haliyle korunabilirdi. Ancak İslam dini, ölünün defnini şart koştuğundan, geçici tahnitin bozulması şarttı.
Nakilden önce, bu işlem için bir komite kuruldu. O komite, törenden bir gün önce, Başbakan Adnan Menderes'in huzurunda Atatürk'ün tabutunun açılmasını kararlaştırdı.
Tabut açılınca tahnit bozulacak ve ceset çürümeye başlayacaktı. Bir başka deyişle Atatürk'ün (mumyalanmış gibi) korunmuş naaşını son görenler, o törene katılanlar olacaktı. Atatürk'le ilgili belgesel çalışmaları sırasında o törene katılanların bir kısmıyla konuşmuştuk. Bu yazıda yer alan bilgilerin bir kısmı o tanıklıklara, önemli bir bölümü ise değerli Atatürk araştırmacısı Prof. Dr. Utkan Kocatürk'ün, Prof. Dr. Kamile Şevki Mutlu ile yaptığı sohbetten aktardıklarına dayanıyor. Ata'nın yarım asır önceki son yolculuğu, sanırım bu ayrıntılarla daha da ilginç bir boyut kazanıyor.

Atatürk'ü son görenler anlatıyor:
'Yüzünde iki günlük sakal vardı'

Osman Ersoy ve Halide İntepe, 10 Kasım 1953'te Etnografya Müzesi'nde asistan olarak çalışıyorlardı. O yüzden 50 yıl önceki o töreni ve tabutun içindeki Atatürk'ü son kez görme fırsatı buldular. İzlenimlerini şöyle anlattılar:

 

OSMAN ERSOY: "Sağlığında görmemiştim Atatürk'ü... Korkunç heyecanlıydım. Biz çalışanlar, asistanlar, memurlar sıra ile katafalka çıktık. Oldukça sararmış ve küçülmüş bir çehre... 1 - 2 günlük sakalı vardı. Kaşları fevkalade iyi şekilde fark ediliyordu."

Gözleri aralıktı
HALİDE İNTEPE: "Tabut kapanmadan en son gittim baktım. Başı yana doğru eğikti. Yüzü hiç bozulmamıştı. Azıcık sakalları çıkmıştı. Hani insan hasret giderek ölürse, gözleri aralık kalırmış ya, öyle aralıktı gözleri... Ama bir ölü yüzü yoktu. Uyuyor gibiydi."
                                                                Can DÜNDAR


22/11/2007 4:04 pm
anıtkabir
TÜM YÖNLERİYLE ANITKABİR
 TEKLİF EDİLEN PROJELER
Atatürk gömüleceği yer konusunda bir vasiyette bulunmamıştı. Ancak Atatürk 1923 yılında sohbet sırasında, "Elbet bir gün öleceğim, beni Çankaya'ya gömer, hatıramı yaşatırsınız" demiş ve ardından ısrarlı olmadığını belirtmek için de " Beni milletim nereye isterse oraya gömsün. Fakat benim hatıralarımın yaşayacağı yer Çankaya olacaktır " şeklinde eklemiştir.
Bu yüzden Atatürk'e, yüce kişiliğine uygun bir anıt mezar yaptırılması düşüncesi ile hükümet tarafından Anıtkabir inşaatının yapılacağı yerin tespiti için özel bir komisyon kurulmuştur. Komisyonun 6 Aralık 1938'de yaptığı ilk toplantıda; Anıtkabir konusunda yerli ve yabancı bilim adamlarının düşüncelerinden faydalanılması, Türkiye'de çalışmalarını sürdüren ve Ankara İmar Planını hazırlamış olan şehircilik uzmanı Prof. Jahsen'in, T.B.M.M. binası mimarı Prof. Holzmeister'in ve Dil Tarih Coğrafya Fakültesi binası mimarı Prof. Taut'un görüşlerinin de alınması kararlaştırılmıştır.
Bu bilim adamlarının katılımıyla komisyon ikinci toplantısını 16 Aralık 1938'de yapmıştır. Önerilen yerler şunlar olmuştur.
• Çankaya
• Etnografya Müzesi
• TBMM'nin arkasındaki tepe (Kabatepe)
• Ankara Kalesi
• Bakanlıklar (Milli Eğitim Bakanlığı için ayrılan arsa)
• Eski Ziraat Mektebi
• Gençlik Parkı
• Altındağ (Hıdırlık Tepe)
• Gazi Orman Çiftliği
• Önerilen yerler; tarihi mekanlar veya eğlence yerleri olması, şehrin merkezinde ve merkeze çok uzak olması gibi nedenlerle uygun bulunmadı.
17 Ocak 1939 tarihli son komisyon toplantısında, Trabzon Milletvekili Mithat Aydın Anıtkabir'e yakışır yer olarak gördüğü Rasattepe'nin, özelliklerini anlattı. Tepe şehrin ortasında ve buraya yapılacak Anıtkabir'in uzaklardan görünmesini sağlayacak kadar yüksekti.
Komisyon üyelerinden Kütahya Milletvekili Süreyya Özgeevren ise Rasattepe'nin Anıtkabir için çok elverişli özelliklerini anlatarak sözlerini şöyle bağladı :
" Rasattepe bugünkü ve yarınki Ankara'nın genel görünüşüne göre, bir ucu Dikmen'de, öteki ucu Etlik'de olan bir hilalin tam ortasında, bir yıldız gibidir. Anıtkabir'in burada yapılması kabul edilirse, Türkiye'nin başkenti olan Ankara şehri, kollarını açmış Atatürk'ü kucaklamış olacaktır. Atatürk'ü böylece bayrağımızdaki yarım ayın yıldızının ortasına yatırmış olacağız."
Komisyonda söz alan İçel Milletvekili Emin İnankur'da; Atatürk'le yaptıkları bir şehir gezisinde Rasattepe'ye gittiklerini, Atatürk'ün buradan şehri seyredip "Bu tepe ne güzel bir anıt yeri" dediğini anlattı.Bu açıklamalardan sonra Anıtkabir'in Rasattepe'ye yapılması oylamaya sunuldu ve Anıtkabir'in Rasattepe'ye yapılması büyük çoğunlukla kabul edildi.

RASATTEPE (ANITTEPE)
Anıtkabir yapılmadan önce rasat istasyonu bulunması dolayısıyla Anıttepe'nin adı Rasattepe idi.
Bu tepede, M.Ö. 12. yüzyılda Anadolu'da devlet kuran Frig uygarlığına ait tümülüsler (mezar yapıları) bulunmaktaydı.
Anıtkabir'in Rasattepe'de yapılmasına karar verildikten sonra bu tümülüslerin kaldırılması için arkeolojik kazılar yapıldı.
Bu tümülüslerden çıkan eserler, bugün Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde sergilenmektedir.
Anıtkabir Projesinin belirlenmesinden sonra, inşaatın başlayabilmesi için ilk aşamada kamulaştırma çalışmalarına başlandı. Anıtkabir inşaatı ise 9 Ekim 1944 tarihinde görkemli bir temel atma töreni ile başladı.
Anıtkabir'in inşaası 9 yıllık bir süre içinde 4 aşamalı olarak yapılmıştır.
Birinci Kısım İnşaat : 1944–1945
Toprak seviyesi ve Aslanlı yolun istinat duvarının yapılmasını kapsayan birinci kısım inşaata 9 EKİM 1944'te başlanmış ve EKİM 1945'te tamamlanmıştır.
İkinci Kısım İnşaat : 1945–1950
Mozole ve tören meydanını çevreleyen yardımcı binaların yapılmasını kapsayan ikinci kısım inşaat 29 EYLÜL 1945'te başlamış, 8 Ağustos 1950'de tamamlanmıştır. Bu inşaat aşamasında, inşaatın kagir ve betonarme yapı sistemine göre, temel basıncının azaltılması gözönünde tutularak, anıt kütlesinin "temel projesinin" hazırlanması kararlaştırıldı. 1947 yılı sonuna kadar mozolenin temel kazısı ve izolasyonu tamamlandı ve her türlü çöküntüleri engelleyecek olan 11 metre yüksekliğindeki betonarme temel sisteminin demir montajı bitirilme aşamasına geldi.
Giriş kuleleri ile yolların toprak düzenlemesinin önemli bir kısmı, fidanlık tesisi, ağaçlandırma çalışmaları ve arazinin sulama sisteminin büyük bir bölümü tamamlandı.
Üçüncü Kısım : 1950
Anıtkabir üçüncü kısım inşaatı, anıta çıkan yollar, Aslanlı yol, Tören Meydanı ve mozole üst döşemesinin taş kaplaması, merdiven basamaklarının yapılması lahit taşının yerine konması ve tesisat işlerinin yapılmasını kapsıyordu.
Dördüncü Kısım : 1950 – 1953
Anıtkabir'in 4. kısım inşaatı ise Şeref Holü'nün döşemesi, tonozlar alt döşemeleri ve Şeref Holü çevresi taş profilleri ile saçak süslemelerinin yapılmasını kapsıyordu. Dördüncü kısım inşaata 20Kasım 1950'de başlandı, 1 Eylül 1953'de tamamlandı.
BÖLÜMLERİ
İSTİKLAL KULESİ
Aslanlı Yolun başlangıcında girişte sağda bulunan kulenin içinde Anıtkabir'in maketi ve Anıtkabir'i tanıtıcı ışıklı panolar bulunmaktadır.
HÜRRİYET KULESİ
Aslanlı Yolun başlangıcında girişte solda bulunan kulenin içinde anıtkabir inşaatında kullanılan taş örnekleri sergilenmektedir. Ayrıcı bu kulede, Atatürk'ün ebediyete intikalinden sonra ortaya çıkan ona yaraşır bir anıt mezar yapılması düşüncesinden başlayarak Anıtkabire nakledilmesine kadar geçen süreyi kronolojik olarak anlatan, fotoğraf ve belgelerden oluşan bir sergi bulunmaktadır.
MÜDAFAA-İ HUKUK KULESİ
Bu kule 3 ağustos 1982 yılından itibaren sergi salonu olarak tanzim edilmiştir. Yıl içinde Atatürk ve Milli Mücadele konulu peryodik sergiler düzenlenmektedir.
CUMHURİYET KULESİ
Sanat Galerisinin girişi olan bu kulenin ortasında Atatürk'ün ilkeleri ve bu konudaki özlü sözlerini ihtiva eden ışıklı pano bulunmaktadır. Ayrıca, Anıtkabir'deki kabartmaların bir bölümünün tanıtıldığı ışıklı tanıtım panosu da bu bölümle yer almaktadır.
İNKILAP KULESİ
Bu kule, başlangıç da Atatürk'ün özel kitaplığının sergilendiği bölüm olarak düzenlenmişti 1983 yılında Kitaplık sanat galerisine taşınmış olup, Bu kule Atatürk'ün giysilerinin sergilendiği bölüm haline getirilmiştir. Bu kulede aynı zamanda Prof. Dr. YILMAZ BÜYÜKERŞEN tarafından yapılarak29 Ekim 1993'te Anıtkabire hediye edilen Atatürk'ün gerçek boyutlarındaki bal mumundan heykeli de bulunmaktadır.

 

 

 

MİSAK-I MİLLİ KULESİ
Kulenin ortasında Anıtkabir'de icra edilen törenlere katılan heyetlerin özel defteri imzalamaları için imza kürsüsü yer almaktadır. Ayrıca, Müzenin girişi olan bu kuledeki aktüalite panoları da, Anıtkabir'de yapılan törenlere ait fotoğraflar sergilenmektedir.
23 NİSAN KULESİ
Kulede, Türkiye İş Bankası'nın Atatürk'e armağan edilen"Cadillac" marka özel otomobil sergilenmektedir. Atatürk bu otomobili 1936-1938 yılları arasında kullanmıştır.
BARIŞ KULESİ
Kulede, Atatürk'ün "Lincoln" marka makam ve tören otomobilleri sergilenmektedir. Atatürk bu otomobilleri 1935-1938 yılları arasında kullanmıştır.
ZAFER KULESİ
Kulede, Atatürk'ün naaşını 19 Kasım 1938 de Dolmabahçe Sarayı'ndan Sarayburnu'na taşıyan, üzerinde bayrağa sarılı orijinal tabutun bulunduğu top arabası sergilenmektedir.
MEHMETÇİK KULESİ
Kulede, yerli ve yabancı ziyaretçilere danışma hizmeti verilmekte olup, ayrıca Anıtkabir ve milli Mücadele konulu kitaplar ile hatıra eşyalar satılmaktadır.
ASLANLI YOL
Anıtkabir'e giriş yerinden başlayarak, ortadaki Tören Meydanı'na kadar uzanan yol "Aslanlı yol" olarak adlandırılır. Bu yol, ziyaretçileri Atatürk'ün yüce huzuruna hazırlamak için yapılmıştır.
Yola 26 basamaklı merdiven ile çıkılır. Yolun uzunluğu 262.20 m., genişliği 12.80 metredir. Yolun iki yanı güller ve ardıçlarla süslüdür. Yol, traverten ile döşelidir. Yolun iki yanında ikişerli gruplar halinde 12'si sağ yandan 12'si sol yandan olmak üzere 24 Aslan heykeli vardır. Bu heykeller, Anadolu'da büyük devlet kurmuş olan Hititlerin sanat tarzında yapılmıştır.
TÖREN MEYDANI
Aslanlı Yol'un sonunda, Anıtkabir yan binalarının ve kolonların çevrelediği bir alana çıkılır. 129X84.25 m. boyutlarında olan, dört tarafından üçer basamak merdivenle inilen 15.000 kişi kapasiteli bu alan " Tören meydanı" olarak adlandırılır. Bu alanın zemini küp şekilde siyah,kırmızı, sarı ve beyaz renkte traverten taşlarla döşenerek 373 adet halı kompozisyonu oluşturulmuştur. Tören Meydanına, bayrak direği bulunduğu kısımdan da merdivenle çıkılabilir.
BAYRAK DİREĞİ
Anıtkabir'in Çankaya yönündeki merdivenlerinin ortasında, tek parçala yüksek bir direk üzerinde Türk Bayrağı dalgalanır. Bu bayrak direğini, Amerika'da yerleşmiş olan Nazmi Cemal adında bir Türk vatandaşı göndermiştir. Bayrak Direği çelikten tek parça olarak imal edilmiştir. 4938 kilogram ağırlığında ve 33.528 metredir. 4 metresi kaidenin altında olup, görünen kısmı 29.528 metredir.
MOZOLE
Anıtkabir'in en önemli bölümü Mozale'dir Tören Meydanı'ndan 42 basamaklı merdivenle çıkılan Mozole, iki katlı ve döktörtgen planı bir yapıdır. Bu bölüm anıtın yapılışında ağırlık merkezi olmuştur. Çünkü Atatürk'ün kabri ve sembolik lahit bu bölümde bulunmaktadır. Bu nedenle, Anıtkabir'i meydana getiren mimarlar, yardımcı binalar dizisi içinde Mozole'nin diğer kısımlardan çok daha görkemli olmasına büyük önem vermişlerdir.
Zemin katın dış duvarları kesik piramit biçiminde, masif bir kitle halindedir. dan Bundan ötürü yapının alt kesiminin genel görünüşü bir kale bedeni gibidir. üzerinde de küçük pencereler bulunan dış duvarlar betondur. Duvarların dış yüzleri travertten ile kaplanmıştır. Atatürk'ün aziz naaşı, bu katta doğrudan doğruya toprağa kazılmış bir mezarda bulunmaktadır. Mozole'nin birinci katı olan Şeref ve Holü'ndeki sembolik lahit taşının tam altında bulunan mezar odası; Selçuklu ve Osmanlı motifli mozaiklerle süslenmiştir.
Zemin ve duvarlar, siyah, beyaz, kırmızı mermerlerle kaplanmıştır. Mezar odasının da kıble yönünde kırmızı mermer sanduka yer almaktadır. Mermer sandukanın çevresine, bütün illerden ve Kıbrıs'tan gönderilen toprakların konulduğu pirinç vazolar bulunmaktadır.

 

MEZAR ODASI
Atatürk'ün naaşının toprağa verildiği mezar odası.
ANITKABİR ATATÜRK MÜZESİ
Anıtkabir proje yarışması şartlarından birisi de, projelerde uygun bir yerin "Atatürk Müzesi" olarak belirtilmiş olması idi. Halen müze olarak kullanılan yer, bu şarta uygun olarak proje mimarları tarafından belirlenmiştir.
Anıtkabir'in yapımının tamamlanmasını takiben Atatürk Müzesi'nin doluşturulması çalışmalarına başlanmıştır. Atatürk'e ait eşyalarla, kendisine hediye edilmiş eşyalar, müzenin açılış tarihine kadar bunları muhafaza eden; Cumhurbaşkanlığı Köşkü, Ziraat Bankası Merkez Müdürlüğü; Ankara Milli Emlak Müdürlüğü ile Atatürk'ün manevi kızları Profesör A.Afetinan, Sabiha Gökçen ve Rukiye Erkin'den devralınmıştır. Anıtkabir Atatürk Müzesi 21 Haziran 1960 tarihinde de ziyarete açılmıştır.
Anıtkabir'in Misak-ı Milli ve İnkılap Kuleleri arasında kalan, dikdörtgen plana sahip Müze 3 ana bölümden oluşmaktadır.
Giriş bölümü olan Misak-ı milli Kuleleri arasında kalen, dikdörtgen plana sahip Müze 3 ana bölümden oluşmaktadır.
Misak-ı Milli kulesinin iç kapısından girilen Müze bölümünde, Atatürk'ün bizzat kullandığı eşyalar ile kendisine armağan edilen eşyalar teşhir edilmektedir. Müzeden girilen İnkılap kulesindeki giysi bölümünde Atatürk'ün kullandığı giysiler teşhir edilmektedir. Bu bölümde ayrıca, Anadolu Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. YILMAZ BÜYÜKERŞEN'in yaptığı Atatürk'ün gerçek boyutlarında balmumundan heykeli bulunmaktadır.
SANAT GALERİSİ
Müdafaa-i Hukuk ve Cumhuriyet Kuleleri arasında yer alan bu bölüm, başlangıçta Anıtkabir'i ziyarete gelen yerli ve yabancı devlet büyüklerinin dinlenmesi amacı ile "Kabul Salonu" olarak düşünülmüş ve kullanılmıştır. 1977 yılında, çeşitli dallardaki sanatçıların Atatürk ve Milli Mücadele konusundaki eserlerini sergilemelerine imkan sağlamak maksadı ile bu bölüm Sanat Galerisi olarak yeniden düzenlenmiştir. Sanat Galerisi duvarlarında, Ressam Rahmi Rehlivanlı tarafından yapılan Atatürk ve O'nu ziyaret etmiş olan yabancı devlet adamlarını birlikte gösteren bağlı boya tablolar bulunmaktadır.
Müze bölümünde sergilenen Atatürk'ün Özel Kitaplığı 1983 yılında Sanat Galerisine nakledilmiştir. Atatürk'ün özel Kitaplığında;Türk ve İslam tarihi dil, edebiyat,sosyal bilinler, bilim ve teknik konularında, Türkçe, Osmanlıca, Fransızca, İngilizce, Almanca, Rusça, Arapça, Farsça, Slavca dillerinden toplan 3144 adet eser bulunmaktadır. Atatürk kitaplarda önemli gördüğü kısımları kendine özgü işaretler kullanarak, renkli kalemlerle çizilmiş ve sayfa kenarlarına notlar almıştır. Sanat Galerisi'nde Atatürk ve Milli Mücadele konulu belgesel filmler Sinevizyon vasıtası ile gün boyunca ziyaretçilere gösterilmektedir.

 

ANITKABİR KOMUTANLIK KARARGAHI
23 Nisan ve Barış kuleleri arasında kalan bölüm anıtkabir Komutanlığı Karargahına tahsis edilmiştir. Anıtkabir hizmetleri , 15 Eylül 1981 tarihli 2524 Sayılı Kanuna göre Genelkurmay Başkanlığı tarafından yürütülmektedir.
Anıtkabir Komutanlığı 750.000 m2 lik arazisi ile birlikte Anıt blokunun bakımı, korunması, emniyeti, törenlerin icrası ve idari işlerin yürütülmesi ile görevlidir. Anıtkabir Komutanlığına bağlı olarak; Hizmet Kıta Komutanlığı ve Muhafız Bölük Komutanlığı ile Müze, Kitaplık ve Kültürel Faaliyetler müdürlüğü bulunmaktadır.
MÜZE KİTAPLIK VE KÜLTÜREL FALİYETLER MÜDÜRLÜĞÜ
Mehmetçik ve Zafer Kuleleri arasında yer alan bölüm önceleri Muhafız Bölüğü binası olarak kullanılmıştır. Anıtkabir Komutanlığının teşkilinden sonra inşa edilen yeni bölük binasının 13 Eylül
1984'te tamamlanmasından sonra boşaltılmış ve 25 Nisan 1985'te Müze, Kitaplık ve Kültürel Faaliyetler, Müdürlüğü idari kısmı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Atatürk ve Türk Devrimi kütüphanesi de bu bölümde bulunmaktadır. Kütüphanede, Atatürk ve milli Mücadele, konusunda çalışma yapacak araştırmacılara hizmet verilmektedir. Ayrıca kütüphanede fotokopi cihazı ile araştırmacılara yardımcı olunmaktadır. Kütüphane bilgileri bütünüyle bilgisayara kayıtlıdır.
BARIŞ PARKI
Anıtkabir inşaatı devam ederken, toprak kaymasına önlemek ve çevresinde yeşil bir kuşak oluşturmak amacıyla ağaçlandırma çalışmaları yapılmıştır. Bu çalışmalar sırasında Anıtkabir'i çevreleyen alanda, Atatürk'ün Yurtta Sulh, Cihanda Sulh" özdeyişinden ilham alınarak, çeşitli yabancı ülkelerden ve Türkiye'nin bazı bölgelerinden getirilen fidanlarla "Uluslararası Barış Parkı" oluşturulması düşünülmüştür. Böylece Ulu önder Atatürk'ün ebedi istirahatgahı yaşamı boyunca dünyada ve yurtta sağlamak için büyük mücadeleler verdiği barışı temsil eden bir park ile çevrelenmiş olacaktı.
Yaklaşık 750.000 m2 lik bir yerleşme alanına sahip Anıtkabir'in çevresine ilişkin peyzaj planlamasına 1946 yılında başlanmıştır. Prof. Paul Bonatz'ın önderliğinde Prof. Emin onat ve Prof Sadri Aran'ın görüşleri ve fikir alışverisi sonunda sanat ve bilim açısından etüd ve analizlere dayalı olarak çevre düzenlemesine ilişkin uygulama projeleri Prof. Sadri Aran tarafından hazırlanmıştır.
İSMET İNÖNÜ'NÜN KABRİ
Kurtuluş Savaşı'nın Batı cephesi komutanı, Atatürk'ün en yakın silah arkadaşı İkinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü 25 Aralık 1973 günü vefat etmiştir.
Hükümet 26 Aralık 1973'de Anıtkabir'de yaptığı inceleme sonucunda İsmet İnönü'nün burada defnedilmesini kararlaştırmıştır. Bu konuda, Bakanlar Kurulu 27 Aralık 1973 gün ve 7/7669 sayılı bir kararname çıkarmıştır. (Belge:69) Kararname ile, zafer ve Barış Kuleleri arasında 25 açıklıklı kolanatın orta boşluğu 13 ve 14 üncü kolonlar arası defnedilecek yer olarak belirlenmiştir.
İsmet İnönü'nün naaşı, 28 Aralık 1973'te Anıtkabir'e devlet töreni ile defnedilmiştir. Anıtkabir batı revakının 13 ve 14 üncü kolonlar arasında bulunan sembolik lahitin altındaki bölümde bir mezar odası hazırlanarak naaş burada toprağa verilmiştir.
Tören Meydanı katında batı revakında bulunan sembolik lahit, demir komiyer çerçeve üzerine mermer plakalar vidalanmak suretiyle çok kısa sürede imal edilmiştir. Ekim 1981 de Bayındırlık Bakanlığınca lahidin mermer kaplaması yeşil Bilecik mermeri ile değiştirilerek yenilenmiştir.
6 Kasım 1981 gün ve 2549 sayılı Devlet Mezarlığı hakkındaki kanunda Türk Milletinin bir armağanı olarak yalnız büyük kurtarıcısı için tesis edilen Anıtkabir'de Atatürk'ün en yakın silah ve çalışma arkadaşı İsmet İnönü'nün kabrinin muhafaza edileceği, Anıtkabir alanı içine başka hiçbir kimsenin defnedilemeyeceği belirtilmiştir. ( Belge: 70)

 

ATATÜRK VE TÜRK DEVRİMİ KÜTÜPHANESİ
Anıtkabir'de Atatürk ve milli Mücadele konusunda araştırma yapacak olanlara yardımcı olmak amacı ile 22 Ocak 1991 tarihinde Atatürk ve Türk Devrim Kütüphanesi adı altında ihtisas kütüphanesi
hizmete açılmıştır. Kütüphanede Atatürk ve milli Mücadele konusunda Türkçe yabancı dilde yazılmış çeşitli eserler bulunmaktadır. Kütüphaneden, yukarıda belirtilen konularda araştırma yapmak isteyen herkes istifade edebilmektedir.
Araştırmacıların, daha bilinçli araştırma yapabilmelerine imkan sağlamak için " Kütüphane Kataloğu" hazırlanarak 1993 yılı içinde ilgili kurum ve kuruluşlara dağıtımı yapılmıştır.
1993 yılı sonu itibariyle kütüphanede 4875 Adet Türkçe, 475 Adet yabancı dilde olmak üzere toplam 5350 adet kitap bulunmaktadır. Atatürk ve milli Mücadele konularında yayınlanan eserler sürekli takip edilerek kütüphaneye kazandırılmaktadır.

 

 

 

 

ATATÜRK BELGELİĞİ
Atatürk'ün yaşamını hatırasını ve dünya görüşünü canlı tutmak, Atatürk ve Milli Mücadele konusunda araştırma yapanlara yardımcı olmak maksadı ile Atatürk ve Türk Devrimi Kütüphanesi'ne bağlı bir ünite olarak Atatürk Belgeliği oluşturmuş ve araştırmacıların hizmetine açılmıştır. Belgelik; Fotoğraflar, gazete kupürleri ve belgeler olmak üzere üç ana bölümden oluşmuştur.

 

KONFERANS SALONU
Atatürk'ün yaşamını ve dünya görüşünü anlatmak, tanıtmak, sevdirmek ve benimsetmek amacı ile planlanmış seminer ve konferanslar düzenlenmektedir. Seminer ve konferansın tarihi, konu ve konuşmacıları ilgili kuruluşlarca kamuoyuna duyurmaktadır.
Konferans Salonu, 19 Mayıs 1993'de Emekli Tümgeneral Turhan Olcaytu'nun "Atatürkçülük" konulu konferansı ile açılarak hizmete girmiştir.

 

ŞEREF HOLÜ
Mozele'nin birinci katı olan Şeref Holü'nün dört yanı köşeli sütunlarla çevrelenmiştir. Yapının önünde ve arkasında 14.40 m yüksekliğinde, köşe sütunları hariç 8'er sütun vardır. Yanlarda ise14'er sütun yer almaktadır. Kare biçimindeki sütunların gövdeleri beton olup, yüzeyleri traverten kaplıdır. Şeref Holü'ne bronz kapılardan girilir. Girişin tam karşısında büyük pencerenin yer aldığı nişin içinde lahit taşının yer aldığı bölüm ise beyaz Afyon mermeri ile kaplıdır. Şeref Holü'nün zemini Adana ve Hatay'dan duvarları ise Afyon ve Bilecik'ten getirilen kırmızı, siyah, yeşil ve kaplan postu mermerlerle kaplanmıştır.
Şeref Holü'nün iki yan bölümünde dikdörtgen planı galeriler yer almaktadır. Bunların çatıları içten 9'ar adet çapraz tonozla örtülüdür. Şeref Holü'nün 27 kirişten oluşan tavanı ile galeri tavanları mozaik ile süslenmiştir. Şeref Holu'ün yüksekliği 17 Metre olup, yan duvarlarında altışardan 12 Adet bronz meşale bulunmaktadır. Mozele yapısının üstü düz kurşun çatı ile örtülüdür.

 

BAŞKOMUTANLIK MEYDAN SAVAŞI KONULU KABARTMA
Kabartma kompozisyonunun başlangıcında en solda bir köylü kadın, bir erkek çocuk ve bir attan oluşan grup vardır. Kabartmanın bu ilk grubu milletçe savaşa hazırlık dönemini temsil etmektedir. Bu üçlü gruptan sonraki bölümde Atatürk bir elini uzatmış "Ordular ilk hedefiniz Akdeniz'dir, ileri"diyerek ordularımıza hedefi göstermektedir. Öndeki melek Atanın emrini borusu ile uzak ufuklara iletmektedir. Kabartmanın bundan sonraki bölümünde, Atatürk'ün emrini yerine getiren Türk ordusunun fedakarlıklarını ve kahramanlıklarını temsil eden kişiler yer almaktadır.
Kabartmada, vurulup düşen bir erin elindeki bayrağı kavrayan bir yiğit ile siperde birde kalkan diğer elinde yalın kılıç tutun bir asker Türk Ordusunun taarruzunu sembolize etmektedir. Daha önde ise elinde Türk Bayrağı ile Türk Ordusunu çağıran Zafer meleği bulunmaktadır.

 

SAKARYA MEYDAN SAVAŞI KONULU KABARTMA
Kabartma kompozisyonunun sağında bir genç, iki at, bir kadın ve bir erkek görülmektedir. Bunlar, Sakarya Savaşının ilk dönemini ifade etmektedir. Düşman saldırıları karşısında evlerini, yurtlarını bırakan bu insanlar yurt savunması için yollara düşmüştür. Sağdaki delikanlı arkaya geldiği yöne dönmüş, sol elini yukarıya kaldırmış ve yumruğunu sıkarak, düşmanlara; "Bir gün döneceğiz ve sizden öcümüzü alacağız" demektedir.
Bu üçlü grubun önünde çamura batmış bir araba, çabalayan atlar, tekerleği döndürmeye çalışan bir erkek ve iki kadın görülür.
Bunların yanında ortada ayakta duran bir yiğit ve bu yiğide kınından sıyrılmış bir kılıç sunan diz çökmüş bir kadın vardır. Bu grup figürler, Sakarya Savaşı'na başlamadan önceki dönemi temsil etmektedir. Hemen bu grubun solunda, yere oturmuş iki kadın ve bir çocuk görülmektedir. Bunlar, düşman istilası altında kalmış olan Türk Ordusunu bekleyen yaşlı halkımızı temsil etmektedir. Üst tarafta, bu halkın üzerinden uçarak geçen ve Başkomutan Mustafa Kemal'e çelenk sunan bir zafer meleği vardır.
Kabartma kompozisyonun sonunda yere oturmuş bir kadın, onun önünde diz çökmüş bir genç ve solda bir meşe ağacı görülmektedir. Oturan kadın vatan anayı, diz çöken Sakarya Savaşı'nı kazanan Türk Ordusunu, meşe ağacı ise zaferi simgelemektedir. Vatan ana, Türk Ordusuna Zaferin sembolü olan meşe ağacını göstermektedir.

 

ERKEK HEYKEL GRUBU
Aslanlı yol girişinde solda, iç erkekten meydana gelen heykel grubu vardır. Yüksekçe bir kaide üzerinde ayakta duran heykeller den sağdaki rütbesiz asker, başında miğferi, sırtında kalın kaputu ile dimdik durmaktadır. Askerin sağında, ortada biraz geride Türk köylüsünü temsil eden bir erkek heykeli vardır. Köylünün başında çok eskiden atalarımızın giydikleri bir yün başlık, omzunda bir keçe yamçı, sol elinde uzun bir sopa görülmektedir. Köylünün sağındaki heykel Türk aydınlarını temsil etmektedir. Genç, sol elinde bir kitap tutarak sağ ayağını biraz ileriye atmıştır. Her üç heykelin yüzlerinde derin acı ile birlikte, Türk Milletinin kendisine özgü ağır başlılığı ve yüksek irade gücü çok etkili olarak, dile getirilmiştir.
KADIN GRUPLARI
Aslanlı Yolun girişinde sağda, üç kadından meydana gelen heykel grubu vardır. Heykeller, yüksekçe bir kaide üzerinde ayakta durmaktadırlar. Ulusal giysiler içindeki Türk kadınlarından ikisi yere kadar uzanan kalın bir çelenk tutmaktadır. Başak demetlerinden oluşan çelenk Atatürk'ün kurtardığı bereketli yurdumuzu temsil etmektedir. Ortadaki kadın ağlamakta ve yüzünü eli ile kapamaktadır. Sağdaki kadının elinde Tanrının rahmetinin toplandığı bir kap vardır. Türk Kadınının derin acısı içinde bile gururlu, ağır başlı ve azimli oluşu dile getirilmiştir.

 

ASLAN HEYKEL GRUPLARI
Aslanlı yolun başlangıcından, ortadaki Tören meydanına kadar uzanan yolun her iki tarafına ikişerli gruplar halinde 24 adet aslan heykeli konulmuştur. Bu heykeller Anadolu'da büyük bir devlet kurmuş Hititlerin üslubunda yapılmıştır. Atatürk'ün Türk ve Anadolu tarihinin araştırılmasına verdiği önemden dolayı Hititlerin üslubu tercih edilmiştir. 40 cm. yükseklikteki kaide üzerinde oturmuş durumda olan aslanlar, Kuvveti ve sükuneti simgelemektedir.
ATA'NIN ANITKABİR'E NAKLİ
Ulu Önder'in 15 yıl süre ile kaldığı Etnoğrafya Müzesindeki geçici kabri 4 Kasım 1953'de açıldı.
Geçici kabrin açılmasında; Meclis Başkanı Refik Koraltan, Başbakan Adnan Menderes, Genelkurmay Başkanı Nuri Yamut, Eski Meclis Başkanı Abdülhalik Renda, Cumhurbaşkanlığı Genel Katibi Nurullah Tolon, Eski Genel Katip Kemal Gedeleç, Ankara Valisi Kemal Aygün ve Belediye Başkanı Atıf Benderlioğlu hazır bulundular.
Kabrin açılmasında, Erkek Teknik Sanat Okulu ve Yapı Enstitüsü öğretmen ve öğrencileri de görev aldı. Kabrin açılmasına saat 09.05'de başlandı. Mezarı üstten ve yandan çevreleyen mermer levhalar birer birer çıkarıldı, kabrin üzerideki 80 cm. kalınlığında olan toprak tabaka alınarak, kağıt torbalarda toplandı. Daha sonra bu topraklar Anıtkabir'e getirilerek ebedi istiratgahına kondu. Toprağın altındaki döşeme de kaldırılarak geçici kabri boydan boya kaplayan çelik kapaklar dışarı çıkarıldı. Bu kapaklar kaldırıldığında, Atatürk'ün Türk Bayrağına sarılmış tabutu ile karşılaşıldı. 500 kg. ağırlığındaki tabut; sal tertibatı yapılmış olan vinçle yukarı çekilerek, Etnografya müzesindeki katafalka konuldu. Tabut katafalka konduktan sonra, kabrin açılmasında hazır bulunan resmi heyet tarafından bir protokol hazırlanarak imzalandı. Daha sonra Kız Teknik Öğretmen Okulu öğrencilerinin hazırladığı Türk Bayrağı, katafalkın üzerine serildi.
Ulu Önder Atatürk'ün aziz naşının önünde, 4 Kasım'dan 9 Kasım'a kadar yüksek öğretim öğrencileri, subaylar, sivil erkan ve generaller saygı nöbeti tuttular.
Törene katılacak olan resmi zevat, 10 Kasım 1953 günü saat 09.00'da, Etnografya Müzesi önüne geldi. Saat 09.05'de müzenin önündeki boru ile "Ti" işareti verildi. Bu işaretle birlikte Ankara
tepelerinde top atışı başladı ve bu anda tüm törene katılanlar saygı duruşunda bulundu. Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı'ndan 12 er, Büyük Atatürk'ün Türk Bayrağına sarılı tabutunu omuzlar üzerine kaldırdılar ve Etnografya Müzesi önünde bekleyen top arabasına yerleştirdiler. 136 genç asteğmenin çektiği top arabası saat 09.20'de müze önünden hareket etti.
Töreni icra için oluşturulan birlik; tören komutanı, karargahı Kara Harp Okulu Bandosu ve sancağı, Harp Okulu Alayı Flamaları, Hava Harp Okulu'ndan bir bölük, toplu halde bayrakları taşıyan gençler ile bir izci alayından oluşmuştu. 12 general top arabasının iki tarafını çevreliyordu. Atatürk'ün İstiklal Madalyası, siyah kadife bir yastık üzerinde bir amiral tarafından taşınıyordu. Bunun arkasından da protokole dahil zevat geliyordu. Bu arda Hava Kuvvetlerine bağlı uçaklar da havadan korteje katılıyordu.
Kortej opera binası önünden Bankalar Caddesi yolu ile Ulus Meydanına doğru ilerledi. Büyük Millet Meclisi önünden geçerek istasyon önüne geldi. Buradan Ulaştırma Bakanlığı-Demiryolu köprüsünü takiben saat 11.15'de, Tandoğan Meydanına ulaşıldı. Kortej yol boyunca ilerlerken, Türk Hava Kurumunun uçakları Atatürk'ün bir portresini Ankara semalarında dalgalandırıyordu. Uçaklardan naaşın üzerine ufak paraşütlere bağlı çiçek demetleri atıldı.
Kortej 12.15'de Anıtkabir'e ulaştı. Aslanlı Yol'un başlangıcındaki alanda top arabasının yanaşacağı ve tabutun indirileceği merdivenler hazırlanmıştı. 12 er Ata'nın naaşını omuzlarına alarak Aslanlı Yol'da ilerlemeye başladılar. Yine Tabutun sağ ve solunda 12 general yürüyordu. Yolun iki tarafına yerleştirilmiş kız ve erkek izciler ellerindeki çiçekleri tabutun geçeceği yola serpiyorlardı.
Ata'nın naaşı Şeref Holü'ne çıkan merdivenlerin başına geldiğinde, merdivenlerin iki yanında üçer sıra nöbet tutan izciler O'nu selamladılar. Tabut 12.50'de Şeref Holüne çıkan merdivenlerin ortasındaki Hitabet Kürsüsünün arkasında hazırlanmış olan koyu vişne rengi katafalk üzerine kondu.
Saat 12.55'de Cumhurbaşkanı Celal Bayar, katafalkın arkasından Türk Milletine hitaben bir konuşma yaparak; "Atatürk, şimdi seni kurtardığın vatanın her köşesinden gelen topraklarla gömüyoruz. Fakat hakiki yerin Türk Milleti'nin minnet dolu sinesidir. Nur içince yat" sözleri ile tamamladı.
Tabut, O'nun her zaman itimadına mazhar olmuş Mehmetçiğin omuzlarında lahitin tam altında bulunan defin mahalline getirildi. Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve diğer zevat mezarın etrafında yer almışlardı. Sanduka açılarak tam saat 13.30'da aziz naaş, Mehmetçiklerin elleriyle ebedi istiratgahına indirildi. Mezarın etrafında Ankara Toprağı ve yurdun dört bir köşesinden getirilmiş olan topraklar bulunuyordu. Mezara ilk toprağı Cumhurbaşkanı attı, diğer zevat da onu izledi. Defin işlemi tamamlandıktan sonra, Şeref Holü'nde lahitin önünde saygı duruşunda bulunuldu. Bu arada, Etnografya Müzesi'nde geçici kabrin açılışında hazır bulunan heyet tarafından defin tutanağı hazırlanarak imzalandı.

Resmi törenin sona ermesini müteakip, Anıtkabir halkın ziyaretine açıldı, anıt gece projektörlerle aydınlatıldı. 19 Kasım 1953 günü Ulu Önder'i tam 70.000 kişi ziyaret etti.

 

 

    


11/12/2007 3:49 pm
Atatürk'ün eserleri
Atatürk'ün Kaleme Aldığı Bazı Kitaplar

Mustafa Kemal'in yazma merakı, askeri okul sıralarında başlamıştır. Okul sıralarında edebiyat ve şiire merak salmış; tüm fırsatları değerlendirerek, kendini hatip olarak da yetiştirmeye çalışmıştır.

 

Suriye ve Makedonya cephelerinde mesleki bilgilerini uygulama fırsatı bulan Mustafa Kemal Atatürk, ordunun aksayan taraflarını tespit etmiş; Alman ordusunun düzenine kendi Ordumuzun tecrübelerini de ekleyerek yeni bir ıslahat hareketinin yapılması yönünde fikirler geliştirmiştir. 1908-1918 yılları arasında, bu konu ile ilgili bazı kitap ve broşürler de kaleme almıştır. Bunlardan;

Takımın Muharebe Eğitimi

Alman General Litzmann'ın Seferber Mevcudunda Takım, Bölük ve Taburun Muharebe Talimleri adlı eserinin tercüme ettiği ilk bölümü; kurmay kıdemli yüzbaşıyken 10 Şubat 1908 yılında tercüme edip haritalı olarak Selanik'te basılmıştır.

Bölüğün Muharebe Eğitimi

Mustafa Kemal'in yine Alman General Litzman'ın Seferber Mevcudunda Takım, Bölük ve Taburun Muharebe Talimleri eserinden tercüme ettiği eser, 1912 yılında krokili olarak hazırlanmıştır.

Diğer iki kitapçık ise tatbikatların ve manevraların, daha fazla kişiye ulaşması, mesleki ilerlemelerinde faydalı olması amacıyla kaleme alınmış ve bol kroki kullanılmıştır. Bunlar;

Cumalı Ordugâhı

Makedonya'daki Cumalı ordugâhında 3. Süvari Tümen komutanı Tuğgeneral Suphi Paşa'nın komutanlığında gerçekleştirilen, kendisinin de katıldığı 10 günlük eğitim ve manevralar ile bunlara ilişkin gözlemlerini anlattığı bu eser; 1909 yılında basılmıştır. Bu esere 7 adet kroki de eklenmiştir.

 

Taktik ve Tatbikat Gezisi

Atatürk bu kitapçığı, bir muharebe sırasında sadece belli kuralların uygulanmasıyla zafer kazanılamayacağını; komutanların yüksek bilgiyle donanmış olmaları sayesinde birliklerin başarılı olacağını belirtmek için kaleme almıştır.

Zabit ve Kumandan İle Konuşmalar

Arkadaşı Nuri Conker'in Zabit ve Kumandan adlı eserine karşılık olmak üzere, Atatürk'ün askerlik konusunda yazmış olduğu en önemli eseridir.

Nutuk

Nutuk, Atatürk'ün, İstiklal Savaşı'nı, Cumhuriyet'in kuruluşunu ve inkılapların gerçekleştirilişini ve o günün koşullarını anlattığı eseridir. Atatürk bu eserini, 15-20 Ekim 1927 tarihleri arasında Meclis'te okumuştur. Nutuk, 1934 yılında, Milli Eğitim Bakanlığınca üç cilt halinde yeniden basılmıştır.

Geometri

Öğrencilerin Arapça ve Farsça terimleri anlamakta zorluk çektiklerini gören Atatürk; ders kitaplarından bu yabancı terimleri temizlemek için bizzat örnek olmuş, 1936-1937 yılları arasında, bu eseri kaleme almıştır.

ŞİİRLERİ

BİR ASKERİN MEZARINA

Şurada, kabrin üzerinde konulmuş bir
Beyaz taş var, onun altında bayraklar
Temevvüç ederken, kelleler uçuşurken...
Celâdeti tâbân olurken aldığı cerîhai mevt
İle bu âlemi hîçîye vedâ etmiş bir
Asker yatıyor...
Onun hâbı istirahate çekildiği şu
Makberin üzerine rüfekası eşki teessür döktüler.
Kadınlar dümü rizi mâtem oldular.
İhtiyarlar nâle eylediler, çocuklar ağladılar.
Şu söğüt ağacının nim setreylediği senin
Mezarın üzerine bir zırh başlık ile kılıç hak,
Olunmuştur. İşte orası o
kahramanı muhteremin
Câyi istirahatidir. Ne mutlu ki, hâki pâye vatan
Ona nâilini intizar olmuş!...

HAKİKAT NEREDE?

Gafil, hangi üç asır, hangi on asır
Tuna ezelden Türk diyarıdır.
Bilinen tarihler söylememiş bunu
Kalkıyor örtüler, örtülen doğacak,
Dinleyin sesini doğan tarihin,
Aydınlıkta karaltı, karaltıda şafak
Yalan tarihi gömüp doğru tarihe gidin.
Asya'nın ortasında Oğuz oğulları,
Avrupa'nın Alplerinde Oğuz torunları
Doğudan çıkan biz
Nerde olsa, ne olsa kendimizi biliriz
Türk sadece bir milletin adı değil,
Türk bütün adamların birliğidir.
Ey birbirine diş bileyen yığınlar,
Ey yığın yığın insan gafletleri
Yırtılsın gözlerdeki gafletten perde,
Hakikat nerede?

KASİDEİ İSTİBDAT YAHUT KIRMIZI İZLER

Bir köhne kadit parçası, bir çehrei menhus,
Zulmetler içinde mütereddit, mütelâşi,
Daim mütefekkir görünen, kendine mahsus
Efkârı sakimane ile âleme karşı
Ateş saçarak etmede her gün bizi tehdit,
Âmali harisanesini eyledi tezyit...
Gördükçe bu mazlumlarını, sinesi mağrur,
Tırnaklarını aileler kalbine saplar;
Mağdurlarının her biri bir kûşede ağlar,
Katlandı vatan görmeğe evlâdını makhur...
Birçoklarımız mahpes-ü menfada süründük.
Ey gazii mecruhu vega dideye döndük.
Ey kanlı eliyle vatan âmaline hail,
Ey en milei sürbu cinayata delâil
Teşkil eden ey köhne kadit, katili efkâr,
Ey katili şübbanı vatan, katili ahrar,
Ey varlığı bir millet için bâdii zillet.
Ey çehresi ifrite veren dehşeti vahşet,
Zindanları, menfaları, mahpesleri doldur,
Zinciri esaretle bütün hisleri dondur.
Teslimi nefes, nefyi ebet, sonra denizler...
Her girdiğin evlerde durur kırmızı izler...
Kâbusi hiyanetle vatan can çekişirken
Âtimizi dendanı harisin kemirirken
Bir gün Rumeli dağları envara boyandı;
Hürriyetin enfası ile herkes uyandı. 1

24 Kasım 1908


11/12/2007 3:55 pm
Atatürk ilkeleri
ATATÜRK'ÜN İLKELERİ
 

Atatürk ilkelerini incelediğimizde, bu ilkelerin Türk'ün yüksek karakter ve seciyesine tam bir uyum gösterdiğini görürüz. Mustafa Kemal, askeri görevleri ve katıldığı savaşlar neticesinde, ülkesini ve insanlarını çok iyi gözlemlemiş; kendisinden önceki yöneticiler gibi, yapılmaya çalışılan yenilik hareketlerinde, ne ülke insanından uzak kalmış, ne de 'halkın üstünde' bir tavır takınmıştır. Türk Milletine inanan ve Türk'ün yüzyıllardır bastırılmış olan karakterini ortaya çıkaran Atatürk; bu inançla ilkelerini uygulamaya koymuş ve başarılı olmuştur. Atatürk bu durumu, şu sözleriyle anlatmıştır:

"Arkadaşlar mazide, en büyük felaketleri ihzar (hazırlayan) eden bir mazide, çok derin mazilerde dahi, Türk Milletini benliğinden çıkaran bir teşkilat vardı ki, ona devlet ve hükümet teşkilatı derlerdi. Millet, hükümet teşkilatının zahiren esiri idi. Bu onun manzarai zahiriyesi (görünen manzarası) idi. Halbuki Türk, esaret kabul etmeyen bir Millettir, Türk Milleti esir olmamıştır.

Yalnız hükümet başka bir vaziyette kalmış, millet de hükümete bigane (yabancı) ve ondan müteneffir (nefret eder) bir vaziyette kalmıştır. İşte bunun için çok felaketler oldu. Fakat bunların tecelliyatı maddiyesi (meydana gelişleri) devlet, hükümet teşkilatı üzerinde oldu. Mahvolan devletler idi ve devlet ölmüştür. Fakat Türk Milleti görüyorsunuz ki, daha kuvvetli, daha şerefli olarak yaşamakta berdevamdır. Bugünkü hükümetimiz, teşkilatı Devletimiz doğrudan doğruya milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir teşkilatı devlet ve hükümettir ki, onun adı Cumhuriyet'tir. Artık hükümet ile millet arasında mazideki ayrılık kalmamıştır... Artık hükümet ve hükümet mensupları kendilerinin milletten gayrı olmadıklarını ve milletin efendi olduğunu tamamen anlamışlardır..." 1

Cumhuriyetçilik

Cumhuriyetçilik, milli hakimiyete dayanan, çağdaş ve demokratik idareyi amaç edinen bir yönetim prensibidir. Bu ilke, devlet düzeni ve yönetiminde, belirli şahısların veya zümrelerin hakimiyetinin önlenmesi noktasında en sağlam teminattır. Öyle ki, bu ilke yara aldığında, artık milletin gerçek "hakimiyeti"nden söz etmek mümkün olmaz.

" ...Cumhuriyetimiz öyle zannolunduğu gibi zayıf değildir. Cumhuriyet bedava da kazanılmış değildir. Bunu istihsal (elde etmek) için mebzulen (çok) kan döktük. Her tarafa kırmızı kanımızı akıttık. İcabında müessesatımızı müdafaa için lazım olanı yapmaya amadeyiz." 2

Atatürk, Milli Mücadele döneminde ve sonrasında, milletin hiçbir sınıra ve baskıcı uygulamaya bağlı kalmadan, tam bağımsız bir yapıya sahip olmasını istemiş ve halk yönetimini savunmuştur. Bu bakımdan Cumhuriyetçilik ilkesini, 'milli hakimiyet' prensibi ile birleştirmiş ve "Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir" diyerek, bu düşüncesini en açık bir biçimde ifade etmiştir.

Kurtuluş Savaşı sırasında Ankara'da kurulan hükümet sistemi, resmi adı Cumhuriyet olmamasına rağmen, aslında fiilen bir cumhuriyetti. Çünkü, halkın seçtiği bir temsilciler meclisi ile bu meclis denetiminde ülkeyi yöneten bir hükümet vardı. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra, Türk Devletinin yönetim şekli kesinlik kazandı; 29 Ekim 1923'te, Cumhuriyet resmen ilan edildi.

Cumhuriyet'in ilanından sonra ilk olarak, 1924 Anayasası'nın 1. Maddesine "Türkiye devleti bir Cumhuriyet'tir" hükmü konuldu. Daha sonra da, 1961 ve 1982 Anayasaları'nda bu hüküm korunmakla beraber, 1. Maddenin değiştirilemeyeceği, değiştirilmesinin de önerilemeyeceği hükmü getirildi


Cumhuriyet Bayramı törenleri (29 Ekim 1927)

Anayasalar ile korunma altına alınan ve milli hakimiyet anlayışının bir sonucu olarak ortaya çıkan Cumhuriyet idaresinin önemi, Atatürk'ün şu sözlerinden de anlaşılmaktadır:

"Türk Milletinin tabiat ve şiarına (karakter ve adetlerine) en mutabık olan idare, Cumhuriyet idaresidir" 3

"Cumhuriyet, yüksek ahlaki değer ve niteliklere dayanan bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir." 4

"Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemiyle devlet şekli demektir." 5

Yine Atatürk'e göre, Cumhuriyet anlayışında, düşünce serbestliği vazgeçilemeyecek prensiplerdendir.

"En büyük hakikatler ve terakkiler, fikirlerin serbest ortaya konması ve teati edilmesi ile meydana çıkar ve yükselir." 6

Ancak Atatürk'e göre "serbest düşüncenin" kendine has bir sınırı vardır. Mustafa Kemal Atatürk, Afet İnan'a söyleyip yazdırdığı Medeni Bilgiler kitabında, bizzat kaleme aldığı "hürriyet" bölümünde şunları yazmıştır: "Hürriyet, insanın, düşündüğü ve dilediğini mutlak olarak yapabilmesidir." Mustafa Kemal Atatürk, düşünce-eylem serbestliğinin sınırlarının, devletin ve milletin menfaatlerini tehlikeye sokmayacak, onları koruyacak şekilde olması gerektiğini aşağıdaki şu sözleriyle belirtmiştir:

"Ferdin birinci hakkı, tabii kabiliyetlerini serbestçe inkişaf ettirebilmesidir. Bu inkişafı temin için ise, en iyi vasıta, ferde diğerinin muadil (benzer) hakkını ızrar (zarar) etmeksizin, tehlike ve zarar kendine ait olmak üzere, ona kendi kendini istediği gibi sevk ve idare etmeye müsaade etmektir...Bu haklara hürmet etmeyen siyasi cemiyet esaslı vazifesinde kusur etmiş olur, ve devlet mevcudiyetinin hikmetini ve manasını kaybeder...


CUMHURİYET YILLARININ İLK BAYRAMI
TBMM'nin 23 Nisan'daki açılış gününün "Milli Bayram" sayılması ve her yıl kutlanması için 1921'de bir yasa kabul edilmiştir. Sonradan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı adlarını alan bu bayramın dördüncüsü 23 Nisan 1924'te kutlanmıştır. Gazi Mustafa Kemal Paşa da o günkü bayrama ilk kez "reisicumhur" olarak katılmıştır.

Ferdi hürriyeti düşünürken, her ferdin nihayet bütün milletin müşterek menfaati ve devlet mevcudiyeti göz önünde bulundurmak lazımdır. Anlaşılıyor ki ferdi hürriyet mutlak olamaz. Diğerinin hak ve hürriyeti milletin müşterek menfaati, ferdi hürriyeti tahdit (sınır) eder. Ferdi hürriyeti tahdit, devletin de adeta esası ve vazifesidir.... aynı zamanda bütün hususi faaliyetleri, umumi ve milli maksatlar için, birleştirmekle mükelleftir... çünkü ferdi hürriyet derecesi, devlet faaliyetlerini zafa düşürmemek lazımdır. Devletsiz bir cemiyet, veyahut zayıf bir devlet hayatının neticesi, herkesin herkese karşı mücadelesidir. Bu mücadele ekseriyetin hürriyetini bozmayacak surette, tadil (uygun) olunmak lazımdır...Devlet sanatı işte budur. Bu sanatta isabetin derecesi hürriyetlerin hudutlarını çizen konuda görülebilir. Çünkü "bu hudut kanun marifetiyle tesbit ve tayin edilir" her halde, vatandaşların, umumi hürriyet ve saadeti için fertlerden, ancak devlet için zaruri olan bir kısım hürriyetlerinin bırakılması istenebilir." 7

Atatürk, zorlu yollardan geçilerek ve çok kan kaybedilerek kurulan Cumhuriyet'in iç ve dış düşmanlara karşı koruma ve kollama güvencesini de yine çok güvendiği Türk Milleti ve Türk Ordusuna bırakmıştır:

" Türkiye Cumhuriyeti yalnız iki şeye güvenir. Biri millet kararı, diğeri en üzücü ve güç şartlar içinde dünyanın takdirlerine hakkıyla layık olma niteliğini kazanan Ordumuzun kahramanlığı, bu iki şeye güvenir." 8

Atatürk, Türk Devletinin geleceğinin teminatı olan ilkelere yönelik dış ve iç saldırılara, Türk Milletinin Cumhuriyet'ten aldığı güçle karşılık vereceğini şu sözleriyle belirtmiştir:

" Temeli büyük Türk Milletinin ve onun kahraman evlatlarından mürekkep büyük Ordumuzun vicdanında akıl ve şuurunda teessüs (esaslanmış) etmiş olan Cumhuriyetimizin ve milletin ruhundan mülhem (ilham edilmiş) prensiplerimizin bir vücudun izalesi (yok edilmesi) ile haleldar (bozukluk) olabileceği zehabında bulunanlar, çok zayıf dimağlı bedbahtlardır. Bu gibi bedbahtların, Cumhuriyet'in adalet ve kudret pençesinde müstahak oldukları muameleye maruz kalmaktan başka nasipleri olamaz. Benim naciz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır, fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebed payidar olacaktır. Ve Türk Milleti emniyet ve saadetini zamin prensiplerle medeniyet yolunda, tereddütsüz yürümeye devam edecektir." 9

Cumhuriyetimizin kurucusu Büyük Atatürk, başka bir konuşmasında da, bu düşmanca hareketlerin Türk Milletinin 'amansız kahrı' altında darmadağın olacağını belirtmiştir:

"Bundan sonra yalnız bir şey varid-i hatır olabilir. O da bazı adi politikacıların, hasis menfaatperestlerin o vehim ve hayali uyandırmaya çalışması o yüzden tatmin-i hırs ve menfaat düşüncesinden ibarettir. Temin ederim ki, bu gibiler her ne şekil, suret ve vesile ile olursa olsun, mevcudiyetlerini ihsas ettikleri gün, Türk Milletinin amansız kahrına hedef olmaktan kurtulamayacaklardır." 10

Milliyetçilik

Milliyetçilik; Mustafa Kemal Atatürk'ün bizlere miras bıraktığı Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin birarada durmasını sağlayan temel ilkelerden biridir. Atatürk, milletin içine düştüğü o karanlık günlerde, birlik ve beraberliği kurmaya çalışmış, istiklal mücadelesini 'milliyetçilik' etrafında tesis etmiştir.

Mustafa Kemal, kimilerinin manda yönetimiyle İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri'ne bağlanıp kurtulma çareleri aradıkları zamanlarda, bütün bu düşüncelerin aksine, sadece Türk Milletine ve onun yüksek bağımsızlık karakterine güvenmiştir.

Atatürk, istiklal mücadelesini Türk milliyetçiliği prensibi üzerine kurarak başlattığını, 1937 yılında Ankara Halkevi'nde yapmış olduğu bir konuşmada şöyle belirtmiştir:

"Ben 1919 senesi Mayısı içinde Samsun'a çıktığım gün, elimde maddi hiçbir kuvvet yoktu. Yalnız Türk Milletinin asaletinden doğan ve benim vicdanımı dolduran yüksek manevi bir kuvvet vardı. İşte ben bu milli kuvvete, bu Türk Milletine güvenerek işe başladım" 11

Yine Büyük Atatürk, bu şevk, heyacan ve birliktelikle kurulan Cumhuriyet'in ilelebet yaşaması konusunda, milliyetçilik prensibinin önemini şu şekilde belirtir;

"Bir millet diğer milletlere nispetle tabii veya mükteseb (sonradan) hususi karakterler sahibi olması, diğer milletlerden farklı bir uzviyet teşkil etmesi, ekseriya onlardan ayrı olarak onlara muvazi inkişafa sai bulunması keyfiyetine milliyet prensibi denir.

Bu prensibe göre, her fert ve millet kendi hakkında hüsniniyet, topraklarına bizzat kayıtsız tesahup (sahip çıkma) talep etmek hakkına ve hürriyetine maliktir. Bu düstur bize hangi milletlerin hür, hangilerinin hürriyetinden şu veya bu şekilde mahrum olduklarını yani millet namını taşımaya layık olmadıklarını kolaylıkla gösterir." 12

Bir milletin teşekkülü için, öncelikle belirli şartların biraraya gelmesi lazımdır. Atatürk, bu şartları şu şekilde sıralamıştır:

"a- Siyasi varlıkta birlik, b- Dil birliği, c- Yurt birliği, d- Irk menşei birliği, e- Tarihi karabet (yakınlık), f- Ahlaki karabet

Türk Milletinin teşekkülünde mevcut olan bu şartların hepsi birden diğer milletlerde yok gibidir." 13

 

Büyük Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yukarıdaki maddeleri benimseyen ve bu doğrultuda "Ne Mutlu Türk'üm" diyen herkesin Türk Milletinin mensubu olduğunu belirtir:

"Millet dil, kültür ve ideal birliği ile birbirine bağlı vatandaşların oluşturduğu bir siyasi ve içtimai heyettir" 14

Yine başka bir ifadesinde Atatürk: "Türk milliyetçiliği, terakki ve inkişaf yolunda ve beynelminel temas ve münasebetler de bütün muasır milletlere muvazi ve onlara bir ahenkte yürümekle beraber Türk içtimai heyetinin hususi seciyelerini ve başlı başına müstakil hüviyetini mahvuz tutmaktır" 15 diye belirtmiştir.

Yukarıdaki sözlerden de anlaşılacağı gibi, Atatürkçü Türk milliyetçiliğinde asıl hedef; her sahada ilerlemenin tamamlanması ve medeni ülkelerle aynı seviyede yürünmesidir. Fakat Türk, bunları yaparken kendi yüksek karakterinden ve benliğinden taviz vermeyecektir. Bu, milli kültürün etrafında, milli birlik ve beraberlik çerçevesi içinde gerçekleşecektir. Eğer milli beraberlik ihdas edilemezse, bölücü unsurlar, ülke bütünlüğüne zarar verir duruma gelecektir.

"Bizim milletimiz, milliyetinden habersiz oluşunun çok acı cezalarını gördü. Osmanlı İmparatorluğu dahilindeki çeşitli kavimler, hep milli esaslara sarılarak milliyet duygusunun kuvvetiyle kendilerini kurtardılar. Biz ne olduğumuzu onlardan ayrı ve onlara yabancı bir millet olduğumuzu sopa ile içlerinden kovulunca anladık. Kuvvetimizin zaafa uğradığı anda bizi tahkir ettiler, aşağıladılar. Anladık ki kabahatimiz kendimizi unutmaklığımızmış. Dünyanın bize hürmet göstermesini istiyorsak evvela bizim kendi benliğimize ve milliyetimizi bu hürmeti, hissen, fikren, fiilen bütün hareketlerimizle gösterelim; bilelim ki milli benliğini bulamayan milletler, başka milletlerin avıdır." 16

Mustafa Kemal Atatürk, Türk Milletinin kendi varlığını sürdürebilmesi için milliyet bağıyla sımsıkı kenetlenmesi gerektiğini şöyle belirtir:

"Milletin varlığını sürdürmek için fertleri arasında düşündüğü ortak bağlar, asırlardan beri gelen şekil ve mahiyetini değiştirmiş, yani millet, dini ve mezhebi bağ yerine Türk milliyeti bağıyla fertlerini toplamıştır." 17

Atatürk milliyetçiliği "Ne Mutlu Türk'üm Diyene" sözü ışığında, ülkesinin refahı ve istikbali için çalışan, milli birlik ve beraberlik etrafında toplanan herkesi din, dil, ırk ayrımı gözetmeden kabul eder.

Atatürk'ün milliyetçilik esasında, ırk bağı üstünlüğünü savunan, şovenist, kafatasçı ve Türk Milletinin yüksek karakterine uyum göstermeyen, Türk'ü yıkmaya çalışan faşizm, komünizm gibi zararlı akım ve ideolojilere de yer yoktur. Atatürk bu konuyu şu sözleriyle bizlere bildirir:

"Komünizm içtimai bir meseledir. Memleketimizin hali, memleketimizin içtimai şeraiti, dini ve milli ananelerinin kuvveti, Rusya'daki komünizmin bizce tatbikine müsait olmadığı kanaatini teyid eder bir mahiyettedir." 18

"Bizim bakış açımız, bizim prensiplerimiz cümlece malumdur ki bolşevik prensipleri değildir ve bolşevik prensiplerini milletimize kabul ettirmek için şimdiye kadar hiç düşünmedik ve teşebbüste bulunmadık." 19

Atatürk milliyetçiliği, Türk'ün yüksek karakterinden gelen üstün ahlakıyla, diğer milletlerin yaşama hakkına, onların bağımsız ve hür iradelerine saygılıdır.

14 Ağustos 1920 tarihinde sorulan bir soruya Atatürk, "Bize milliyetçi derler. Fakat biz öyle milliyetçileriz ki bizimle birlikte çalışan bütün milletlere hürmet ve riayet ederiz. Onların bütün milliyetlerinin gereklerini tanırız. Bizim milliyetçiliğimiz herhalde bencil ve marurane bir milliyetçilik değildir" 20 diye cevap verir.

Atatürkçü Türk milliyetçiliğinde, milletin, baskı şiddet ve tahakküm altında yönetilmesine yer yoktur; Türk'ün yüksek karakterinden doğan barışseverliği, milliyetçilik ilkesinde de kendini gösterir:

"İnsanları mutlu edeceğim diye onları birbirine boğazlatmak insani olmayan ve son derece üzücü olan bir sistemdir. İnsanları mutlu edecek tek vasıta onları birbirine yaklaştırarak onlara birbirlerini sevdirerek karşılıklı maddi ve manevi ihtiyaçlarını karşılamaya yarayan hareket ve enerjidir. Dünya barışı içinde insanlığın gerçek mutluluğu ancak bu yüksek ideal yolcularının çoğalması ve başarılı olmasıyla mümkün olacaktır." 21

Türk milleiyetçiliği, insancıl yönüyle bütün dünya milletlerine örnek olmaktadır. Türk Milletinin ahlaki yapısı, onun karakterinde önemli bir yer tutar. Türk ahlakı, milli değerlerin ve milli birliğinde oluşmasında da etkilidir. Atatürk, Afet İnan'a yazdırdığı Medeni Bilgiler kitabında, "Türk Milletinin ortak görünen bir hali vardır. Gerçekten dikkat edilirse Türklerin aşağı yukarı ahlakları hep birbirine benzer. Bu yüksek ahlak hiçbir milletin ahlakına benzemez. Ahlakın bir milletin meydana gelmesinde yeri çok büyüktür önemlidir" 22 demektedir.

Atatürk milliyetçiliği ilkesi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti sınırları dışında kalan Türkleri de benimser ve kardeş sayar. Bu anlamda, kültür birliğinin sağlanması için onlarla bağlantılar kurar. Fakat bu noktada, herkesin bulunduğu ülke sınırları içinde yükselmesini ve Türk karakterinin yüksek özelliklerini sergilemesini de ister. Atatürk bu konuda şunları söylemektedir:

"Türkiye dışında kalmış Türkler, önce kültür meseleleriyle ilgilenmelidirler. Nitekim biz Türklük davasını böyle uygun bir ölçüde ele almış bulunuyoruz. Büyük Türk tarihine, Türk dilinin kaynaklarına, zengin lehçelerine, eski Türk eserlerine önem veriyoruz. Baykal ötesindeki Yakut Türklerinin dil ve kültürlerini dahi ihmal etmiyoruz." 23

Halkçılık

Atatürk, halkçılık ilkesiyle, Türk Milletini, sınıf esasına dayalı sosyalizm, komünizm gibi milli birlik ve beraberliği yok edici, Türk'ün yüksek karakterine ters düşen zararlı akımlardan korumayı amaçlamış, sınıf ve zümre hakimiyetine son vermeyi esas almıştır.

"Atatürkçülükte halkçılık, sosyalizm ya da komünizm gibi zararlı olan akım ve ideolojelerdeki ifadeler dışında tamamen farklı bir mana taşır. Marksist-Leninist düşünceye bağlı olanlar millet anlayışı yerine halklar, halk idaresi yerine proleterya diktatörlüğü, Cumhuriyet yerine de tek partili muhalefetsiz bir parlamento ve halkın devlete köleliği esasını koymuşlardır." 24

Halkçılık uygulaması ile halk, kendi belirlediği yönetimiyle, tam bir demokrasi yöntemi gerçekleştirir. Bu ilkeyle, toplum içindeki sınıflar problemi ortadan kaldırılır; böylece, kişi ya da zümrelerin birbirleri üzerindeki tahakkümleri engellenmiş, herkes kanunlar ve hukuk yönünden eşit sayılmış, kişi hak ve özgürlüklerini hiçe sayan uygulamalar ortadan kaldırılmış olur. Çünkü Halkçılık ilkesine göre, herkes eşittir ve herkes halktır.

Afet İnan'ın Medeni Bilgiler kitabındaki, Atatürk'ün el yazmalarında, bu konu şöyle açıklanmıştır:

"Biz memleket halkı, kişi ve çeşitli sınıf mensuplarının birbirlerine yardımlarını aynı kıymet ve nitelikte görürüz. Hepsinin menfaatlerinin aynı derecede ve aynı eşitlik duygusu ile karşılanmasına çalışmak isteriz. Bu şeklin, milletin genel refahı, devlet bünyesinin sağlamlaştırılması için daha uygun olduğu kanaatindeyiz. Bizim düşüncemizde; çiftçi, çoban, amele, tüccar, sanatkar, asker, doktor, kısacası herhangi bir sosyal müessesede çalışan bir vatandaşın hak, menfaat ve hürriyeti eşittir. Devlete bu anlayış ile azami yardımcı olmak ve milletin güvenci ve iradesini yerinde sarf edebilmek, bizce, bizim anladığımız anlamda halk hükümeti idaresi ile mümkün olur." 25

Bu ilke etrafında milleti meydana getiren unsurlar, birbirlerinin haklarına saygılı ve yardımsever olarak, ortak bir geleceği yaşamak için halkı oluştururlar. Bunu da Atatürk şöyle ifade eder:

"Türkiye halkı ırkı veya dini ve kültürel yönden birleşmiş bir diğerine karşı, karşılıklı hürmet ve fedakarlık hisleriyle dolu ve kaderi ve geleceği ve çıkarları ortak olan bir toplumdur." 26

Yine Atatürk, Türk halkının çıkarlarının birarada yaşamayı gerektirdiğini, bu ortak çıkarların sınıfsal çatışmayı ortadan kaldırdığını belirtmiştir:

"Bizim halkımız çıkarları birbirinden farklı sınıf halinde değil; aksine varlıkları ve çalışmalarının sonuçları birbirine lazım olan sınıflardan ibarettir." 27

Atatürk ilkeleri içinde yer alan halkçılık, milli iradeyi ve bütünlüğü meydana getirir. Halkçılık, halk yönetimini savunduğunu iddia eden sosyalizm ve komünizm gibi ideolojilerden farklıdır; Türk Milletinin yapısına tam bir uyum gösterir. Atatürk bir demecinde halkçılığı, "Efendiler bizim hükümetimiz demokratik bir hükümet değildir. sosyalist bir hükümet değildir... Fakat milli hakimiyetini, milli iradeyi tecelli ettiren bir hükümettir. Fakat ne yapalım demokrasiye benzemiyormuş, sosyalizme benzemiyormuş, hiçbir şeye benzemiyormuş! Efendiler biz benzememekle ve benzetmemekle iftihar etmeliyiz çünkü biz bize benziyoruz" 28 diyerek açıklamıştır.

Atatürkçülük'te halkçılık, Türk'ün karakterine tam bir uyum sağlar; Türk'ün şartlarına göre yapılandırılmıştır. Halkçılıkta, halkla berber, halk için bir uygulama söz konusudur. Kanunlar önünde eşit olan halkın kendi sorumluluğu da bellidir: Milleti meydana getiren halk, sosyal işlerin görülmesi için çalışmak zorundadır. Çalışıp topyekün ilerleme sağlanarak, milletin geleceği teminat altına alınmış olur. Bir kesim çalışıp bir kesim de onları sömürme yoluna girerse, toplum içindeki sosyal barış bozulur. Atatürk, Halkçılık ilkesi doğrultusunda, medeni ülkeler seviyesine çıkmak için, Türk Milletinin topyekün bir çalışma programı uygulaması gerektiğini bizlere şu şekilde belirtmiştir:

"Ne olduğumuzu bilelim. Kurtulmak, yaşamak için çalışmaya mecbur olan bir halkız. Bundan dolayı her birimizin hakkı vardır, yetkisi vardır. Fakat çalışmak sayesinde bir hakkı kazanırız. Yoksa arka üstü yatmak ve hayatını çalışmaktan uzak geçirmek isteyen insanların bizim toplumumuz içinde yeri yoktur. O halde... halkçılık toplum düzenini çalışmaya hukuka dayandırmak isteyen bir toplum sistemidir." 29

Türk Milletinin medeni ülkeler seviyesine çıkabilmesi, kendi geleceğine sahip olmasına, fertlerin ve toplumun bütün kurum ve kuruluşlarıyla bu ilkeye sahip çıkarak yönetimi en iyi şekilde kullanmasına bağlıdır.

 

Devletçilik

Atatürk ilkelerinde devletçilik anlayışı; milli birliğin ve beraberliğin oluşturulması yönünde, ahlaki, sosyal ve milli bir durum arzader. Bu durumu Atatürk, şöyle belirtmiştir:

"Milli gelirin tevziinde (dağılımında) daha mükemmel bir adalet ve emek sarfedenlerin daha yüksek refahı, milli birliğin muhafazası için şarttır. Bu şartı daima gözönünde tutmak, milli birliğin mümessili olan devletin mühim vazifesidir." 30

Uygulanmış olan devletçilik prensibi, komünist rejimlerdeki gibi özel sektörü yok edici, hür teşebbüsü engelleyen bir anlayış içermez. Atatürk, bu farklı anlayışı, Medeni Bilgiler kitabında şu şekilde belirtmiştir:

"Bizim takibini muvafık (uygun) gördüğümüz "devletçilik"prensibi bütün istihsal (üretim) ve tevzi (dağıtım) vasıtalarını fertlerden alarak milleti büsbütün başka esaslar dahilinde tanzim etmek gayesini takip eden ve hususi ve ferdi iktisadi teşebbüs ve faaliyetlerine meydan bırakmayan sosyalizm prensibine müstenit (dayalı) kollektivizm yahut komünizm gibi bir sistem değildir." 31

Atatürk'ün uyguladığı devletçilik sistemi, Türkiye'nin şartlarında doğmuştur; Türk Milletinin karakterine uygun bir sistemdir.

"Türkiye'nin tatbik ettiği devletçilik sistemi, 19 .asırdan beri sosyalizm teorisyenlerinin ileri sürdükleri fikirlerden alınarak tercüme edilmiş bir sistem değildir. Bu Türkiye'nin şartlarından doğmuş Türkiye'ye has bir sistemdir. Devletçiliğin bizce anlamı şudur; Kişilerin özel teşebbüslerini ve şahsi faaliyetlerini esas tutmak, fakat büyük bir milletin ve geniş bir memleketin bütün ihtiyaçlarını ve çok şeyler yapılmadığı göz önünde tutarak, memleket ekonomisini devletin eline almak. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türk vatanında asırlardan beri şahsi ve özel teşebbüslerle yapılamamış olan şeyleri bir an önce yapmak istedi; ve kısa zamanda yapmayı başardı. Bizim takip ettiğimiz bu yol, görüldüğü gibi liberalizmden başka bir yoldur." 32

Devletçilik ilkesiyle devlet; ülkenin birlik ve beraberliği için her türlü çalışmayı yapmak ve yaptırmakla mükellef kılınmıştır. Atatürk bu mükellefiyeti, yine kendi el yazılarında şöyle belirtmiştir:

"Milli gelirin dağılımında, daha mükemmel bir adalet vermek sarf edenlere daha yüksek refah sağlanması, milli birliğin korunması için şarttır. Bu şartı daima göz önünde tutmak, milli birliğin temsilcisi olan devletin önemli vazifesidir..

Halkın menfaatine hizmet eden müesseselerin, çoğaltılması devletin ehemmiyetle göz önünde tutacağı bir meseledir. Bu sayede sırf menfaatperest faaliyetler tahdit olunur. Bu hal vatandaşlar arasındaki ahlaki tesanüdün inkişafına yardım eden mühim bir amildir. Memlekette her nevi istihsalin (üretim) ziyadeleşmesi için, ferdi teşebbüsün devletçe elzem olduğunu ehemmiyetle kaydettikten sonra beyan etmeliyim ki "devlet ve özel teşebbüs birbirine karşı değil, birbirinin tamamlayıcısıdır." 33

Laiklik

Laiklik, genel anlamıyla din ve dünya, din işleriyle devlet işlerinin birbirinden ayrılması, böylelikle toplum içinde inanç ve ibadet serbestliğinin sağlanması olarak tanımlanır. Atatürk laiklik ilkesini de milli birlik ve beraberliğin sağlanması yönünde, devletin geleceği ve mevcudiyeti noktasında gerekli görmüştür. Laiklik ilkesiyle milli iradenin bütünleşmesinde kolaylık sağlanmış olur.

 

Laiklik ilkesiyle, fertlerin ibadet ve inanma hürriyetleri de kanunla koruma altına alınmış olur; şahıslara inanmaları ya da inanmamaları yönünde yapılan baskılar ortadan kaldırılmış olur. Böylece, insanların birbirlerine hoşgörüyle bakmaları sağlanır. Laiklik, bu yönüyle de İslam diniyle uygun bir yapı arzeder. Çünkü dinde, zorlamayla ve menfaatler karşılığı yapılan ibadetlerin bir değeri yoktur. Dinde, Allah'a yönelik Allah rızası için yapılan ibadetler bir değer taşır.

Bunların yanı sıra, laiklik ilkesi kesin olarak dine karşı değildir. Atatürk bir konuşmasında, bu konuyla ilgili olarak şunları söylemiştir:

"Laiklik asla dinsizlik olmadığı gibi, sahte dindarlık ve büyücülükle mücadele kapısını açtığı için gerçek dindarlığın gelişmesi imkanını temin etmiştir. Laikliği dinsizlikle karıştırmak isteyenler, ilerleme ve canlılığın düşmanları ile gözlerinden perde kalkmamış doğu kavimlerinin fanatiklerinden başka kimse olamaz." 34

Yine Atatürk:, "Softa sınıfının din simsarlığına izin verilmemelidir. Dinden maddi menfaat temin edenler iğrenç kimselerdir. İşte bu duruma karşıyız ve buna müsaade etmiyoruz" 35 diyerek, milli birlik ve beraberliği ortadan kaldıracak olan bu tür ayrımcılıklara taviz verilmeyeceğini göstermiş olur.

Laiklik ilkesiyle şahıslar, hurafelerden temizlenmiş doğru ve gerçek bilgiyi, vicdan ve din hürriyetini sağlama almış olurlar.

"Laiklik yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir; Bütün vatandaşların vicdan, ibadet ve din özgürlüğü de demektir." 36

İnkılapçılık

Atatürk, inkılapçılık ilkesiyle, Türk Milletinin ilerlemesini ve medeni ülkeler seviyesine çıkmasını engelleyen, değişen ve gelişen şartlara uyum sağlayamayan teşkilatların ve müesseselerin, günün şartlarına göre yeniden düzenlenmesi amacını esas almıştır. Bu ilke, diğer bir ifadeyle, sürekli devrimin, değişen şartlara göre düzenlenmesidir:

"Medeniyet yolunda başarı, yenileşmeye bağlıdır. Sosyal hayatta, ekonomik hayatta, ilim ve fen sahasında başarılı olmak için tek gelişme ve ilerleme yolu budur." 37

Atatürk, inkılapların tek gayesinin Türk Milletini medeni ülkeler seviyesine çıkartmak olduğunu şöyle belirtir:

"Efendiler; yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılapların gayesi Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağdaş ve bütün anlam ve görünüşüyle medeni bir toplum haline getirmektir. İnkılaplarımızın asıl gayesi budur." 38

Mustafa Kemal Atatürk inkılapların başarılı olması için, aksayan kısımların yenilenmesi ve değişikliklerin süratle uygulamaya konulması gerektiğini belirtmiş, bu değişimlerin, uygulamalarının uzun bir vadeye yayılması halinde asıl gayeden uzaklaşılmış olunacağına dikkat çekmiştir:

"... İdare-i maslahatçılar esaslı inkılap yapamaz. Bugünkü sefalet ve rezalet içinde esasen kimseyi memnun etmeye imkan yoktur. Memleket mamur, millet zengin olduğu zaman herkes memnun olur." 39

 

Atatürk inkılap hareketlerinde takip edilecek yolu da şöyle belirtir:

" Türkiye'yi derece derece mi ilerletmeli, ani olarak mı? İki sistem var, biri malum büyük Fransız İhtilali'ndeki tarz; rejimler değişecek, ihtilallere karşı mukabil ihtilaller yapılacak. Sağ solu tepeler, sol sağı süpürürken bir de bakılacak ki bir buçuk asırlık zaman geçmiş...Bu milletin damarlarında o kadar bol kan ve önünde o kadar geniş zaman var mı?" 40

Türk Milleti, bu şartları göz önünde bulundurarak bir an bile durmadan önündeki engelleri aşmalıdır. Eğer bu adım atılmazsa, hem medeni ülkeler arasındaki yerimizi alamayız, hem de birlik beraberliğimiz bozulmaya başlar, çöküşe yaklaşılır. Atatürk bu tehlikeye dikkat çekerek şu sözleri söylemiştir:

 

"Milletin uyanıklığına, milletin ilerleme ve gelişme istidadına güvenerek, milletin azminden asla şüphe etmeyerek Cumhuriyet'in bütün icaplarını yapacağız. Birçok güçlükler ve engeller karşısında bulunduğumuzu biliyoruz. Bunların hepsini tetkik ile azim ve iman ile millet aşkının sarsılmaz kuvvetiyle birebir çözüp sonuçlandıracağız. O millet aşkı ki herşeye rağmen sinemizde sönmez bir kuvvet, dayanıklılık ve ateş kaynağıdır." 41

"Her türlü yükselme ve gelişmeye kabiliyetli olan milletimizin sosyal ve fikri inkılap adımlarını kısaltmak isteyen engeller mutlaka ortadan kaldırılmalıdır." 42

Atatürk ilkelerini bir bütün halinde düşünmeliyiz. Zira bu ilkeler bir bütün olarak değerlendirildiğinde, Türk'ün yüksek karakteri daha yükselecek ve Türkiye, medenileşme yolunda diğer ülkelerin örneği olacaktır. Bu ilkeleri bir diğerinden ayırırsak, milli birlik ve beraberliği birarada tutan temeli de zayıflatmış oluruz ki, bu da, ülke bütünlüğünün bozulmasından menfaat sağlamak isteyen bölücü güçlerin palazlanmasına sebebiyet verebilir. Buna engel olmak istiyorsak, büyük bir şevk ve heyacanla Atatürkçü ve inkılapçı düşünceye sahip çıkarak ülkemize hizmet etmeliyiz; ayrılıkçı ve bölücü faaliyetlere izin vermemeliyiz. Atatürk, bu engellemeler karşısında inkılapların uygulanması ve korunması görevini Türk Ordusunun başarıyla yerine getireceğini şu sözleriyle belirtmiştir:

"Milleti sevk ve idare edenlerin dayanağı, ordu olmuştur. Diğer milletlerde ordu ile millet, daima birbirleriyle karşı karşıyadır. Halbuki, bizde tamamiyle olay tersinedir. İkinci Meşrutiyeti, kahraman subaylarımız ilan ettikleri gibi bu inkılapları da yine bunların fedakarlığına borçluyuz."


11/12/2007 4:02 pm
Atatürk'ün inkılapları
Atatürk ve İnkılaplar
 

Asil Türk Milletinin karakterinde bulunan 'hür yaşama ve yaşadığı zamana damgasını vurma' özelliği, Mustafa Kemal'in karakterinde de yoğun bir biçimde görülmektedir.

Osmanlı İmparatorluğu'nun yöneticileri, belli dönemlerde bu karakteri korumalarına rağmen, bazı dönemlerde bu asil karaktere tamamen muhalif bir tutum izlemişler; akıl ve bilimden ayrılıp taassup batağına saplandıklarından gerilemiş ve yıkılmışlardır. Osmanlı İmparatorluğu'nun son zamanlarında, Türk Devleti tarihten silinmek üzereyken, Mustafa Kemal bu gidişe dur diyerek, Türk'ün yüksek karakterine uygun bir hamle yapmıştır.

Mustafa Kemal ve arkadaşlarının bu hamlesi sonucunda, güzel vatanımız yabancı güçlerden temizlenmiş, kötü gidişe son verilmiştir. Böylece, Türk Milleti için, güzel ve aydınlık günlere doğru yeni bir adım atılmıştır. Atatürk, bu ileriye yönelik adımlar doğrultusunda, bizlere ve bizden sonrakilere yol gösterecek olan, bir inkılaplar hareketi başlatmıştır. Bu inkılaplar Türkiye Cumhuriyeti'ni medeni milletler seviyesine çıkaracak niteliktedir.

Yaşadığı zamanı ve dünyayı çok iyi gözlemleyen Atatürk, milletin ve ülkenin önünde duran ve ilerlemeye engel teşkil eden bütün duvarları tek tek yıkmıştır. Atatürk, karakterinde bulunan bu inkılapçı ve yenilikçi özelliğinin, bizlerde de bulunması gerektiğini, 13 Mayıs 1923'teki Meclis konuşmasında şöyle belirtmiştir: "Bugüne kadar elde ettiğimiz başarı bize ancak gelişme ve uygarlığa bir yol açmıştır. Bize ve bizden sonra gelenlere düşen vazife bir yol üzerinde tereddütsüz ilerlemektir." 1 Bu ilerleme ancak, hakimiyetin milletin elinde olması ve medeni ülkeler seviyesine çıkılmasıyla gerçekleşmiş olacaktır.

Siyasi Alandaki İnkılaplar
Saltanatın Kaldırılışı

Milli kurtuluş hareketinin bütün cephelerde başarıya ulaşması sonrasında, düşman ülkeler barış görüşmeleri için teklifte bulunmuşlardır. Barış görüşmelerine Ankara Hükümeti'nin yanı sıra İstanbul Hükümeti de davet edilmiş, böylece Milli Meclis'e bir tezgah kurulmaya, tuzak hazırlanmaya çalışılmıştır. Bu doğrultuda, İstanbul Hükümeti'nin sadrazamı Tevfik Paşa, Ankara'ya, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal'e bir telgraf çekerek ortak hareket etmeyi teklif etmiştir.

Neticede TBMM, İstanbul'daki işgal kuvvetlerine bir yazı göndermiş, barış konferansına katılabileceklerini, fakat İstanbul Hükümeti'yle ortak hareket etmelerinin mümkün olmadığını bildirmiştir.2 Çünkü, Tevfik Paşa'nın teklifini kabul etmek, Anadolu'da gerçekleştirilen Kuva-yi Milliye hareketine, İstanbul Hükümetini de ortak etmek olacaktı. Konunun hemen akabinde Mustafa Kemal, 30 Ekim 1922'de TBMM'yi toplayarak saltanatın kaldırılması yönünde çalışmaları başlatmıştır. Fakat meclis içindeki bazı üyeler "saltanatsız iktidar ve hilafet olamayacağı" 3 görüşünü savunarak bu girişimi engellemeye kalkışmışlardır. Bu engellemelere karşın, Mustafa Kemal'in konunun önemini ve hassasiyetini bildiren konuşmasından sonra "hakimiyetin kayıtsız ve şartsız millete" ait olduğu kabul edilmiş, 3 Kasım 1922 günü, saltanat kaldırılmıştır.

Cumhuriyet'in Kuruluşu

İstanbul Hükümeti'nin, işgal kuvvetlerinin 'kukla yönetimi' durumunda olması ve bu hükümet tarafından Mustafa Kemal ve arkadaşları tarafından Anadolu'da kurulan milli hükümete karşı alınan cephe, bir süre sonra, kimin yönetimde olacağı sorusunu gündeme getirmiştir. Aynı problem TBMM içinde de kendini göstermiş, bazı üyelerin saltanat ve hilafeti yaşatma düşüncesinde oldukları görülmüştür. Yeniden saltanat ve hilafete dönülürse, verilen mücadele boşa gitmiş, milletin hakimiyeti tekrar sorumsuz yönetime geçmiş ve geriye dönülmüş olacaktı. Oysa yenilikçi ve inkılapçı düşünceyi kendine şiar edinen Mustafa Kemal'in bu fikirlerinden taviz vermesi beklenemezdi:

"... 25 Nisan 1920 tarihinde TBMM, Mustafa Kemal, Celaleddin Arif, Cami Bey, Fevzi Paşa, İsmet Buey, Hamdullah Suphi ve Hakkı Behiç tarafından oluşan bir yürütme komitesi seçerek 1 Mayıs 1920'de kabul edilen 5 maddelik bir kanunla seçilecek olan hükümetin seçiliş ilkeleri belirlenir. Kısa bir süre sonra da yapılan bir değişiklikle bakanların Millet Meclisi Başkanı tarafından gösterilecek adaylar arasından seçimi kabul edilir. Bu uygulama ile artık 'milletin hakimiyetine' dayanan bir hükümet yapısı kabul edilmiş olacaktır." 4

Meclis'in yenilenmesi için yapılan seçimler sonucu I. dönem milletvekillerinin çoğu değişmiş, hakimiyetin millette olduğuna inanan milletvekilleri, II. dönem çoğunluk olmuşlardı. Dolayısıyla artık Cumhuriyet'in kurulmasına müsait bir zemin vardı. Hem Meclis'teki durum, ve hem de Fethi Bey kabinesinin 27 Ekim 1923'te istifa etmesi sonucu ortaya çıkan hükümet boşluğu, Mustafa Kemal'i harekete geçirmiş ve Türk Milletinin karakterine uygun olan Cumhuriyet, 29 Ekim 1923 günü ilan edilmiştir.

Mustafa Kemal, bu gelişmenin ardından Türkiye Cumhuriyeti'nin başkanlığına getirilmiş, İsmet (İnönü) Bey'i de başbakanlığa atayarak kabineyi kurdurmuştur. Atatürk aşağıdaki sözleriyle de yönetim şeklini açıklamıştır:

 


"...Bugünkü hükümetimiz doğrudan doğruya milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir devlet teşkilatı ve hükümetidir ki, onun adı Cumhuriyet'tir. Artık hükümetle millet arasında geçmişteki ayrılık kalmamıştır. Hükümet millet, millet hükümettir." 5

"...Türk Milletinin yaratılış ve şiarına en uygun olan idare Cumhuriyet idaresidir. Türk Milleti hakimiyetini şümullü bir surette gösteren yeni idareye kavuşuncaya kadar daima mevcut kurumların siyasetlerine yabancı kalmıştır." 6

Hilafetin Kaldırılışı

Halifelik makamı, Mısır hükümdarı Kansu Gavri'de, işlerliğini kaybetmiş bir şekilde, göstermelik olarak duruyordu. Yavuz Sultan Selim'in 1517 tarihindeki Ridaniye Seferinden sonra Türkler'e geçen halifelik bu tarihten sonra yeniden güç kazanmıştır. Hilafet makamı, Osmanlı İmparatorluğu'nun güçlü olduğu dönemlerde dünya Müslümanları üzerinde etkili olmuştur. Fakat, zayıflama döneminde, devlet bu gücü kullanamaz hale gelmiştir.

Milli Meclis tarafından saltanatın kaldırılmasıyla hilafet makamına getirilen Abdülmecit Efendi'nin, kendine kanunla verilmiş olan sıfatlarının dışında "han", "peygamber halifesi" 7 gibi sıfatları da kullanması, padişah gibi davranması ve cuma selamlıklarında gövde gösterisi yapması, yurtdışından kışkırtıldığı açıkça belli olan bu tartışmalara Mustafa Kemal'in yakın arkadaşlarının da katılması, ortalığı karıştırmaya başlamıştı. Bu durum genç Cumhuriyet'i tehlikeye sokmaya başladığından, 3 Mart 1924 tarihinde, TBMM'de verilen bir kanun teklifi ile hilafet makamı ortadan kaldırılmış, Osmanoğulları soyu yurt dışına gönderilmiştir. Bu ciddi durumu Atatürk şu sözleriyle açıklar:

"Efendiler; açık ve kesin söylemeliyim ki, İslamları, bir halife heyulasıyla işgal ve iğfal gayretinde bulunanlar, yalnız ve ancak İslamların ve özellikle de Türkiye'nin düşmanlarıdır. Böyle bir oyuna hayal bağlamak yalnız ve ancak cehalet ve gaflet eseri olabilir." 8

Hukuk Alanındaki İnkılaplar

Hilafetin kaldırılmasıyla beraber, 3 Mart 1924 günü Şeriye ve Evkaf Bakanlığı'nın ve Şeriye Mahkemeleri'nin kaldırılmasıyla, hukuk konusunda yeni düzenlemeler yapılacağının işaretleri verilmiş oldu.

Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinde, kurumlardaki yozlaşma adalet sistemini de etkilemiş, kadılardaki başıbozukluk, adaleti güçlünün lehine kullanır hale getirmiştir. Mahkemeler, "Mecelle" adı verilen ve Hanefi fıkhına göre hazırlanmış kanunlara göre işlerdi. Mecelle, yarı teokratik ve yarı laik bir özellik taşımasına rağmen, günün gelişen şartlarına uyum gösteremiyor ve bazı hükümleri de uygulanamıyordu.

Yeni Türkiye devletinin kurulmasıyla eski yönetimin işlerliğini kaybetmiş bütün kurum ve kuruluşlarının da yeni bir yapıya oturtulması gerekmişti. Çünkü Osmanlı devletindeki bazı uygulamalar, geçmiş yıllarda sorunsuz işlemiş olsalar da, değişen ve gelişen koşullar karşısında aksaklıklar meydana gelmiştir. Bu bozulan kurumlardan biri de adalet kurumudur. Atatürk, bu başıbozukluğu ve çözüm yolunu şöyle açıklamıştır:

"Önemli olan nokta , adalet anlayışımızı, kanunlarımızı, adalet teşkilatımızı, şimdiye kadar bizi şuurlu, şuursuz tesir altında bulunduran, asrın gereklerine uygun olmayan bağlardan bir an evvel kurtarmaktır. Millet, her medeni memlekette olan adalet işlerindeki ilerlemenin, memleketin ihtiyaçlarına uyan esaslarını istiyor. Millet hızlı ve kesin adaleti temin eden medeni usulleri istiyor. Milletin arzu ve ihtiyacına tabi olarak adalet işlerimizde her türlü tesirlerden cesaretle silkinmek ve hızlı ilerlemelere atılmakla asla tereddüt olunmamak lazımdır. Medeni hukukta, aile hukukunda takip edeceğimiz yol ancak medeniyet yolu olacaktır. Hukukta idare-i maslahat ve hurafelere bağlılık, milletleri uyanmaktan men eden en ağır bir kabustur. Türk Milleti, üzerinde böyle bir ağırlık bulunduramaz." 9

"...Milletin ateşli inkılap hamleleri esnasında sinmeye mecbur kalan eski kanun hükümleri, eski hukukçular gayret ve çalışma gösterenlerin etki ve ateşi yavaşlamaya başlar başlamaz derhal canlanarak inkılap esaslarını ve onun samimi takipçilerini ve onların aziz ülkülerini mahkum etmek için fırsat beklerler..." 10

"Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde yabancı uyrukluların yargılanmasının kendi konsolosluklarına bırakılması bağımsızlık hakkıyla uyum göstermiyordu. Bu durum, Osmanlı adalet sisteminde onarılması güç yaralar açmıştı. Her ne kadar Lozan hükümleri uyarınca bu adli kapitülasyonlar kaldırılıyorsa da; yine de merkezden yönetilen adalet düzeni oluşturulması mümkün olamıyordu." 11

Bu olumsuz şartları ortadan kaldırmak için, 1923'te kurulan medeni kanun komisyonları, "Mecelle"nin ıslahı çalışmalarına başlamışsa da, bir netice alamadan faaliyetlerine son verilmiştir. Bu tıkanıklığı çözmek için harekete geçen Mustafa Kemal, hukuk sisteminde köklü, değişikliklere girişmiştir. Benzerlerine göre daha sade ve yeni olan İsviçre Medeni Kanunu örnek alınarak hazırlanan Türk Medeni Kanunu, 17 Şubat 1926 'da Prof. Dr. Mahmut Esat Bozkurt'un Adalet Bakanlığı sırasında kabul edilmiştir. Bu kanunla, azınlık cemaatleri de Medeni Kanun hükümlerini kabul etmiş oldular. Bu kanun çerçevesince ayrıca, 4 yıl içinde, Borçlar Kanunu, Ceza Kanunu, Kara Ticaret Kanunu, Deniz Ticaret Kanunu, Hukuk ve Ceza Muhakemeleri Kanunu, İcra İflas Kanunu gibi kanunlar yürürlüğe girmiştir. Bu girişimlerden önce de, 5 Kasım 1925'de, Ankara Hukuk Fakültesi açılmıştır.


 

Medeni Kanun'la, Türkiye'de laik hukuk sistemine geçilmiş, kadın erkek eşitliği kabul edilmiş, medeni nikah ilkesiyle çok eşlilik kaldırılmış, kadının her alanda faaliyette bulunmasına imkan sağlanmıştır.

Ekonomi Alanındaki İnkılaplar
Sanayide Yapılan Yenilikler

Osmanlı İmparatorluğu'nda, yönetimdeki basiretsiz kişilerin, yıllarca süren savaşlar ve kayıplara karşı, ekonomik alanda köklü çözümler üretememesi, devlet gelirlerinde bir çöküşe neden olmuştur. Ve bunun neticesinde de, dış borçlar giderek artmıştır. Bu borçları da, yüksek faizli borçlarla ödemeye kalkmak; bütçenin %30'a yakın bir bölümünü bu karmaşık durumdan çıkmak için harcamak, ekonomiyi iflas ettirmiştir. Bu ekonomik iflasa rağmen, Osmanlı devletinde 1919'lara kadar bir İktisat Bakanlığı kurulamamıştır.

İmparatorluk son günlerini yaşarken, Anadolu halkı da sefil ve perişan bir haldeydi. İşte bu olumsuz şartlar altında kurulan TBMM Hükümeti, Mustafa Kemal'in önderliğinde yeni bir savaşa başlıyordu: Ekonomi Savaşı.

18 Mart 1923'te, İzmir'de, ülkenin çeşitli yerlerinden gelen tüccar, işçi, çiftçi ve sanayicilerin katılmasıyla Türkiye İktisat Kongresi toplandı. Kongrede, ekonominin rayına oturtulması ve köklü tedbirler alınması için bazı kararlar belirlendi. Atatürk Kongrede şunları söylemişti:

"Arkadaşlar, sizler doğrudan doğruya milletimizi teşkil eden halkın sınıflarının içinden geliyorsunuz ve onlar tarafından seçilmiş olarak geliyorsunuz. Bu itibarla, memleketimizin, milletimizin halini, ihtiyacını ve milletimizin emellerini ve acılarını yakından biliyorsunuz...Sizin söyleyeceğiniz sözler, alınmasının lüzumunu beyan edeceğiniz tedbirler, doğrudan doğruya halkın lisanından söylenmiş gibi kabul olunur...Halkın sesi, hakkın sesidir. Kılıç ile fütuhat yapanlar, sabanla fütuhat yapanlara yenilmeye, sonuç olarak yerlerini terketmeye mecburdurlar. Nitekim Osmanlı saltanatı da böyle olmuştur...Kılıç kullanan yorulur, nihayet kılıcı kınına koyar ve belki kılıç o kında küflenmeye, paslanmaya mahkum olur. Lakin, saban kullanan kol gittikçe daha ziyade kuvvetlenir. Daha çok kuvvetlendikçe daha çok toprağa malik ve sahip olur." 12

Bu kararlar;

1-Hammaddesi yurt içinde olan endüstri kollarının kurulması,

2-Özel girişimcilerin desteklenmesi,

3-Yatırımcılara kredi sağlayacak bankaların kurulması,

4-Günlük tüketim mallarına öncelik verilmesi,

5-Önemli kuruluşların millileştirilmesi,

6-Sanayii teşvik edici yasaların çıkarılması, özellikle gümrük tarifelerinin, milli sanayinin kalkınma ihtiyaçlarına göre değiştirilmesi,

7-Yerli malların karada ve denizde ucuz tarife ile taşınması,

8-Sanayi bankası kurulmaya karar verilmesi maddeleri altında toplanmıştır.

Alınan bu kararlar hemen uygulamaya geçirilmiş, fakat dünyanın içinde bulunduğu ekonomik sıkıntılar nedeniyle, Mustafa Kemal ekonomik uygulamaları; 1923-1932 yılları arasında, 'halkçılığa dayalı liberalizm ile yarı devlet müdahaleciliği', 1932-1938 yılları arasında da 'karma ekonomiye dayalı planlı kalkınma' olarak iki aşamalı uygulamıştır.

1936 yılında "II. Beş Yıllık Kalkınma Planı" hazırlanmasına rağmen, Atatürk'ün vefatı ve başlayan II. Dünya Savaşı sebebiyle, plan uygulamaya konulmamıştır. Plan, 1960 yılında uygulanmaya alınmıştır.

Beş yıllık kalkınma planı gereğince; mensucat ve dokuma sanayiinde Bakırköy, Kayseri, Nazilli, Konya Ereğli dokuma fabrikalarıyla, bu fabrikaların pamuk ihtiyaçlarını karşılamak için Adana ve İzmir bölgelerinde pamuk tarımının canlandırılması öngörülmüştür. Tekstil sanayii, kendir, kangram, kükürt, demir-çelik bakır kömür gibi maden ve petrol arama işletmeleri, selüloz ve kağıt sanayi, seramik, cam, kimya, sünger, gülyağı, elektrik ve enerji üretimi için planlar yapılmıştır. Plan çerçevesince ayrıca fabrikalar açılmış, bütün bu sanayi dalları için eleman yetiştirecek mesleki eğitim kurumları faaliyete geçirilmiştir.

Sanayi yatırımlarını teşvik etmek için, öncelikle 1927 yılında 'Teşvik-i Sanayi Kanunu' çıkartılmış, yabancı ürünlerle mücadele edebilmek için de 1929 yılında yüksek gümrük tarifesi uygulanmaya başlanmıştır.

1933 yılında Sümerbank kurulmuş, 1935 yılında da maden kaynaklarını araştırmak üzere 'Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü', elektrik-enerji kaynaklarını araştırmak için 'Elektrik İşleri Etüt İdaresi', maden ve elektrik işletmelerini kurmak için de 'Etibank' kurulmuştur.

  

Ulaştırma Alanındaki İnkılaplar

Türkiye şartlarına en uygun ulaşım aracı olarak treni gören Mustafa Kemal, demiryollarına çok büyük bir önem vermiş ve önemli merkezleri demiryolu ulaşımıyla birbirine bağlamıştır.

"Osmanlı İmparatorluğu zamanında yaptırılan ve 65 yılda biten 3350 km. lik demiryoluna karşılık Mustafa Kemal'in önderliğinde kendi gücümüzle 1925-1939 yılları arasında 3000 km.lik yol yapılmıştır." 13


 

Millileştirme politikası gereğince, yabancı şirketlerin elinde bulunan demir ve denizyolu şirketleri de satın alınmıştır. Kapitülasyonlarla elimizden alınan Türk limanları arasındaki ticaret hakkımız, Lozan Antlaşması'yla geri alınmış, gemilerimiz limanlarımızda sefere başlamıştır. 1 Temmuz 1926 tarihinde 'Kabotaj Kanunu' kabul edilmiştir. Ayrıca yolcu taşıma işi devlete bırakılmış, ticari yükler konusu da devlet ve özel sektör arasında paylaştırılmıştır. Deniz işletmeciliği için ise 1938 yılında Denizbank kurulmuştur.

Büyük Atatürk, havacılığa da özel bir önem vermiş ve 1936 yılında kurulan 'Devlet Hava Yolları'yla İstanbul-Ankara arası düzenli seferler başlatılmıştır.

  

Sosyal Alandaki İnkılaplar
Şapka Giyilmesi

Cumhuriyet'in ilanını izleyen yıllarda, sosyal, ekonomik ve kültürel alanda medeni ülkeler arasındaki yerini alması için, Türk Milletinin hızlı bir değişime ihtiyacı vardı. Milletin geçireceği bu değişim süreci her alanda kendini göstermeliydi.

 

Osmanlı İmparatorluğu döneminden Cumhuriyet'in ilk yıllarına kadar, Türk Milletinin giyim ve başlık tarzları belli bir uyum göstermiyordu. Mustafa Kemal bu karmaşıklığı ortadan kaldırmak ve medeni ölçüler içinde bir giyim şekli belirlemek için çalışmalara başladı.

Mustafa Kemal bu konuda çok kararlıydı. Atatürk 25 Ağustos 1925'teki Kastamonu ziyaretinde şapka giymiş, medeni kılık kıyafette de bizzat öncülük yapmıştır:

"Artık duramayız behemehal ileri gideceğiz; çünkü mecburuz. Millet vazıh (açık) olarak bilmelidir: Medeniyet öyle kuvvetli bir ateştir ki, ona bigane kalanları yakar, mahveder. İçinde bulunduğumuz medeni ailede layık olduğumuz mevkii bulacak ve onu muhafaza ve ila (yüceltme) edeceğiz. Refah saadet ve insanlık bundadır..

…Efendiler; Türkiye Cumhuriyeti'ni tesis eden Türk halkı, medenidir. Tarihte medenidir, hakikatte medenidir. ...Türkiye Cumhuriyeti halkı aile hayatıyla, yaşayış tarzıyla medeni olduğunu göstermek mecburiyetindedir... şapkaya itiraz edenler vardır. Onlara diyeyim ki çok gafilsiniz ve çok cahilsiniz. Onlara sormak isterim, Yunan serpuşu olan fes giymek caiz olur da, şapka giymek neden olmaz? Ve onlara ve bütün bu millete hatırlatmak isterim ki, Bizans papazlarının ve hahamların hususi kisvesi olan cüppeyi ne vakit ve ne için giydiler... Türkiye'nin hakikaten medeni olan halkı baştan aşağı harici vaziyetiyle dahi medeni ve mütekamil insanlar olduklarını fiilen göstermeye mecburdurlar..."14

Nitekim, 25 Kasım 1925 tarihinde TBMM'ce kabul edilen kanunla, şapka giyilmesi kanunlaşmıştır.

Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması

Osmanlı İmparatorluğu döneminde, tekke ve zaviyeler belli bir süre için görevlerini yerine getirmiş olsalar da, çöküş yıllarında, Türk Milletinin sosyal ve kültürel alandaki gelişim ihtiyaçlarına cevap veremez ve dünyadaki gelişmelere ayak uyduramaz olmuşlardır. Ayrıca bazı tekkelerin siyasetle yakından ilgilenmesi, bağnaz ve tutucu bir yapı sergilemeleri ve bütün bunları, -hiç ilgisi olmadığı halde- İslam dini adına yapıyor olmaları; Türk Milletinin gelişmesini ve İslam dininin anlaşılmasını engelliyordu.

Mustafa Kemal Atatürk'ün görüşleri çerçevesinde, tekke ve zaviyelerin kapatılmasına karar verilir. 2 Eylül 1925 tarihinde hükümet kararnamesi çıkartılır ve 12 Aralık 1925 tarihinde de kanun yürürlüğe girer.


 

Takvim-Saat, Hafta Tatili, Ağırlık ve Uzunluk Ölçülerinin Düzenlenmesi

Osmanlı Mebusan Meclisi'nde de, saat ve zaman konusunda ortaya çıkan karışıklıklardan dolayı, ezani saatin kullanılmaması yönünde çalışmalar yapılmış, fakat başarılı olunamamıştı. O yıllarda Osmanlı Mebusan Meclisi'nin sonuca ulaştıramadığı bu girişimi, TBMM hükümeti sonuçlandırmak istemiştir. 1922 yılının Eylül ayında verilen bir teklifle konu gündeme alınmış, fakat aynı düşünce savunucularının muhalefeti nedeniyle, teklif, ancak 26 Aralık 1925 tarihinde kanunlaşmıştır.

Kullanılan takvim konusunda da birtakım karışıklar yaşanıyordu. Kullanılan iki farklı takvime bir de dış ilişkilerde kullanılan miladi takvim eklenince, durum daha da karmaşık hale geliyordu. Bu durumu düzeltmek için aynı gün ve tarihli, 698 sayılı kanunla, 1 Ocak 1926 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere miladi takvimin kullanılması kabul edildi.

İmparatorluk döneminde, ülke genelinde uygulanacak belirli bir hafta tatili günü yoktu. Cumhuriyet'in kurulmasıyla, hafta tatili uygulamasındaki karışıklık da sona erdirildi; dünya devletleriyle uyum sağlamak için, cumartesi günü öğleden sonra başlamak üzere pazar günü resmi tatil olarak kabul edildi.

1931 yılında da ondalık sisteme geçildi; "endaze", "arşın", "okka " gibi ağırlık ve uzunluk ölçüsü birimleri, metre ve kilo gibi ağırlık ve uzunluk ölçü birimleriyle değiştirildi. 1935 yılında çıkarılan bir kanunla da yılbaşı günü tatil olarak kabul edildi.

 

Soyadı Kanunu

Osmanlı İmparatorluğu'nda, Batıdaki gibi soyadı kullanılmıyordu, yani Türklerin soylarından gelen bir adları yoktu. Sosyal ilişkilerde yalnız isimlerin kullanılması, devlet işlerinde ve sosyal hayatta karışıklıklara yol açıyor, isimlere eklenen lakaplarsa problemi çözmekten uzak kalıyordu. Bu karışıklığı düzeltmek için, 21 Haziran 1934'te kabul edilen bir kanunla, adımızla beraber bir de Türkçe soyadı kullanmak mecburiyeti getirildi. Bu kanunla Mustafa Kemal'e TBMM tarafından, 'ATATÜRK' soyadı verildi. Ayrıca aynı yıl içinde, Osmanlı sınıf yapısına ait "Hoca", "Paşa", "Hazret" gibi unvanların da kullanılması yasaklanmıştır.

Harf İnkılabı

Arap harflerinden oluşan alfabe, asırlardır kullanılmasına rağmen, öğrenimindeki zorluklar aşılamamıştı ve zamanla ihtiyacı karşılayamaz hale gelmişti. II. Meşrutiyet döneminde de, bu konuda çareler aranmış fakat başarılı olunamamıştı. Atatürk, Türk kültürü ve Türkçe etrafındaki birliği bir an önce oluşturmak için, yeni Türk alfabesi konusundaki çalışmalarını bizzat yönetmiş, yeni harfleri halka öğretme çalışmalarına katılmıştır. Nitekim, 1 Kasım 1928 yılında Meclis'te kabul edilen kanun teklifiyle, 3 Kasım 1928'den itibaren yeni harfler kullanılmaya başlanmıştır.

Kadın Hakları

Türk kadını, yüzyıllardır geri bırakılmış ve sosyal hakları elinden alınmış, adeta yok sayılmıştır. Medeni ülkeler seviyesine çıkmak isteyen Türkiye Cumhuriyeti, kadınlarına ikinci sınıf insan muamelesi yapamazdı. Zira kadınlar, Milli Mücadele'de, milli teşkilatlar kurarak çalışmalar yapmışlar, cepheye silah taşımışlar ve vatanın kurtulması için erkeklerle beraber savaşmışlardır.


Latin harflerinin kabulünden sonra yeni harfleri halka öğretmek amacıyla 1 Ocak'ta Millet Mektepleri açılmaya başlandı. Kadın ve erkek her vatandaşın büyük ilgi gösterdiği bu mekteplerden 1929 yılı içinde dörtte biri kadın olmak üzere 597 bin kişi diploma aldı. Bu rakam 1936'da 3 buçuk milyon kişiye çıkmıştır.

Medeni hukukun kabulüyle, kadın erkek eşitliği benimsenmiş; evlenme, tarafların isteğine bırakılmış, aradaki vekil sistemi kaldırılarak evlendirme memurunun önünde yapılan nikahlar geçerli sayılmış, bu nikahtan sonra isteyenin dini nikah yaptırması serbest bırakılmış; tek eşlilik uygulaması getirilip boşanmalardaki "talak" usulü kaldırılıp boşama yetkisi geçerli sebepler aramak şartıyla mahkemelere bırakılmıştır. Ayrıca kadınlar, miras paylaşımında ve şahitlikte de erkeklerle eşit olma hakkına sahip olmuşlardır.

Bu hukuki düzenlemelerin yanı sıra, Türk kadınının kültür seviyesini yükseltip sosyal hayatta ve çalışma sahasındaki gerçek yerlerini almaları konusunda bütün çalışmalar yapılmıştır. Bu girişimler sonrasında, Türk kadını dünya kadınlarına örnek teşkil edecek ilerlemeler kaydetmiştir. Atatürk kadınlara verdiği değeri aşağıdaki sözleriyle de belirtir:

"Zaman ilerledikçe, ilim ilerledikçe, medeniyet dev adımlarla yürüdükçe, hayatın, asrın bugünkü gerçeklerine göre evlat yetiştirmenin güçlüklerini biliyoruz... Bugünün anaları için gerekli özellikleri taşıyan evlatlar yetiştirmek... pek çok yüksek özelliği şahıslarında taşımalarına bağlıdır. Bu sebeple kadınlarımız daha çok aydın, daha çok feyizli, daha fazla bilgili olmaya mecburdurlar." 16


Cumhuriyet'le birlikte kadınlar sosyal yaşamdaki yerlerini değiştirmeye, toplumda o güne kadar erkeklerin yaptığı birçok meslekte başarı göstererek konumlarını yükseltmeye başladılar. Bunda öğretimin birleştirilmesinin de önemli bir rolü vardı. İlk kez Tıp Fakültesi'ne kabul edilen öğrenciler 1927-28'de diplomalarını aldı. Sabiha Hanım ve Melek Hanım gibi isimler de ilk kez Mühendislik Mektebi'nden mezun kadın mühendisler oldu.

Kadınlara, 3 Kasım 1930 tarihinde yapılan belediye seçimlerinde, oy kullanma hakkı, 8 Ekim 1934 yılında da seçme ve seçilme hakları verilmiş, böylece sosyal hayatta önlerine çıkan engeller kaldırılmıştır. Atatürk, bu konuda yapılması gerekenleri şöyle belirtmiştir:

"...Daha selametle ve daha dürüst olarak yürüyeceğimiz yol vardır; büyük Türk kadınını çalışmalarımıza katkıda bulundurmak, hayatımızı onunla birlikte yürütmek. Türk kadınını ahlaki, bilimsel, sosyal ve ekonomik hayatta erkeğinin ortağı, arkadaşı, yardımcısı ve destekçisi yapmak yoludur." 17

...Türk kadını dünyanın en münevver, en faziletkar ve en ağır kadını olmalıdır. Ağır sıklette değil; ahlakta, fazilette ağır vakur olmalıdır. ...Milletin kaynağı, sosyal hayatın esası olan kadın, ancak faziletkar olursa vazifesini ifa edebilir. Herhalde kadın, çok yüksek olmalıdır..."18

Atatürk başka bir konuşmasında, "Bir topluluk, cinsinden yalnız birinin asrın icaplarını edinmesiyle yetinirse o topluluk yarıdan fazla güçsüzlük içinde kalır... Bizim topluluğumuzun başarısızlığının sebebi kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz kayıtsızlık ve kusurdan ileri gelmektedir..." 19 diyerek kadınlara vermiş olduğu değeri belirtir.

Tarih Kurumu

Türkiye toprakları üzerinde yaşayan halk, çeşitli gruplardan meydana geldiğinden bir ırk birliği sağlanamamıştı. Dahası Türkler tarihini bilmiyordu. Osmanlı eğitim sisteminde, bu konuda gerekli çalışmalar yapılmamış, Türk tarihi derinlemesine incelenmemişti. Atatürk bu konuyu şu sözleriyle belirtmiştir:

"Biz henüz şimdiye kadar gerçek, bilimsel ve müspet anlamıyla milli bir devir yaşayamadık. Bundan dolayı da milli bir tarihe malik olamadık." 20

Türk tarihinin başlangıç noktası konusunda, genellikle Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluş tarihi esas alınıyordu. Bu bilgiler de, ekseriyetle yabancı tarihçilerin çalışmalarından elde ediliyordu. Bu bilgilere göre de, asırlardır üç kıtaya hükmetmiş olan Türklerin tarihi yoktu.

Mustafa Kemal Atatürk, kahraman Türk Milletinin gerçek tarihini öğrenmesine büyük önem vermiş, bu konudaki çalışmaları bizzat başlatmıştır. Bu çalışmalarda, önce İslamiyet öncesi Türk tarihine dikkat çekilmiş, 23 Nisan 1930'daki Türk Ocakları Kurultayı'nda, bu konuda faaliyet gösterecek bir tarih heyetinin kurulması kararlaştırılmıştır.21

Bu çalışmalar neticesinde Türk Tarihi Ana Hatları adlı eser meydana getirilmiştir. 12 Nisan 1931 tarihinde Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti kurulmuş ve cemiyetin ilk toplantısı da Atatürk'ün başkanlığında 26 Nisan 1931 yılında yapılmıştır:

"Bizim milletimiz derin bir geçmişe maliktir. Bu düşünce bizi elbette altı, yedi yüz yıllık Osmanlı Türklüğünden, Selçuk Türklerine ve ondan evvel bu dönemlerin her birine eşit olan büyük Türk devletlerine kavuşturur...Türk çocuğu, ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır." 22

Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti'nin çalışma esasları şöyle belirlenmiştir:

- Toplanarak bilimsel görüşmeler yapmak,

- Türk tarihinin kaynaklarını araştırıp yayınlamak,

- Türk tarihini aydınlatmaya yarayacak belge vs. sağlamak için gereken yerlere araştırma ve inceleme kurulları göndermek,

- Cemiyetin çalışmalarının ürünlerini her türlü yollarla yayınlamak. 23

Bu çalışmalardan sonra, öncelikle liseler için bizzat Atatürk'ün de kaleme aldığı 4 ciltlik bir tarih kitabı hazırlanmıştır. Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti ilk kongresini 2-11 Temmuz 1932 tarihleri arasında tertiplemiştir.

Dil Konusundaki Çalışmalar

12 Temmuz 1932'deki Tarih Kongresi'nin hemen ardından, Atatürk, 'Türk Dili Tetkik Cemiyeti'ni kurdurmuş, dilde de birlik sağlanması için adım atılmasını sağlamıştır. I.Türk Dil Kurultayı, 26 Eylül 1932 tarihinde Dolmabahçe Sarayı'nda toplanmıştır.

Bu kongrede, dildeki Arapça ve Farsça kelimelerin yanı sıra bölgeler arasındaki lehçe farklılıklarının da ortadan kaldırılması için İstanbul Türkçesi örnek alınarak çalışmalara başlanmıştır. Yapılan çalışmalar Belleten adlı dergide yayımlanmıştır.

Milli kültür ve beraberliğin sağlanması için her alanda Türkçe hakim olmalıydı. Atatürk, bu konuya da özenle eğilmiş ve çalışmaları bizzat takip etmiştir. Atatürk, "Türk dilinin, kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğe kavuşması için bütün devlet teşkilatımızın dikkatli, ilgili olmasını isteriz." 24 diyerek konunun önemini belirtmiştir.

1934'de yapılan II. Türk Dil Kurultayı'na yurtdışından da dil bilginleri davet edilmiştir. Bu kongrede:

-Istılahların (dil, terim) öz Türkçe ve eklerle yapılması gerekliliği,

-Bu ıstılahların hemen ders kitaplarına geçirilmesi,

-Devlet yayınlarının öz Türkçeye çevrilmesi

kararlaştırılmıştır. Bu dönemde Osmanlıca-Türkçe cep kılavuzları ve bazı yayınlar hazırlanmıştır.

III. Türk Dil Kurultayı 24-31 Ağustos 1936 tarihleri arasında yapılmıştır. Yurtdışından gelen 13 dil bilgininin de katılımıyla gerçekleşen kurultayda, cemiyetin adı 'Türk Dil Kurumu' olarak değiştirilmiştir. Bu kurultayda, çalışma esasları, diğer iki kurultaydakinden farklı olmuştur: Artık "Güneş Dil Teorisi" (özleştirmeye ret, yaşayan dile dönüş) üzerinde durulmaya başlanmış, yabancı kelimelere Türkçe karşılık aranmasına son verilerek yaşayan dil kabul edilmiştir.

Güzel Sanatlar Alanındaki Çalışmalar

Atatürk, Türk Milletinin yüksek zevkini ortaya çıkarmak ve Türkiye'nin, sanat çalışmaları yönünden de, medeni ülkeler arasındaki yerini almasını sağlamak için bu alandaki çalışmaları teşvik etmiş, başarılı sanatçıları ödüllendirmiştir.

Bunun için, güzel sanatların her alanında çalışmalar hızlandırılmış, 1924 yılında Ankara'da Müzik Öğretmen Okulu açılmıştır. Bu okul, 1936 yılında Gazi Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümü'ne dönüştürülmüştür. Yine aynı yıl Ankara Devlet Konservatuvarı açılmış ve sanatçılar yetiştirilmeye başlanmıştır.

"Türk Beşleri" olarak anılan, Ahmet Adnan Saygun, Cemal Reşit Rey, Ferit Alnar, Ulvi Cemal Erkin ve Necil K. Akses, ilk sonat, konçerto, senfoni ve operalarını vermişlerdir.

İstanbul Belediye Konservatuvar'ında batı müziğine de yer verilmiştir. Ayrıca, Muzıka-i Hümayun 1924 yılında Ankara'ya getirilmiş ve adı Riyaset-i Cumhur Musiki Heyeti olarak değiştirilmiştir. 1935 yılına kadar, bu heyetin orkestra şefliğini Adnan Saygun ve Zeki Üngör yapmışlardır.

Dar-ül Bedayi 1931 yılında İstanbul Belediyesi'ne bağlanmış, 1934 yılında ise Şehir Tiyatroları adını almıştır. Ankara Halkevi sahnesinde, 1932 yılında Atatürk'ün de ilk temsillerinde hazır bulunduğu 'Akın', 'Çoban', 'Mavi Yıldırım' oyunları sergilenmiştir.

Sanayi-i Nefise Mektebi mezunları 1924 yılında Avrupa'ya eğitime gönderilmiştir. Bu okulun adı, 1928 yılında Güzel Sanatlar Akademisi olarak değiştirilmiştir. 1932-1933 eğitim yılında Gazi Eğitim Enstitüsü'nde Resim-İş Bölümü açılmıştır.

1924 tarihinden itibaren resim ve heykel sergileri açılmaya başlanmış, 20 Eylül 1937 tarihinde de Resim Heykel Müzesi açılmıştır.25

Atatürk, güzel sanatlarda elde edilen başarının, medeni ülke olma yolunda ve inkılapların sağlamlaştırılmasında önemli bir etken olduğunu şu sözleriyle belirtir:

"Güzel sanatlarda başarı, bütün inkılapların başarılı olduğunun en kesin kanıtıdır. Bunda başarılı olamayan milletlere ne yazıktır. Onlar bütün başarılarına rağmen, medeniyet alanında yüksek insanlık niteliğiyle tanınmaktan daima yoksun kalacaklardır." 26

"Efendiler, hepiniz milletvekili olabilirsiniz, bakan olabilirsiniz, hatta cumhurbaşkanı olabilirsiniz, fakat bir sanatçı olamazsınız." 27

"Bir millet ki resim yapamaz, bir millet ki heykel yapamaz, bir millet ki fennin gerektirdiği şeyleri yapamaz, itiraf etmeli ki o milletin ilerleme yolunda yeri yoktur. Halbuki bizim milletimiz, hakiki özellikleriyle medeni ve ileri olmaya layıktır ve olacaktır." 28





Dosyalarim
23 nisan


salim yaman
Salim YAMAN
Salim YAMAN

salim yaman
bölgelerin özellikleri
Naat
verimli ders çalışma ilkeleri
sosyal bilgiler 2.dönem 1.yazılı
dünyada ilkler
sosyal 1. dönem 1.yazılı
hazır cevaplar
trafik8yazılı
sosyal7 1.dönem 2.yazılı
çanakkale zaferi kutlama programı
23 nisan
yazılı tarihleri
2. dönem zümre
genç osman
hayvanlar
tbmm
VATANDAŞLIK
vatandaşlık8
vatandaşlık 2.dönem 2.yazılı
vatandaşlık7 2.dönem 2.yazılı
öğrenci konuşması
uygurlar
sosyal bilgiler7 2.dönem 2.yazılı
SÖZCÜK TÜRLERİ BULMACA
6. sınıf türkçe 2.dönem 2.yazılı
YENİ NOT ÇİZELGESİ
BİLGİ YARIŞMASI
YARIŞMA SORULARI
BİLGİ YARIŞMASI
BİLGİ YARIŞMASI
7.sınıfsosyal bilgiler2.dönem2.yzılı
7.sınıf vatandaşlık2.dönem 2.yazılı
6. sınıf 2. dönem 2. yazılı sorusu
7. sınıf 2. dönem 2. yazılı
2007dpysoruları 6.sınıf
2007dpysoruları 7.sınıf
6.sınıfsosyal bilgiler 2.dönem 2.yazılı
sosyal bilgiler
inkılap tarihi 2.dönem 2.yazılı
trafik 2.dönem 2.yazılı
gezi planı
gezi için veli izin dilekçesi
7.sınıf vatandaşlık 2.dönem 2.yazılı
sosyal bilgiler (6) 2.dönem 3.yazılı
sosyal bilgiler 7 2. dönem 3.yazılı
Sosyal Bilgiler Zümresi
VATANDAŞLIK YILLIK PLANI
tiyatro kulübü evrakları
SOSYAL BİLGİLER 6. SINIF YILLIK PLANI
trafik 8 yıllık planı
Kariyer Basamaklarında Yükselme sınavı
tiyatro kulübü
2007 türkiye zeka vakfı soruları
HAMMURABİ KANUNLARI
bilgi edinme kanunu örnek
İNKILAP TARİHİ 1.DÖNEM 1.YAZILI
inkılap tarihi 1.dönem 1.yazılı
vatandaşlık 8 1. dönem 1.yazılı
trafik 8 yazılı
SOSYAL BİLGİLER 6 1. DÖNEM 2. YAZILI
osmanlı ordusu
SOSYAL BİLGİLER 7 1. DÖNEM 2. YAZILI
SPOR KULÜBÜ
inkılap tarihi 1.dönem 2. sınav
7.sınıf sosyal bilgiler 1. dönem 3. yazılı
oks tarih soruları
7. sınıf sosyal bilgiler deneme
vatandaşlık 8 I. dönem II. yazılı
sosyal bilgiler 1. dönem 3. sınav
6. SINIF SOSYAL BİLGİLER 1.DÖNEM 3. YAZILI
yarışma (bilgi) soruları
anayasa notları
vatandaşlık soruları
nasreddin hocayı ne kadar tanıyoruz
hıdrellez şenlikleri
yarışmaya hazırlık
trafik 2d 1.yazılı
7. sınıf sosyal 2.dönme 1.yazılı


FARKINDA OLMALI
[November 30, 2008]

her şeyde bir hayır vardır
[September 13, 2008]

plastik düğünler
[September 13, 2008]

anzaklı ömer
[June 3, 2008]

kanije savunması
[May 27, 2008]

sitemize hoş geldiniz sitemde tarih hakkında bilgilere ve tarih derslerini bulabilirsiniz bazı dosyalar yükledim onlarıda indirebilir ödevlerinize yardımcı olacağını düşündüm fen bilgisi derslerinide sitemize koyduk onun hakkındada dosyalar yükledim ve teknoloji dersi üzerinede bir kaç çalışmam oldu geniş bir şekilde o konudanda bahsettim sosyal bilgiler dalında sizlere salih yaman arkadaşım yardımcı olucak kendisi sosyal bilgiler öğretmenidir kendisi sitemize bir çok katkıları bulunmuştur dosyalar eklemiştir bir çok arkadaşımızın ödevini yapmasında yardımcı olmuştur inşallah sizlerede bu konuda yardımcı olur, sitemize şiirler koyduk 23 nisan şiirleri cumhuriyet şiirleri 10 kasım şiirleri ve bunun bir binlerce şiir sağlık hakkında yazılarımız oldu ödevlerinize yardımcı olacağını düşündük mustafa kemal atatürk hakkında bilgilerle donattık sitemizi onun hakkında şiirler biyografisi vs coğrafya derslerini unutmadık tabiki yurdumuz hakkında geniş bilgilere yer verdik iklimleri matematik ve spor hakkındada ödevler yaptık bunlarıda yükleyebilirsiniz