|
|
ücretsiz ödev ara |
|
|
DEMİRYOLLARI HAKKINDA BİLGİ
*Türkiye'de demiryolu yerine karayolu taşımacılığının tercih edilmesinin, ABD'nin yaptığı Marshall yardımının bir şartı (kriteri) olduğunu,
*Türkiye'de %95 olan kara yolu taşımacılığının payının; ABD'de %43 olduğunu, (St, tse.mart 2002)
*Türkiye'nin ulaşım ana planı olmadığını,
*2050 yılında, Japon uzmanların yaptığı çalışmaya göre, Ankara İstanbul arasında yılda 60 milyon yolcu taşınacağını,
*Mevcut durumdaki, Ankara İstanbul demiryolu hattının Abdülhamit zamanında 725 km olarak yapılmış olduğunu,
*Abdülhamit zamanında yapılan demiryolunun,yolu yapan yabancı şirketler tarafından, demiryolunun geçtiği yerlerdeki maden imtiyazı hakkından yararlanmak için bilinçli olarak uzatıldığını, Atatürk'ün 1936 yılında bu yolun düzeltilmesini istediğini,
*İstanbul, Ankara arasında elektrikli tren projesinin 1959 yılında hazırlandığını,
*1976 yılında Demirel tarafından 411 km olarak ihalesi yapılan Ankara İstanbul hızlı Tren hattının % 40'ının tamamlandığını, ancak bunun bitirilmesinin engellendiğini, Mesut Yılmaz'ın bu hattı tamamlamayacağız diye bir açıklaması olduğunu ve iktidar olduğu yıllarda da bu hattın tamamlanması için çalışma yaptırmadığını,
*8 Haziran 2003 tarihinde AKP'nin Ankara İstanbul hızlı tren hattını tamamlamak yerine, Abdülhamit zamanından kalan 725 km lik hattı modernize edecek şekilde Alarko ile ortak İspanyol şirketiyle bir anlaşma imzaladığını,
*Bu hattın Ankara-Eskişehir arası için 600 milyon dolarlık bir harcama yapılacağını ve bu projenin hızlı tren ile bir ilgisi olmadığını aksine hızlı treni engellemek için bir aldatmaca olduğunu,
*Ankara İstanbul arasında, Prof. Dr İlyas Yılmazer'in bir elektrikli demir yolu projesi hazırlamış olduğunu. Bu projeye göre 395 km olacak olan demir yolunun, boru tipi türbin ile Mudurnu çayından elde edilecek elektrikle bedava enerji ile çalışacağını ve bu bedava enerji ile günde 96 sefer yapılabileceğini,
*Atatürk zamanında 4075 km demiryolu yapıldığını, bundan sonraki 69 yılda ise sadece 1510 km demiryolu yapılabildiğini, *1950 yılında %50 oranında olan demiryolu taşımacılığının, 2003 yılında %5 e düştüğünü,
*Tokyo'da yüksek hızlı trenlerin (200 km/s), 1964 yılında çalışmaya başladığını ve bu güne kadar bu trenlerin hiç kaza yapmadığını,
*İzmir, Denizli arasının (300 km) 27 yıl önce otobüs ile 5, trenle 6 saat, günümüzde ise bu mesafenin otobüsle 3,5 saat trenle yine 6 saat (ort. hız 50 km /saat) olduğunu,
*ABD, Fransa ve Japonya'da 450 km/s hız yapan trenlerin hava yolu taşımacılığı ile rekabet ettiklerini, (St,TSE.mart 2002 )
*600 km hız yapan elektrikli trenlerin artık kullanılmaya başlandığını, 800 km hız yapan elektrikli trenlerin ise deneme aşamasında olduğunu,
*Türkiye'de yılda 10-12 bin kişinin trafik kazalarında öldüğünü, (St, tse.mart 2002)
**Türkiye'de % 7 si trenle yapılan taşımacılığın,elektrikli trenle yapılan taşıma olarak %30 çıkarılması durumunda, yıllık 36 milyar dolar tasarruf edileceğini, (Prof. Dr. Atıf Ural),
*AKP'nin acil eylem planında söz konusu olan15 bin Km yolun, yapılabilirlik (fizibilite) çalışmasının, jeolojik ve jeofizik etütlerinin, şehir içi geçiş planlarının, bilimsel değerlendirmesinin olmadığını,(Prof. Dr. Atıf Ural)
*Tarsus, Adana, Gaziantep arasında yapılan yolun, keşif bedelinin, 360 milyon dolar, keşif uzunluğunun 243 km, öngörülen bitiş tarihinin 1991 yılı olduğunu, ancak bu yolun 258 km olarak, 2001 yılında 4,2 milyar dolara bitirildiğini, (Doç. Dr. İlyas Yılmazer)
*Otoyolların geçtiği alanların, 10 kilometre sağ ve 10 kilometre de solunun, kirlilik nedeniyle tarım alanı olmaktan çıktığını,
*Türkiye'nin en verimli ovalarından biri olan İzmir, Menemen Ovasının ortasından, otoyol geçirmek için proje hazırlandığını, otoyolun ovanın 4 bin dönüm arazisini yok edeceğini.
*Otoyolların verimli ovalar içinden geçirilmesinin Türk tarımını yok etme planının bir parçası olduğunu,
*Ovanın içinden geçen karayolları kenarlarındaki bağlardan ihraç edilen üzümlerin, zararlı madde bulunduruyor olmaları nedeniyle iade edildiğini,
*Taşımacılığını %95 oranında karayolu taşımacılığı ile yapan Türkiye'nin, kaza sayısında 195 ülke arasında 12. olduğunu,
*Trafik kazalarının 4 yıllık zararının,25 trilyon olduğunu,(2002)
*Yüksek hızlı demiryolunun km maliyetinin 1.4 milyon dolar, ömrünün 30 yıl, bölünmüş yolun km maliyetinin 1.5 milyon dolar, ömrünün 15 yıl olduğunu, (Prof. Dr. İlyas Yılmazer)
*Ankara İstanbul arasındaki yolda yapılan bolu tüneline (25 km) harcanan para ile, Ankara İstanbul arasını 1,5 saate indirecek demiryolu yapılabileceğini, bu demiryolunun tüm enerji ihtiyacının Mudurnu çayından karşılanabileceğini, (Prof. Dr. İlyas Yılmazer)
*Bolu tünelinin Kuzey Anadolu fay hattı üzerinde olduğunu, trilyonarca para harcanan bu tünelin soğuk hava deposu olarak kullanılacağını,
*Türkiye'de Avrupa'daki toplam sayıdan daha fazla, otobüs ve kamyon olduğunu,
*Avrupa ülkelerinde, elektrikli trenle yük taşımacılığının en düşük olduğu ülkede, bu oranın % 60, yolcu taşımacılığında ise en düşük oranın % 80 olduğunu,
*Japonların yaptığı araştırmaya göre, karayolu taşımacılığının, deniz yoluna göre %166 daha pahalı olduğunu, (St, tse.mart 2002 )
*1 km karayoluna yapılacak harcama ile 5 km demiryolu yapılacağını,
*Karayolunda 5 ila 10 birim harcanarak taşınan yükün, demir yolunda 1 birim harcanarak taşındığını,
*Ülkemizde, deniz yolunun yük taşımacılığındaki payının % 0.3 olduğunu, (2002)
*Demiryolu ulaşımının, komünist ülkelerin tercihi olduğunu öne süren Özal'ın, Türkiye'de Cumhurbaşkanlığı yaptığını,
*Gaziantep Adana arasında 4,5 milyara yapılmış olan çift yolun, günde 25 bin araç trafiği için ekonomik olduğunu, ancak bu yolda günde sadece 2.500 araç trafiği olduğunu,
*İstanbul Ankara arasını 3 saat, Ankara Mersin arasını da 3 saatte alacak olan bir demiryolu yapılsa bunun maliyetinin 4 milyar dolar olacağını,
*300 milyar dolar olan dünya deniz taşımacılığından, Yunanistan 60 milyar dolar pay alırken, bizim ise 2,5 milyar dolar dahi pay alamadığımızı,
*Batum'dan Hopa'ya bir TIR'ın 3 bin dolar, bir vagonun 2500 dolar taşıma ücreti aldığını, bir vagonun 3 TIR'ın taşıdığı yükü taşıdığını, (2003)
*Ulaşım, enerji, sağlık, eğitim gibi temel politikaları yanlış olan bir ülkenin kalkınamayacağını,
BİLİYOR MUYDUNUZ?
|
TÜRKİYE’YE YÖNELİK TEHDİTLER Türkiye’ye yönelik tehditleri iç ve dış tehdit olmak üzere iki kısımda incelemek gerekir. Fakat bunların birbirleri ile bağlantıları da vardır. Her iç tehdit unsuru bir dış tehdit unsurunun uzantısıdır. 1. Dış Tehdit Türkiye’ye yönelik tehdidin en önemli sebebi Türkiye’nin jeopolitik ve jeostratejik değeridir. Diğer önemli bir sebep de Türkiye’nin çevresinin beşerî yapısının oldukça karmaşık olmasıdır. Farklı ırklara, dinlere ve kültürlere sahip bu toplumlar zaman -zaman birbirleri ile çatışan rejimler tarafından yönetilmektedir. Türk milletinin birliğine ve Türk devletinin varlığına yönelik yıkıcı tehdit Türkiye üzerinde emelleri olan bazı dış güçler ve devletler tarafından yoğun bir şekilde bugün de sürdürülmektedir. Atatürk: “İki türlü cephe vardır. Dahilî cephe, zahirî cephe, asıl olan dahilî cephedir. Bu cephe bütün memleketin bütün milletin vücuda getirdiği cephedir. Zahirî cephe doğrudan doğruya ordunun düşman karşısındaki silahlı cephesidir. Bu cephe sarsılabilir, değişebilir mağlup olabilir. Fakat bu hal hiç bir vakit bir memleketi, bir milleti mahvedemez. Mühim olan memleketi temelinden yıkan, milleti esir eden dahilî cephenin çökmesidir. Bu gerçeği bizden çok iyi kavramış olan düşmanlar, bu cephemizi yıkmak için yüzyıllarca çalışmışlar ve çalışmaktadırlar. Bugüne kadar muvaffak da olmuşlardır. Gerçekten kaleyi içten almak dışarıdan zorlamaktan çok kolaydır.” Teknik gelişmeler insanın duygu, düşünce ve hareketlerini tahrip etme imkânını çok yükseltmiştir. Bunun sonucunda toplumların millî hedefleri ve menfaatlerine ulaşmanın tek yolu olan “Sıcak Savaş”ların yanında “Soğuk Savaş” gündeme gelmiştir. Sıcak savaş için çok değişik silahlar ve taktikler geliştirildiği gibi soğuk savaş için çok daha çeşitli taktikler ve silahlar kullanılmaktadır. Birincisinde belki de insanın sadece bedenini yok etmek veya etkisiz hâle getirmek hedef olurken, ikincisinde insanın düşüncesi, ruhu hedef alınmaktadır. Soğuk savaşın diğer adı psikolojik savaştır. Bugün psikolojik harekât siyâsî, ekonomik, askerî ve ideolojik faaliyetleri kapsayacak şekilde geniş anlamda kullanılmaktadır. Çağımız devletlerinin iç ve dış politikalarının desteklenmesi ve benimsetilmesi maksadıyla başvurulan psikolojik harekât; savaş ve barış zamanında politik ve askerî hedeflere ulaşılması için düşman, dost ve tarafsız çevrelerde uygun tutum ve davranışlar yaratmak üzere plânlanan ve uygulanan siyasî, ekonomik, ideolojik ve askerî faaliyetlerdir. Sıcak savaşın destekçisi olarak yapılan soğuk savaşın hedefleri: a. Düşmanın moralini bozmak, b. Düşmanın savaşma istek ve azmini kırmak, c. Düşmanın müttefikleri arasına şüphe ve fesat tohumları ekmek, d. Düşmanın kendi toprakları üzerinde şüpheli emeller beslediği intibaını yaratmak, e. Tarafsız ülkelerin sempati ve yardımını kendi tarafına çekmek veya tarafsız kalmalarını sağlamak, f. Düşmanın kendi topraklarında veya işgâlindeki topraklarda mukavemet yuvaları kurmak ve bunların faaliyetlerini desteklemek, g. Ayrıca ülkeye yönelik düşman psikolojik harekatını etkisiz hâle getirmek için yürütülen karşı propaganda faaliyetlerinde bulunmak olarak belirtilebilir. Yakın zamanlara kadar Doğu blokundan kaynaklanan psikolojik harekât genellikle Batı ülkeleri üzerinden Türkiye’ye yansıtılmaktaydı. Ayrıca Batı ülkelerinden ülkemize yöneltilen psikolojik harekâtın gereği olarak başvurulan siyâsî, ekonomik ve sosyal baskıların çoğu Batı sosyalist ve komünist partisi temsilcilerinin çabalarıyla gündeme gelmekteydi. Komünist rejimin çöküp Doğu blokunun dağılmasına rağmen bu faaliyetler devam etmektedir. Batı dünyasının, kendisinin ve çevremizdeki ülkelerin de soğuk savaş taktiklerine hedef olmaktayız. Bu ülkelerden gelen tehditlerin tarihî uzantıları da vardır. Bunları sırasıyla görelim: a. Sovyet Rusya’nın Türkiye Üzerindeki Emelleri; Rusya Çar I. Petro’dan itibaren Rusya’nın Ortadoğu ve Akdeniz’e yönelik emellerinin özünü “sıcak denizlere açılma” arzusu oluşturmaktadır. Günümüzde buna ilâve olarak bölgenin zengin petrol yataklarına sâhip olması Rusya’nın iştahını kabartmaktadır. Rusya, Küçük Kaynarca Anlaşmasından (1774) itibaren “Şark Meselesi”ni canlandırmış ve bu amaca ulaşmak için diğer devletlerle gizli anlaşmalar yapmıştır. Rusya coğrafyasındaki devletin adı, rejimi ne olursa olsun Türkiye coğrafyasına yönelik hedefi hep aynı kalmıştır. Rusya, I. Dünya Savaşı sırasında Çanakkale zaferimiz sebebiyle müttefiklerinden yardım alamayınca çöküntüyü kullanan komünistler ihtilâl yapmışlar ve ihtilâl hükûmeti savaştan çekilerek yaptığı bütün gizli anlaşmaları açığa çıkarmıştır. Bundaki amacı sosyalist prensipler değil, kendisinin içinde olamayacağı paylaşma projelerinin uygulanmasıyla uğrayacağı kayıptır. Nitekim Sovyet Rusya ihtilali gerçekleştirip komünist rejimi rayına oturttuktan sonra emperyalist hedeflerine ulaşmak için harekete geçmiştir. Bu sefer sıcak savaşın yanında soğuk savaşı gündeme getirerek. b.Bulgaristan’ın Emelleri Bulgaristan’ın Doğu bloku dönemindeki emelleri Sovyet Rusya paralelinde idi. Kendisinin tarihî emeli; Karadeniz’den Adriyatik’e, Tuna’dan Ege’ye kadar yayılan İstanbul ve Trakya’yı da içine alan Büyük Bulgaristan’ı gerçekleştirmektir. c. Suriye’nin Emelleri Suriye’nin Hatay dâhil olmak üzere Güneydoğu Toroslar’a kadar uzanan topraklarımız üzerinde tarihî emelleri vardır. Suriye, yakın zamana kadar Sovyet Rusya yanlısı bir politika izlerken Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizdeki bölücü terörist faaliyetleri ve mezhep ayrılıklarını tahrik etmekteydi. Suriye Yunanistan ile açık ve gizli ittifak yaparak bölücü, aşırı sol ve Ermenilerle işbirliği yapmıştır. d. İran’ın Emelleri İran, Osmanlılar döneminden beri Türkiye üzerinde açık emeller beslemektedir. Tarihte İran coğrafyasına egemen olan bütün güçler yönünü mutlaka Anadolu’ya çevirmiştir. Osmanlılar döneminde Şiilik vasıtasıyla Osmanlı ülkesinde taraftar toplamak yoluna gitmiştir. Bugün de İran Şii nitelikli İslâm devrimini Türkiye’ye yaymak istemekte. Buna ulaşmak için de öncelikle Atatürk düşmanlığını Türkiye’de yayarak Şii olmasa da Atatürk düşmanı Müslüman tipini oluşturma faaliyeti içindedir. Diğer taraftan Türkiye’ye karşı terör ve bölücü faaliyette bulunan grupları da desteklemektedir. Son yıllardaki faaliyetleri ile dikkat çeken Hizbullah terör örgütünün İran’ın resmî mezhebi Şii İslâm bağlantıları vardır. e. Irak’ın Emelleri Irak ile doğrudan olmasa da Musul Kerkük bölgesi meselemiz vardır. Çünkü Musul Kerkük bizim Misâk-ı Millî sınırlarınız içinde idi. Yine zaman - zaman gündeme gelen su meselemiz vardır. f. Yunanistan’ın Emelleri Yunanistan “Megalo İdea” şeklinde emelini formülleştirmiştir. Bu politikanın amacı; Kıbrıs, Batı ve Orta Anadolu, Boğazlar, İstanbul ve Trakya’yı içine alan Büyük Yunanistan’dır. Bugün Türkiye ile Yunanistan arasında Kıbrıs, Kıta sahanlığı, Kara suları, Fır hattı gibi meselelerimiz vardır. Yunanistan tarihî ve dinî bağlar sebebiyle Batı dünyasından da destek almaktadır. Dahası Yunanistan, Batı devletlerinin de Türkiye’ye karşı bir maşası görünümündedir. 1999 depremleri iki ülke insanını birbirine yakınlaştırmış olmasına rağmen devletlerin ana politikalarında bir değişiklik olmamıştır. 2. Yıkıcı İç Tehdit Yıkıcı unsurlar bir ülkenin mevcut anayasal düzenini yıkmayı, değiştirmeyi, ülke bütünlüğünü parçalamayı veya tamamen ortadan kaldırmayı hedef alan ve bu yönde faaliyete girişen örgütler veya gruplardır. Yıkıcı unsurlar bir ülkenin kendi iç yapısından veya dış güçlerin tahrikiyle ortaya çıkarlar. Ancak her durumda dış güçler bağlantısı olsun olmasın bu yıkıcı unsurları amaçları doğrultusunda kullanırlar. Bunların amaçları; 1. Başta üniversite gençliği olmak üzere Türk toplumu üzerinde sürdürülen menfi propagandanın amacı devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü parçalamak, 2.Cumhuriyet rejimini ve mevcut hukuk düzenini yıkmak 3.İdeolojileri doğrultusunda bir düzen kurmaktır. Ülkemizde mevcut tehdit unsurları aşırı sol unsurlar, aşırı sağ unsurlar bölücü terör unsurları ve irticai unsurlar olarak tasnif edilebilir. a. Aşırı sol unsurlar; Bütün aşırı sol ve komünist terör örgütlerinin amacı Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet rejimini yıkarak yerine Marksist-Leninist bir düzen kurmaktır. Amaçlarına birinci yol olarak mevcut düzenin sağladığı partileşme imkânı ile iktidara hâkim olmak daha sonra komünizmi kurmak. İkinci yol ise mevcut düzeni silâhlı ayaklanma ile yıkarak devlete hâkim olmak ve komünist yönetimi kurmaktır. Bütün yasadışı sol örgütler terör yolunu seçmişlerdir. Birinci yolu seçenler her ne kadar yasal görünseler de ihtilâlci terörist gruplara destek olmaktadırlar veya bizzat silahlı teröre başvurmaktadırlar. Zamanımızda Sovyetler Birliği güdümündeki komünizm yıkılmış olmasına rağmen, onların başarılı olamamalarına karşılık kendilerinin başaracaklarını sanan komünist gruplar vardır. Ama bu grupların çoğu diğer bölücü terörist gruplar içinde faaliyet göstermektedirler. Yani her durumda Türk devletine karşı yıkıcı faaliyetlerini devam ettirmektedirler. Bir kısmı da sosyalizmi öne çıkarmadan Sosyalist düşünce doğrultusunda toplumu bölmeye, tahrik etmeye devam etmektedir. b.Aşırı Sağ Unsurlar Bunların bir doktrin olarak kabul ettikleri milliyetçi görüşleri etrafında devletin yeniden yapılanmasına çalışmak, kendilerine göre devletin yıkıcı unsurlara karşı yapamadığını üslenmek ve milletin koruyuculuğunu üslenmek gibi iddiaları vardır. Özellikle 12 Eylül öncesi kendilerini devletin kolluk kuvvetleri yerine koyarak aşırı sol teröre karşı gelerek komünizmin yerleşmesine engel oldukları fikrindedirler. Bu unsurlar bazı durumlarda aşırılığa gidip bazı halk kesimlerinin düşmanlığını üzerlerine çekmektedirler. c. Bölücü Terör Unsurları Amaçları Türkiye Cumhuriyetini parçalayarak Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da sınırları kendilerince belirlenmiş bölgelerde bağımsız bir devlet kurmaktır. Bölücü terör örgütleri dayandıkları devletlere ve ideolojilerine göre farklı yaklaşımlara sâhiptir. Bunlardan PKK terör örgütü Marksist-Leninist ideoloji doğrultusunda teşkilâtlanmıştır. Marksist unsur özellikle terör örgütü ambleminde açıkça görülmektedir. Diğer örgüt ise İran tipi Şii din anlayışı ile hareket eden Hizbullah adlı örgüttür. Bu örgütlerin dış destekli oldukları açıktır. Bu dış mihraklar sanıldığı gibi onlara istedikleri bölgede devlet kurdurmayacaklardır. Çünkü bölgede öteden beri terör unsurunu harekete geçirerek hak iddiasında bulunan Ermeniler vardır. Ermeni terör örgütü Asala 1970 ve 80’li yıllarda yurt dışındaki diplomatlarımıza yönelik cinâyetlerini durdurmuşlar ve PKK ile eylem birliği içine girmişlerdir. Bu durum PKK’nın lider konumundaki kadrosunun büyük çoğunluğunun Ermenilerden oluşmasında büyük rol oynamıştır. Ermeniler bu hareketleriyle hem dünyaya terör yoluyla duyurdukları meselelerini bölgeye kaydırmış olmakta; hem de başka bir terör örgütü ile beraber hareket ederek Türk devletinin yıkılması kolaylaşmakta; hem de öteden beri kendilerinin olduklarını iddia ettikleri toprakları başkalarına kaptırmamış olacaklardır. d. İrticâi Unsurlar Bunlar, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin siyâsî, hukukî, sosyal ve ekonomik yapısını dinî esaslara dayandırmak amacını güderek Türk devletinin en temel niteliği olan Laiklik ilkesini çiğnemektedirler. Halifeliğin yeniden kurulması, bütün İslâm toplumlarının bir siyâsî birlik etrafında toplanması gibi hedefleri vardır. İrticâi unsurlar hedeflerine, dayandıkları dış güçlere ve mezhep ve tarikat durumlarına göre farklılık göstermektedir. Meşrû partiler vasıtasıyla teşkilâtlananlar demokratik metotları kullanarak hedefe ulaşmak istemekte. İran tipi Şii İslâm devrimini örnek alanlar ihtilâlci metodu benimsemektedirler. Özellikle İran tipi İslâm anlayışı Laiklikle ters düştüğünden, Atatürk İlke ve İnkılapları bunlar tarafından öncelikle yıkılması gereken hedefler arasındadır. Türkiye’de Atatürk düşmanlığının özellikle İran İslâm devriminden sonra yaygınlaşma sebebi budur. İrticâi unsurlar hedeflerine ulaşmada toplumların örflerini ve millî bilinçlerini büyük engel olarak gördüklerinden millî kültür özelliklerini öncelikle yıkmayı amaçlamaktadırlar. Demokratik metotlarla iktidara gelmeyi amaçlayan unsurlar hedefe ulaşmak için dinlerinin dahi kabul etmedikleri usulleri kullanmaktadır. Ayrıca bunlar kendi siyâsî partilerine oy vermeyi dinî bir görevmiş gibi göstermekte, hatta kendilerine oy vermeyenleri din dışı ilân edebilmektedir. Nasıl sosyalistler, toplumdaki sosyal dengesizlikleri kullanıp kendilerine malzeme yapmışlarsa, bunlar da toplumdaki dinî aksaklıkların istismârını yaparak taraftar toplamaktadır. Belki de toplumun kendi içinde çözüm bulabileceği meseleleri siyâsî malzeme yaparak çözümsüz hâle getirmektedir. İrticâi grup mensupları ile samimi Müslüman vatandaşları birbirinden ayırmak gerekir. Bu grupların yaptığı öncelikle kendilerinden olarak gördükleri kişilerle birlikte yaşadıkları devlet müessesini yıpratmak için vatan, millet ve devlet kavramlarını zedelemektir. Bunlar özellikle câhil halk kesimlerini hedef alarak kendilerine çekmeye çalışmaktadır. Bunu önlemenin yolu istismarcılara meydan bırakmayacak şekilde halkımıza gerçek dini öğretmekten geçer.
|
Bizi seçtiginiz için tesekkür ederiz!
Yönetim panelinizie giris yapip kategorilerinizi resimlerinizi, yazilarinizi, albümlerinizi ekleyip düzenleyebilirsiniz.
Blogunuz için farkli yerlesimleri, renk ve font ayarlarini ve diger kaliplari yönetim panelinden ayarlayabilirsiniz.
Düzinelerce arkaplan sablonlarimiz, blogunuz için sizi beklemektedir.
|
|
SATRANCIN HİKAYESİ Satrancın ilk kez MS. 570 yıllarında Hindistan'da oynandığını biliyoruz. Daha önce Çin'de de bu oyunun oynandığı rivayet ediliyor.
Rivayet olunur ki bunu bulan Brahman rahibi Şah'a bir ders vermek istemiş. ''Sen ne kadar önemli bir insan olursan ol, adamların, vezirlerin, askerlerin olmadan hiçbir işe yaramazsın'' demek istemiş. Şah bu durumdan memnun görünmüş, ''Peki, oyunu ve dersini beğendim. Dile benden ne dilersen'' demiş. Rahip bu olay üzerine Şah'ın alması gereken dersi hala almadığını düşünerek ''Bir miktar buğday istiyorum'' demiş.
''Sana bulduğum bu oyunun birinci karesi için bir buğday istiyorum. İkinci karesi için iki buğday istiyorum. Üçüncü karesi için dört buğday istiyorum. Böylece her karede, bir önceki karede aldığımın iki misli buğday istiyorum. Sadece bu kadarcık buğday istiyorum'' demiş.
Şah, kendisi gibi yüce ve kudretli bir şahtan isteye isteye üç beş tane buğday isteyen bu rahibin, küstahlığa varan alçakgönüllülüğüne sinirlenmiş ve ona bir ders vermek istemiş. ''Hesaplayın. Hak ettiğinden bir tane fazla buğday vermeyin'' demiş.
İnce hesap; Hesaplamaya ilk kareler kolay gitmiş. 1. Kareye bir buğday, 2. Kareye iki buğday, 3. Kareye dört buğday... Ancak 10. Kareye gelindiğinde 1023 buğday vermeleri gerekiyor. Bu yaklaşık bir avuç buğdaya karşılık gelir; hesabın hep böyle gideceğini, hep rahibe böyle üç beş buğday vereceklerini zannediyorlardı. Zaten 15. Kare yalnızca 1.5 kilo buğday vereceklerdi. 25. Kareye gelince 1.5 ton olduğunu görmüşler ama fazla heyecanlanmamışlar. Oysa; 31. Kareye gelince, bu işin şakası olmadığını anlamaya başlamışlar. Çünkü vermeleri gereken buğday 31. Karede 92 tonmuş.
49. Kareye geldikleri zaman 24 milyon ton buğday vermeleri gerekiyor. Bu ise Türkiye'nin bir yıllık buğday üretiminden fazla.
54. Kareye geldiklerinde ise 771 milyon ton buğday vermeleri gerekiyor. Bu da dünyamızın bugünkü ölçülere göre bir buçuk yıllık buğday üretimi.
''Madem başladık hesaplara devam edelim'' deyip bitirmişler.
64. kare de tamamlandığında bugünkü ölçülerde dünyanın 1500 yıllık buğday üretimini rahibe vermeleri gerektiği ortaya çıkmış.
Bu upuzun ifadelerle anlattığımız sayının matematik dilindeki ifadesiyle anlatımı şöyledir;
1+2+22+23+24+...+264 = 265 - 1 = 18 446 744 073 709 551 615
BUNLARI BİLİYOR MUSUNUZ? Kötü bir gün! Avusturyalı usta Josef Krejcik bir simültanede 1910 yılında 25 oyun oynadı ve hepsini kaybetti. -------------------------------------------------------------------------------- Kurallara uygun bir biçimde satranç oynayabilen ilk satranç programı MIT'de Alex Bernstein tarafından 1858-59 yılında yazıldı. -------------------------------------------------------------------------------- Garry Kasparov 19 yaşındayken, dünyanın en güçlü ikinci oyuncusu kabul ediliyordu.
-------------------------------------------------------------------------------- 99. doğum gününe az bir süre kala ölen Macar Gyorgy Negyesy (1893-1992) en uzun yaşamış satranç ustasıdır.
-------------------------------------------------------------------------------- Dr.Emanuel Lasker herkesten daha uzun süre Dünya Şampiyonluğu ünvanını muhafaza etmiştir - 26 yıl 337 gün.
-------------------------------------------------------------------------------- Dünyanın en genç Büyükustası olma başarısını 12.5 yaşında Sergej Karjakin elde etmiştir. Ve da hala bu rekoru elinde tutmaktadır. 12 Ocak 1990 doğumlu Sergey Karjakin'den önce en genç Büyükusta ünvanını elde eden bazı oyuncular şunlardır:
Bobby Fischer: 15 yaşında Judit Polgar: 15 yaşında Ruslan Ponomariov: 14 yaşında Bu Xiangzhi: 13 yaşında
-------------------------------------------------------------------------------- Oxford 1845 yılında satranç kulübünü kuran ilk üniversite idi. -------------------------------------------------------------------------------- Gazetede ilk satranç köşesi 1813 yılında Livepool Mercury'de basıldı.
-------------------------------------------------------------------------------- George Kaltanovski 1960 yılında arka arkaya 56 körleme oyun oynadı. 50 tanesini kazandı, diğer 6'sını berabere yaptı.
-------------------------------------------------------------------------------- Jose Capablanca Cleveland'da 103 oyuncuya karşı aynı anda oynadı. Sadece 1 tanesini berabere yaparak hepsini kazandı!
-------------------------------------------------------------------------------- Koyu ve açık renklere sahip ilk satranç tahtası 11. yüzyılda Avrupa'da ortaya çıktı.
-------------------------------------------------------------------------------- Usta bir satranççı olmamasına rağmen Lenin Yazışmalı satrançla o kadar çok ilgilenirdi ki sık olarak uykusunda bunun hakkında konuşurdu.
-------------------------------------------------------------------------------- Star Trek'in televizyon serisinde Kaptan Kirk ve Mr.Spock üç kez satranç oynadılar. Kirk tüm oyunları kazandı.
-------------------------------------------------------------------------------- Boris Yeltsin Sverdlosk Satranç Kulübü'nü kurdu. Anatoly Karpov'un açılışı yapmasını sağladı.
-------------------------------------------------------------------------------- 1974 yılında Stockholm ilk Bilgisayar Satranç şampiyonası'na ev sahipliği yaptı. Yarışmayı Sovyet programı Kaissa kazandı.
-------------------------------------------------------------------------------- Napoleon öldüğünde kalbinin çıkartılıp bir satranç masası içine yerleştirilmesini vasiyet etti. Kaynak: Bilim Teknik Dergisi Satranç Köşesi
MERAK ETTİKLERİNİZ? Soru: Satrançta henüz acemi düzeyindeyim ama öğrenmek için büyük bir istek duyuyorum bunun için bana tavsiye edebileceğiniz bir kitap var mı? Cevap: Capablanca tarafından yazılmış olan “Satrancın Esasları” kitabı sizin için uygun bir kitaptır. Eski dünya satranç şampiyonu'nun yazdığı bu kitap konuları sade bir şekilde anlatmasıyla ünlü. -------------------------------------------------------------------------------- Soru: Satrançta ilerleyen bilgisayarlar yakın bir gelecekte insanları tamamen yenebilecek mi? Ve de satrancın geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz? Cevap: Artık tüm satranççılar bilgisayarların insanları yeneceği konusunda hemfikir. Yakında Kramnik ile bilgisayar bir maç yapacak ve Kramnik bilgisayarın favori olduğunu kabul etmiş durumda. Bu durumda bize Karpov'un sözünü tekrar etmek düşüyor; “Arabalar atletlerden daha hızlı koşuyor ama biz yine de yarışmaya devam ediyoruz!” -------------------------------------------------------------------------------- Soru: "Şah" demeden mat olur mu? Cevap: Turnuva kurallarına göre oyun esnasında "şah" diyerek rakibi uyarmanıza gerek yok. Aksi bu hatalı bir hareket olarak kabul edilir. Turnuva oyuncuları çekilen şahı zaten görürler. Görmezlerse de hamle geri alınır çünkü şah yemek yoktur. Dolayısıyla "şah" demeden mat olur ve öyle olmak zorundadır! --------------------------------------------------------------------------------
Soru: Satrançta oyuna hakim olmak için orta alanı ele geçirmek gerekir biliyorum. Ama bunu en doğru nasıl yaparım? Cevap: Öncelikle açılışta yaptığınız hamlelerin merkez kontrolüne yönelik olmasına dikkat etmelisiniz. Atlar kenarlardan değil ortalardan çıkmalı, merkeze mümkün olduğunca çok er getirmelisiniz vs. Örneğin merkez karelerinde 2 eriniz olursa merkezde üstünsünüz demektir. Bunu başarmak için de c erinin yardımını zaman zaman alabilirsiniz. c3 ve d4 sürüşü en tipik olandır. Bununla beraber rakibiniz de sizin gibi düşünüp merkezi ele geçirmeye çalışacağından tabii ki merkez üstünlüğü elde etmenin garantisi olamaz. --------------------------------------------------------------------------------
Soru: Ben tek başınayım ve satranç oynamayı seviyorum. Tek başıma nasıl antrenman yaparım? Satrancımı geliştirmek için neler yapmalıyım? Cevap: Satranç kitabı okuyarak satrancını geliştirebilirsiniz. Ayrıca satranç köşesindeki derslere bakabilirsiniz. Öğrendiğiniz yeni şeyleri oyunlarınızda uygulamaya çalışın ve oyunlarınızı dikkatle analiz edin. Bu konuda bilgisayardan da yardım alabilirsiniz. --------------------------------------------------------------------------------
Soru: 50 hamle kuralında her iki tarafın da hamleleri sayılıyor mu? Cevap: Hayır sadece bir tarafın hamleleri sayılıyor. Satrançta taraflardan sadece birinin hamle yapması bazı teknik anlatımlarda yarım hamle olarak kabul edilir. Örneğin bilgisayarların ne kadar ilerisini hesapladığını ifade etmek için 13 yarım hamle gibi bir ifade kullanılabilir. Bu 6.5 hamle anlamına gelmektedir. Sonuç olarak 50 hamlenin dolması için hem beyaz hem siyah 50 hamle yapmalı. --------------------------------------------------------------------------------
Soru: Çoban matı nasıl yapılır? Cevap: 1.e4 e5 2.Vh5 Ac6 3.Fc4 Af6 4.Vxf7 mat (Çoban Matı), veya 1.e4 e5 2.Fc4 Fc5 3.Vf3 Ac6 4.Vxf7 matı da çoban matıdır. http://www.biltek.tubitak.gov.tr/satranc/sat/ders15.shtml adresinden kullanılan notasyonu öğrenebilirsiniz. --------------------------------------------------------------------------------
Soru: Online (başkalarıyla) satranç oynayabileceğimiz ama yüklenebilen bir program var mıdır ? Cevap: www.playchess.com adresinden chessbase'in ürettiği ara yüzle online satranç oynayabilirsiniz. Programın Türkçe seçeneği de bulunmaktadır. -------------------------------------------------------------------------------- Soru: Ben zamanımı aktif olarak geçirmek ve beyin jimnastiği yapabilmek amacıyla satranç oynamak istiyorum ,sadece taşların adını biliyorum. Kaynak kitaba ihtiyacım var. Bu konuda bana yardımcı olur adres gösterirseniz mutlu olacağım. Cevap:http://www.biltek.tubitak.gov.tr/satranc/sat/cocuklar.shtml linkinden size yararlı olacak derslere ulaşabilirsiniz. Ayrıca internette ve arkadaşlarınızla da satranç oynamanızda fayda var. --------------------------------------------------------------------------------
Soru: Arkadaşlarım kaleyi ters çevirip oynuyorlar. Bunun sebebi nedir? Cevap: Etrafta fazla vezir yoksa vezir çıkan oyuncu kalesini ters çevirerek vezir gibi kullanabilir. -------------------------------------------------------------------------------- Soru: Pat olması için 16 ve ya 32 hamle kuralı duydum. Doğru olan hangisi? Cevap: 16 ve 32 hamle kuralı diye bir şey yok. Doğrusu şu: 50 hamle boyunca er sürüşü yapılmaz veya taş alınmazsa oyun berabere biter. Rakibin tek şahı sizin de tek kaleniz varsa 50 hamlede mat etmeniz lazım. Ama örneğin bir eriniz varsa er sürdüğünüz anda 50 hamle saymaya baştan başlarsınız. Bu taş alışlar için de geçerli. --------------------------------------------------------------------------------
Soru: Satrançla ilgili olacak benim sorum. 8 tane vezir taşınız var bunlar birbirini yemeyecek şekilde yerleştirilecek. Cevap verirseniz memnun olurum. Şimdiden teşekkürler. Cevap: 12 değişik cevap vardır. www.math.utah.edu/~alfeld/queens/all.gif adresinden çözümlere ulaşabilirsiniz. --------------------------------------------------------------------------------
Soru: Oyunculardan birinin şahı tehdit altındayken farkına varmayıp şahı korumak veya kaçmak yerine alakasız bir hamle yapsa diğer oyuncu kazanmış sayılır mı, mat olmuş olur mu? Cevap: Böyle bir durumda imkansız dediğimiz hamle geri alınır ve oyun kural dahilindeki bir hamleyle devam eder. Satrançta şah kapmak gibi bir şey yoktur. --------------------------------------------------------------------------------
Soru: Satrançta kiş ne demektir? Lütfen bir de kiş'in İngilizce karşılığını yollarsanız sevinirim. Cevap: Kiş “şah” çekmektir, yani şahı tehdit etmek. Nadiren bu ifade kullanılır. Yanılmıyorsam Fransızca’dan geliyor. İngilizce “check” --------------------------------------------------------------------------------
Soru: Ben üniversitede seçmeli ders olarak satranç öğreniyorum ?? veya !! gibi işaretleri göstermişti hocamız. Güzel hamle falan gibi anlamları varmış. Bu işaretlerin açıklamalarını nasıl bulabilirim? Cevap: Satranç işaretlerinin önemlileri şöyledir: ! iyi hamle !! çok iyi hamle ? kötü hamle ?? çok kötü hamle !? dikkate değer hamle ?! şüpheli hamle + şah çekiş # mat +/= beyaz hafif üstün +/- beyaz iyidir +- beyaz kazanç konumda =/+ siyah hafif üstün -/+ siyah üstün -+ siyah kazanç konumda --------------------------------------------------------------------------------
Soru: Eski dönemlerde satrançta fillerin, diyagonal düzlemde yalnızca iki kare ilerleyebildikleri söyleniyor bu doğru mu? Eğer doğruysa fillerin bugünkü hareketine geçilmesine kim karar verdi, bu gibi kararlar nasıl alınır. Sizce oyunun bu şekilde hızlandırılması kalitesini nasıl etkilemiş olabilir, mesela eski haliyle oyun içinde daha karmaşık kombinezonlar, daha gizli stratejiler geliştiriliyor olabilir mi? Ayrıca satrançtaki diğer taşlar içinde böyle değişiklikler yapılmış mıdır? Yapılmışsa bunları kısaca açıklarsanız sevinirim. Cevap: Sanırım fil, bugünkü hareket kabiliyetine 1700’lü yıllarda ulaştı. Böyle kural değişiklikleri genel bir ihtiyaçtan doğuyor. Büyük olasılıkla filin hareketi geçmiş zamanda hantal bulundu ve oyunu canlandırmak için değişiklik yapıldı. Fil bugünkü özelliğine kavuştuktan sonra da rok kuralı ortaya çıktı. Çünkü filin güç kazanmasıyla Fc4 ve Ag5 ile gelen saldırılar tehlikeli oluyordu. Bu sebepten şaha biraz güvenlik açısından yardımcı olmak gerektiği anlaşıldı. Geçerken alma kuralı da karşılıklı sürüşlerle konumun tıkanmasını engellemek amacıyla konulmuştur. Herhalde bu tür kurallar önde gelen satranççılar tarafından yapılıyor ve diğer oyunular tarafından da benimseniyordu. Yazılan satranç kitapları ile de kuralların da kabulü sağlanıyordu şüphesiz. --------------------------------------------------------------------------------
Soru: Satranç tahtası üzerindeki en kısa mat kaç hamlede olmaktadır? Tüm olasılıklar dahilinde. Cevap: En kısa mat 2 hamlededir. Şu şekilde: Beyaz şahın yanındaki filin önündeki piyonu iki sürer, Siyah şahın önündeki piyonu bir sürer. Beyaz, şah atının önündeki piyonu iki sürer ve Siyah veziriyle şah çekerek mat eder. Satranç notasyonuyla ifadesi şöyledir: 1.f4 e6 2.g4 Vh4 mat -------------------------------------------------------------------------------- Soru: Benim elimde çok güzel taşlar olup rakibimin hiç güzel taşı olmuyor ama tam şah mat edecekken yanlış bir hamle yapıyorum ve pat oluyor. Bunu engellemek için ne yapabilirim? Başka bir sorum daha var satrancımı nasıl ilerletebilirim? Çevremdekiler bana göre çok zayıf. Cevap: Rakip şahı çok sıkıştırmak pata yol açabilir. Özellikle de rakip şah tek başına kaldıysa. En basit yol elinizde yeterince taş varsa şah çeke çeke mat etmektir. Oynayarak belli bir yere kadar satancınızı ilerletebilirsiniz ama gerçekten ilerlemek istiyorsanız satranç kitabı okumalısınız. Daha sonra bu kitaplardan okuduklarınızı tahta başında uygulamaya çalışın. Başta her öğrendiğiniz gerçekleşmez ama zaman içerisinde ilerleme olacaktır. "Satrancın Esasları" isimli kitap size uygun olacaktır. --------------------------------------------------------------------------------
Soru: Sadece iki at tek şahı mat eder mi? Cevap: Tek şahı olan taraf yanlış oynamazsa oyun beraberedir. Ama örneğin sadece şahı olan taraf ısrarla köşelere giderse mat dizilebilir. --------------------------------------------------------------------------------
Soru: Tek şah kalınca kaç hamlede mat etmeli? Cevap: Bu soru kafalarda epey karmaşa yaratmaktadır. Kural şudur: 50 hamle boyunca oyunda taş alınmaz veya er sürülmezse oyun berabere olur. Dolayısıyla rakibin tek şahı kalmış olsa bile bir er sürüldüğünde baştan elliye kadar saymak zorunludur. 16 hamle diye bir kural kesinlikle yoktur. --------------------------------------------------------------------------------
Soru: Merak ediyorum da satrançta tek bildiğim kısa yollu mat çoban matı o da dört hamlede oluyor bunun gibi rakibi kandırıcı hareketler var mı? Cevap: Satranç literatüründe satranç tuzakları altında pek çok kitap yazılmıştır. Çoban matı bunların bu tuzakların en basitidir. Yalnız unutulmamalıdır ki çoban matı zayıf oyuncuların daha zayıf oyuncuları yenmek için kullandığı yanlış bir yöntemdir. Pek çok değişik açılışta rakibin hatasından veya bir tuzağa düşmesinden doğan pek çok değişik üstünlük elde etme yolu vardır ve bunlar temelde bu açıdan çoban matından farklıdır. Basit bir tuzak şudur. 1.e4 c5 2.d4 cxd4 3.Af3 e5 4.Axe5?? (çok kötü hamle) 4...Va5 ve e5'teki at kaybedilir. Burada e5'teki er zehirlidir. --------------------------------------------------------------------------------
Soru: Satrançta rok hangi durumlarda yapılamaz, eğer rakibin son taş olarak sadece şahı kaldıysa kaç hamlede pat olur ve geçerken alma kuralı nedir? Cevap: Rok atabilmek için şu şartlar gereklidir. 1) Şah ile rok atacağımız kale kıpırdamamış olmalı. 2) Rok atacağımız sırada şah çekilmemiş olmamalı. 3) Şahın geçeceği veya ulaşacağı kare tehdit altında olmamalı. 4) Şah ile kale arasında taş bulunmamalı. Satrançta şöyle bir berabere kuralı vardır: 50 hamle boyunca er sürülmez veya taş alınmazsa konum berabere olur. Oyunculardan birinin tek şahı kaldığında da üstte olan taraf 50 hamle içinde mat etmelidir. Tabii şu unutulmamalı ki, her bir er sürüşünde 50 hamle kuralı baştan sayılmaya başlanır. 16 hamle kuralı veya 16 kez arka arkaya şah ile berabere diye kurallar yoktur. --------------------------------------------------------------------------------
Soru: Tahtada bir vezirim varken yeni bir tane çıkabilir miyim? Cevap: Veziriniz olduğu halde yeni vezir çıkabilirsiniz. Tahtada bu şekilde bir tarafın 9 tane veziri olabilir. Aynı şekilde yine tahtada ikiden çok at veya fili olabilir. --------------------------------------------------------------------------------
Soru: Satranç ustaları için kullanılan terimler nelerdir? Cevap: Ünvanların açılımları şöyledir: IM = International Master = Uluslararası Usta, GM = Grandmaster = Büyükusta. Ayrıca Bayanlar içinde WFM, WIM ve WGM (W = Women = Bayan) ünvanları vardır
|
| OSMANLI İMPARATORLUĞUNUN YERİNE KURULAN ÜLKELER Avrupa 1.Türkiye 2.Bulgaristan (545 yıl) 3.Yunanistan (400 yıl) 4.Sırbistan (539 yıl) 5.Karadağ (539 yıl) 6.Bosna-Hersek (539 yıl) 7.Hırvatistan (539 yıl) 8.Makedonya (539 yıl) 9.Slovenya (250 yıl) 10.Romanya (490 yıl) 11.Slovakya (20 yıl) Osmanlı ad:Uyvar 12.Macaristan (160 yıl) 13. Moldova (490 yıl) 14.Ukrayna (308 yıl) 15.Azerbaycan (25 yıl) 16.Gürcistan (400 yıl) 17.Ermenistan (20 yıl) 18.Güney Kıbrıs (293 yıl) 19.Kuzey Kıbrıs (293 yıl) 20.Rusya'nın güney toprakları (291 yıl) 21.Polonya (25 yıl)-himaye- Osmanlı adı: Lehistan 22.İtalya'nın güneydoğu kıyıları (20 yıl) 23.Arnavutluk (435 yıl) 24. Belarus (25 yıl) -himaye- 25.Litvanya (25 yıl) -himaye- 26.Letonya (25 yıl) -himaye- 27.Kosova (539 yıl) 28.Voyvodina (166 yıl) Osmanlı adı: Banat Asya 29.Irak (402 yıl) 30.Suriye (402 yıl) 31.İsrail (402 yıl) 32.Filistin (402 yıl) 33.Urdun (402 yıl) 34.Suudi Arabistan (399 yıl) 35. Yemen (401 yıl) 36.Umman (400 yıl) 37.Birlesek Arap Emirlikleri (400 yıl) 38.Katar (400 yıl) 39.Bahreyn (400 yıl) 40.Kuveyt (381 yıl) 41.İranın batı toprakları (30 yıl) 42.Lübnan (402 yıl) Afrika 43.Mısır (397 yıl) 44. Libya (394 yıl) Osmanlı adı:Trablusgarp 45.Tunus (308 yıl) 46.Cezayir (313 yıl) 47. Sudan (397 yıl) Osmanlı adı: Nubye 48.Eritre (350 yıl) Osmanlı adı: Habeş 49.Cibuti (350 yıl) 50.Somali (350 yıl) Osmanlı adı: Zeyla 51. Kenya sahilleri (350 yıl) 52.Tanzanya sahilleri (250 yıl) 53.Cad'ın kuzey bölgeleri (313 yıl) Osmanlı adı: Reşade 54.Nijer'in bir kısmı (300 yıl) Osmanlı adı: Kavar 55.Mozambik' in kuzey toprakları (150 yıl) 56.Fas (50 yıl) -himaye- 57.Batı Sahra (50 yıl) -himaye- 58.Moritanya (50 yıl) -himaye- 59. Mali (300 yıl) Osmanlı adı: Gat kazası 60. Senegal (300 yıl) 61.Gambiya (300 yıl) 62.Gine Bissau (300 yıl) 63.Gine (300 yıl) 64.Etiyopya' nın bir kısmı (350 yıl) Osmanlı adı: Habeş . | |
|
O YASAK BU YASAK
4. Murat devri. Padişah tarafından, mey (şarap), afyon ve fal bakmak yasaklanmış. İstanbul'da bütün meyhaneler ve keşhaneler "underground" takılmaya başlamış. 4. Murat bi gece, tebdil-i kıyafet İstanbul'a indiğinde, karşıya geçmeye karar verip bi sandal kiralamış.
Sandalcı müşterisinin sultan olduğunu bilmiyomuş tabii. Bi ara, sandalın yanından sarkan bi ipi çekmiş. İpin ucunda bi testi! Sultan, "Ne var o testinin içinde?" diye sormuş. Sandalcı "Ne olacak, mey işte" diye gülerek müşterisine ikram etmiş. Her ne kadar yasaklamış olsa da, 4. Murat'ın alkolle arasının iyi olduğu bilinir. İkramı kabul etmiş ama yine de, "Mey yasak. Hünkarımız görse kafanı vurdurtur diye korkmuyo musun?" diye sormaktan da geri kalmamış. Sandalcı da haliyle, "Yahu hünkar ner'den görecek bizi denizin ortasında" demiş.
Aradan biraz zaman geçmiş. Sandalcı bu kez de, teknenin tahtalarından birini kaldırıp aradan afyon çıkarmış ve nargilesine atarak körüklemeye başlamış. Gönlü zengin adam, hemen müşterisine de ikram etmiş. Sultan yine kabul etmiş ama yasağı gene hatırlatmış. Sandalcı aynı şekilde, "Kim görecek ki bizi denizin ortasında" demiş. Biraz daha vakit geçmiş. Bizim sandalcı cebinden fal taşlarını çıkarmış. Hünkara, "Ver 5 akçe de falına bakayım" demiş. Fal 4. Murat'ın en kızdığı şeymiş, ama "Hadi biraz daha sabredeyim" diye düşünüp, "Bak bari" demiş.
Fal taşlarını elinde çalkalayıp atan sandalcı, "Efendi, sorunu sor bakalım" demiş. Padişah, "Hünkar şu anda nerededir?" diye sormuş. Sandalcı taşlara bakıp "Hünkar şu an denizdedir" demiş. 4. Murat güya endişelenmiş havalarına girip, "Sakın yakınımızda bi yerde olmasın" diye sormuş sandalcıya ve tekrar iyice bakmasını söylemiş. Sandalcı taşlara tekrar bakmış ve birden, 4. Murat'ın ayaklarına kapanıp, "Affet beni hünkarım " diye yalvarmaya başlamış. Kıyıya dönene kadar yalvarmaya devam etmiş. Padişah dayanamayıp, "Sana bi soru sorucam. Eğer bilirsen seni affederim. Bilemezsen boynunu anında vurduracam" demiş. Sandalcı sevinçle, "Padişahım çok yaşa" demiş ve merakla soruyu beklemye başlamış.
4. Murat, sandalcıya, "Dönüşte İstanbul'a hangi kapıdan giricem?" diye sormuş. Tabii sandalcı hemen itiraz etmiş, "Hünkarım, şimdi ben hangi kapıyı söylesem, siz başka kapıdan girersiniz. Affinıza sığınarak, gireceğiniz kapıyı bi kağıda yazsam ve size versem; kapıdan geçtikten sonra okusanız olur mu?" demiş. Hünkar başını "Olur" anlamında sallayınca, sandalcı tahminini yazıp kağıdı vermiş.
Padişah kağıdı alır almaz, daha bakmadan, yanındaki fedaisine, "Hemen boynunu vur şu kafirin" emrini vermiş. Sonra da, "Surlara yeni bir kapı açıla! İstanbul'a oradan giricem" demiş çevresindekilere. Kapı 5-10 dakikada açılıp, padişah ve erkanı şehre girmiş. 4. Murat bi ara, sandalcının kağıda hangi kapıyı yazdığını merak etmiş. Kendinden çok eminmiş, laf olsun diye cebindeki kağıda bakmış. Ama okuyunca hayretler içinde kalmış. Sandalcı kağıda şunları yazmışmış: "Hünkarım, yeni kapınız vatana millete hayırlı uğurlu olsun"
O gün bugündür de işte o kapı, "Yenikapı" olarak anılıyormuş. Salim YAMAN
|
Türk Bayrağının Doğuş Hikayesi
Bilinen efsaneye göre, 1. Kosova Savaşı sonrasında; Türk askerlerin kanının bir çukurda toplanması sonucunda; Ay ve Yıldız'ın yan yana gelmesi ile oluştuğu söylenmektedir.
Yapılan tüm varsayımlar arasında, 1. Kosova Savaşı'nın sebep olması en büyük imkânlardan biridir, lakin bu savaş tarihinin akşamında gökyüzünde Jüpiter ve Ay yan yana nadir anlarından birini yaşamıştır.
Bu savaş sonunda ele geçirilen bir Sırp askeri, dönemin padişahı Murat Hüdavendigar'a Sırp savaş planlarını vereceği taahhütü ile yaklaşmış; hançeri ile Osmanlı İmparatorluğu galibiyeti ile sonuçlanan savaş sonrasında şehit edilmiştir. Yerine büyük oğlu Yıldırım Beyazıt geçmiştir.
| |
|
Sanma şahım /herkesi sen /sadıkane /yar olur
Herkesi sen /dost mu sandın / belki ol /ağyar olur
Sadıkane / belki ol /cihanda / serdar olur
Yar olur, / ağyar olur /, serdar olur /dildar olur.
şiiri böyle yazarsak sihrini çözmüş oluruz ( şiir soldan sağa ve yukardan aşağı aynıdır ) yazarı: yavuz sultan selim
|
Sınırlar - Türkiye Suriye sınırı, Fransızlarla imzalanan Ankara Antlaşması’na göre kabul ediliyor.
- Irak sınırı: Musul üzerinde antlaşma sağlanamadığı için bu konuda İngiltere ve Türk Hükümeti kendi aralarında görüşüp anlaşacaklardı..
- Türk-Yunan sınırı Mudanya Ateşkes Antlaşması’nda belirlenen şekliyle kabul edilmiştir. Meriç Nehri'nin batısındaki Karaağaç istasyonu ve Bosnaköy, Yunanistan’ın Batı Anadolu‘da yaptığı tahribata karşılık alınacak savaş tazminatına karşılık elde edilmiştir. Ayrıca Gökçeada ile Bozcaada bizde, diğer Ege adaları Yunanistan’da kaldı. Yunanistan, Türk sınırına yakın olan adalarda asker bulundurmayacaktı.
- Kapitülasyonlar: Tamamı kaldırıldı (En büyük siyasi başarı)
- Azınlıklar: Tüm azınlıklar Türk uyruklu kabul edilerek hiçbir şekilde ayrıcalık tanınmayacaktı. Batı Trakya’daki Türklerle İstanbul’daki Rumlar dışında Anadolu ve Doğu Trakya’daki Rumlar ve Yunanistan’daki Türkler mübadele edileceklerdi..
- Savaş Tazminatları: I.Dünya Savaşı nedeniyle istenen savaş giderlerinden kurtulunmuştur.
- Devlet Borçları: Osmanlı borçları, Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrılan devletlere bölüşüldü. Türklere düşen bölüm taksitlendirme ile kağıt paraya göre ödenecekti. Düyun-u Umumiye de böylece tarihe karışmaktadır.
- Boğazlar: Boğazlar, üzerinde en çok tartışılan konudur. Sonunda geçici bir çözüm getirilmiştir. Buna göre askeri olmayan gemi ve uçaklar barış zamanında boğazlardan geçebilecekti. Boğazların her iki yakası askersizleştirilip, geçişi sağlamak amacıyla uluslararası bir kurul oluşturulmasına ve bu düzenlemelerin “Milletler Cemiyeti’nin güvencesi altında sürdürülmesi kararı alınmıştır.(Montrö Boğazlar Sözleşmesi'nde değiştirilmiştir.)
- Musul, Boğazlar ve Hatay sorunları Lozan’da çözülemeyen sorunlardır.
|
Hezarfen Ahmet Çelebi
Hezarfen Ahmet Çelebi Hezarfen Ahmet Çelebi, kendi geliştirdiği takma kanatlarla uçmayı başaran ilk insanlardan biri olan, 17. yüzyılda Osmanlı'da yaşamış Türk bilginidir. 1623-1640 yılları arasında saltanat süren Sultan IV. Murat zamanında, uçma tasarısını gerçekleştirdiği ve geniş bilgisinden ötürü halk arasında, "Bin Fenli" anlamına gelen Hezarfen olarak anıldığı bilinmektedir. (Hezar, Farsça 1000 sayısını nitelemektedir.) İlk uçma denemelerinde, 10. yüzyıl Türk alimlerinden İsmail Cevheri'den ilham almıştır. Cevheri'nin bulgularını iyice inceleyen ve öğrenen Çelebi, kuşların uçuşunu inceleyerek tarihi uçuşundan önce hazırladığı kanatlarının dayanıklılık derecesini ölçmek için, Okmeydanı'nda deneyler yapmıştır. Ayrıca, Leonardo Da Vinci'nin uçma konusundaki çalışmalarında kendinden çok önce bu konuda deneyler yapan İmam Cevheri'den ilham aldığı sanılmaktadır. 1632 yılında lodos bir havada Galata Kulesi'nden kuş kanatlarına benzer bir araç takıp kendini boşluğa bırakan ve uçarak İstanbul Boğazı'nı geçip 6000 m. ötede Üsküdar'da Doğancılar'a inen Hezarfen Ahmet Çelebi, Türk havacılık tarihinin en kayda değer simalarından birisidir. Bu uçuş hakkındaki belgeler şimdiye kadar sadece Evliya Çelebi'nin Seyahatname'sindeki ifadesinden ibarettir. Bu olay Osmanlı Devleti'nde ve Avrupa'da büyük yankı buldu ve dönemin padişahı IV. Murat tarafından da beğenildi. Sarayburnu'ndaki Sinan Paşa köşkünden bu durumu seyreden Sultan, Ahmet Çelebi ile önce çok yakından ilgilenmiş, hatta Evliya Çelebi'ye göre "bir kese de altınla" sevindirmiş, ancak bu derece bilgili ve becerikli birisinin tehlikeli olabileceğini düşünüp, "Bu adem pek havf edilecek bir ademdir, her ne murad ederse elinden gelür, böyle kimselerin bakaası caiz değil" diyerek onu Cezayir'e sürgün etmiştir. Ahmet Çelebi orada vefat etmiştir. Türkiye Cumhuriyeti P.T.T. İdaresinin 17 Ekim 1950 Tarihinde İstanbul’da toplanan Milletlerarası Sivil Havacılık Kongresi için çıkardığı üç hatıra pulundan Zeytuni yeşil-mavi renkli 20 kuruşluk olanın taşıdığı temsili resim, Hazerfen'in Galata Kulesi’nden Üsküdar'a uçuşunu tasvir etmektedir. "http://tr.wikipedia.org/wiki/Hezarfen_Ahmet_%C3%87elebi"'dan alındı
|
|
Motun Tanhu (Mete Han) (Antik Çin kaynaklarında Hiung-nu halkının hükümdarı Mao-Tun), Teoman'dan sonra Büyük Hun Devletinin başına geçen hükümdardır. Mete, İpek Yolu'nu kontrol altına aldı, Çin'i yendi ve vergiye bağladı, Türk ordusunu onlu sisteme göre teşkilatlandırdı. Mete'nin tahta çıktığı MÖ 209 tarihi Türk Kara Kuvvetleri'nin kuruluş tarihi olarak kabul edilmiştir. Bazı kaynaklarda Oğuz Han'ın aslında Mete olduğu söylenir. Bizim Mete diye bildiğimiz Hun İmparatorunun adını Çin kaynaklarından öğreniyoruz. Çin kaynaklarında adı Mao-tun diye geçmektedir. Buna karşın eski Çince ve Hun dilinin özellikleri göz önüne alındığında Mao-tun'un doğru tercümesi Motun'dur. Me-te adı Motun Tanhu'nun kısaltması olarak kullanılmış. Ancak bir süre sonra gerçek adı imiş gibi kullanılmaya başlanmıştır... Not: Hun diline en yakın olan dil bugün Çuvaş'ların konuştuğu Türk lehçesidir. İpek yolu Büyük Hun İmparatorluğu, M.Ö. 220 yılında Türkler tarafından kurulan ilk imparatorluktur. Hunlar günümüzün Moğolistan bölgesinde; Çin'in kuzeybatısında yaşamlarını sürdürmekteydiler.Bilinen ilk imparatorları Teoman(Tuman)'dır. En büyük imparatorları Mete Han (Oğuz Kağan)'dır. Çinliler önüne geçemedikleri Hun Türklerinin saldırıları ardından "Büyük Çin Duvarı" (Çin Seddi)'ni inşa etmek zorunda kalmıştır. (M.Ö. 214) Bu yapı günümüzde halen bir dünya harikası olarak kabul edilmektedir. Ming Hanedanı döneminde de yenilenen büyük duvarın birçok kısmı sağlamlığı ile günümüzde hala ayakta kalmıştır. Büyük Hunların Türk ve Dünya Tarihine katkıları - Ordu örgütlenmesinde 10'luk sistem Mete döneminde oluşturulmuş ve günümüze kadar gelmiştir. Batı uygarlıkları bu sistemi Türklerden almıştır.
- Hun akınlarına karşı tarihi Çin seddi yapılmıştır.
- Kavimler Göçünün başlamasında Hun devletinin yıkılışı ilk etkendir.
- Diğer Türk devletlerine intikal eden olumsuz miras ise parçalanma ve iktidar için mücadele eden Türk boyları genetiğidir.
Tarihteki büyük Türk devletleri
Büyük Hun İmparatorluğu | Batı Hun İmparatorluğu | Avrupa Hun İmparatorluğu | Ak Hun İmparatorluğu | Göktürk Kağanlığı | Avar İmparatorluğu | Hazar İmparatorluğu | Uygur Devleti | Karahanlı Devleti | Gazne Devleti | Büyük Selçuklu Devleti | Harzemşahlar | Altın Orda Devleti | Osmanlı İmparatorluğu | Büyük Timur İmparatorluğu | Babür İmparatorluğu
|
Türkiye Cumhuriyeti dış siyaseti 1-Milli Siyasetimizin Dayandığı İlkeler:
Siyaset genel olarak, devletin iç ve devletlerarası güvenliğini sağlamak için tutulan yol olarak tarif edilebilir. Bu devlete halkın huzur ve refahı ile devletlerarası durumun sağlamlığı siyasetine bağlıdır. Devletlerin büyük komutanlara olduğu kadar, büyük diplomatlara da ihtiyaçları vardır. Askeri zaferleri, diplomatik zaferler desteklemezse kazanılan zafer tam sayılmaz. Bazen bir devlet askeri gücüne başvurmadan diplomasi yoluyla gayelerine erişebilir. Yalnız bu gayenin hak prensibine dayanması ve milli olması şarttır. Osmanlı İmparatorluğunun dış siyaseti iki esasa dayanıyordu. Savaş ve idare maslahat. Halbuki yeni Türk Devletinin dış siyaseti, Osmanlı İmparatorluğunun dış siyasetinden tamamen farklıdır. Bu siyaset Barış ve dostluk esasına dayanır. Büyük Millet Meclisi açıldıktan sonra kurulan Milli Hükümetin takip edeceği siyasetin esaslarını Atatürk Şöyle özetlemiştir: "Topraklarımız hakkında istilacı emeller besleyenlere karşı savaş istiklalimizi tanımaya mütemayil olanlarla anlaşma." Milli siyasetimiz, emperyalist bir gaye gütmez, gayesi tamamıyla millidir ve şu esaslarda toplanır: "Milli siyaset dediğim zaman kastettiğim mana ve medlul şudur: Hududu milliyemiz dahilinde her şeyden evvel kendi kuvvetimize müsteniden muhafazai mevcudiyet ederek milli ve memleketin hakiki saadet ve umranına çalışmak." Milli siyasetimizin dış bölümünün esaslarını Atatürk şöyle açıklamıştır. "Biz hududu milliyemiz dahilinde hür ve müstakil yaşamakta başka bir şey istemiyoruz. Biz Avrupa'nın diğer milletlerinden esirgenmeyen hukukumuza tecavüz edilmemesini istiyoruz." İstiklal Savaşından kazandığımız zaferlerden ürken ve direnmemizin, milli oluşundan haberi olmayan devletler, yeni Türk Devletinin dış siyasetinin hedefi hakkında endişeye düştüler. Atatürk, istilacı ve kinci bir siyaset gütmediğimizi şu fikirleriyle açıkladı: "Ancak benim milletimi esir etmek isteyen bir milletin, bu arzusundan sarfınazar edinceye kadar, biaman düşmanıyım." Türkiye Cumhuriyeti hep Atatürk'ün çizdiği "Milli Siyaset" prensibine bağlı kaldı. Milli Siyaset, Misakı Milli esaslarına göre çizilen sınırlar içinde bağımsız, mutlu ve refahlı bir Türkiye Devleti yaratmak; dünyada insanlık prensibinin egemenliğini temin etmek gayesine dayanmaktadır. Bu sebeple "Yurtta sulh, cihanda sulh" vecizesi Cumhuriyetin değişmez prensiplerinden biri olarak kabul edildi. 2-Lozan Antlaşmasından Sonra Siyaset Yolu İle Çözümlenen Sorunlar: A-Yabancı okullar sorunu: Osmanlı İmparatorluğunda tamamen bağımsız çalışan yabancı okulların Lozan Antlaşmasında bazı koşullar altında Türkiye'de çalışmalarına izin verilmişti. 1925'de Hükümet yabancı okullarda Tarih, Coğrafya ve Yurttaşlık Bilgisi derslerinin Türk öğretmenler tarafından okutulması, dini ayin ve derslere ancak Hıristiyan olan öğrencilerin girmesi, okutulan kitaplarda Türklük aleyhinde konular olmaması ve okulların Türk müfettişleri tarafından teftiş edilmesi şartını koydu.
B-Irak hududu sorunu: Lozan Konferansında çözümlenemeyen sorunlardan biri de Musul sorunuydu. Mondros ateşkesi imzalandığı zaman Musul, savaş sonunda kaybedilmiş değildi. İngilizler burasını ateşkesin yedinci maddesine dayanarak işgal etmişlerdi. Musul sorunu Lozan'da büyük tartışmalara neden oldu. Fakat dava yalnız bizi ve İngilizleri ilgilendirdiği için çözümü sonraya bırakılmıştı. 1924'de İngiliz delegeleriyle, İstanbul'da görüşmeler yapıldı. Fakat görüşmelerden olumlu bir sonuca varılamadığından dava Milletler Cemiyeti Konseyi'ne gönderildi. Milletler Cemiyeti Konseyi de bu davayı çözmekte kendini yetkili görmediği için Musul sorunu Lahey Adalet Divanına getirildi. Fakat bir sonuca varılamadığından İngilizlerle yapılan görüşmeler sonunda sorun çözüldü. 5 Haziran 1926'da Ankara'da bir antlaşma imzalandı. Bu antlaşmaya göre Irak ile olan sınırlarımız saptandı. Musul, Irak Hükümetine kaldı. Petrol üzerine konan vergi gelirinden Irak'a düşen payın %10'u Türkiye'ye bırakıldı. C-Milletler Cemiyetine girişimiz: Hakka ve milli çıkarlara dayanan milli siyaseti ve içte düşmanlarına karşı kuvvetli bir orduya sahip oluşu sayesinde Türkiye Cumhuriyeti, bütün devletlerin saygı ve takdirini kazandı. Türkiye'nin dünya barışının korunmasında gösterdiği gayreti gören Milletler Cemiyeti, 1932'de Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini cemiyete girmeğe resmen davet etti. Öneri hükümetimiz tarafından kabul edildi. Çünkü milli siyasetimiz yüksek bir insanlık duygusuna dayanmaktaydı. Türk Milleti, kendi topluluğu dışında olanlara yabancı ve düşman gözü ile bakmadığı gibi, dünya barışı ve milletlerin saadeti için çalışmayı bir görev olarak kabul etmektedir. Atatürk, bir nutkunda bütün dünya milletlerinin barışa olan ihtiyaçlarını şöyle açıklar: "Dünya ve dünya milletleri arasında sükun ve iyi geçim olmazsa, bir millet kendisi için ne yaparsa yapsın huzurdan mahrumdur." Türkiye temkinli siyaseti yüzünden dünya devletleri arasında önemli bir yer edindi. Dostluğu aranılır ve güvenilir bir devlet olan Türkiye'yi birçok devlet başkanları ziyaret ettiler. Türkiye birçok devletlerle dostluk anlaşmaları, komşu devletlerle de saldırmazlık paktları yaptı. D-Balkan Antantı (9 Şubat 1934): Birinci Dünya Savaşı sonunda sınırların en fazla değişikliğe uğradığı yer Doğu ve Güney-doğu Avrupa idi. Buradaki devletlerden bir kısmı savaş sonunda düştükleri durumdan memnun değillerdi. Bulgaristan, Nöyyi Antlaşmasıyla Yugoslavya, Romanya ve Yunanistan'a terkettiği toprakları geri almak istiyordu. Ayrıca 1932 yılından beri de Avrupa için için kaynamağa başlamıştı. Bu durum Türkiye dahil, Balkan Devletlerini kendi güvenliklerini koruyacak tedbirler almağa zorladı. Türkiye, Yugoslavya, Yunanistan ve Romanya arasında cereyan eden görüşmelerden sonra Balkan Antantı imzalandı (9 Şubat 1934). Anlaşmanın görüşülmesi sırasında Bulgar Hükümeti de davet edilmiş, fakat bu antanta Bulgaristan girmemiştir. Balkan Antantının hedefi, Balkanlardaki toprak statüsünün bir Balkan devleti tarafından bozulmasına engel olmaktı. Üç maddeden ibaret olan bu anlaşma şu esasları kapsar: 1-Türkiye, Yugoslavya, Yunanistan ve Romanya kendi Balkan sınırlarının güvenliğini karşılıklı olarak kefil olurlar. 2-Dört Balkan devleti birbirlerine haber vermeden başka bir Balkan daveti ile anlaşma yapmamayı, çıkarlarını bozabilecek olasılıklar karşısında birlikte tedbir almayı üstlerine alırlar. 3-Her Balkan devleti bu antlaşmaya katılabilecektir. E-Montrö Antlaşması (20 Temmuz 1936): Lozan Antlaşması yeni Türkiye için siyasi bir zafer olmasına rağmen açık bıraktığı bir nokta vardı. Antlaşmanın Boğazlara ait kısmındaki şartlara göre Boğazlar, Türkiye Cumhuriyetinin hükümranlığından ayrılarak askersiz bir bölge olarak kabul ediliyordu. Barış ve savaş zamanlarında ticaret ve savaş gemilerinin Boğazlardan geçmesi serbest bırakılmıştı. Boğazların güveni İngiltere, Japonya, Fransa ve İtalya'ya verilmişti. 1936 yılına kadar Boğazların uluslararası yönetimi Türkiye için bir tehlike teşkil etmiyordu. Fakat İkinci Dünya Savaşı arifesinde Avrupa'da birçok siyasi değişiklikler oldu. Boğazların herhangi bir saldırıya karşı korunmasını üzerine alan devletlerden İtalya, Habeşistan'a saldırdı. Japonya ise kendiliğinden Milletler Cemiyetinden çekildi. Bundan başka dünya barışının korunması için toplanan konferanslar da bir sonuca varmadan dağılmış, bütün devletler yeniden silahlanmağa başlamıştı. Siyasi havanın bozulduğunu gören Atatürk, Boğazlar sorununu kesin olarak çözmeğe karar verdi. Türk Hükümeti, Milletler Cemiyetine başvurarak Lozan Antlaşmasındaki Boğazlara ait hükümlerin değiştirilmesini istedi. Bunun üzerine İsviçre'nin Montrö şehrinde bir konferans toplandı. Ve 20 Temmuz 1936'da Montrö Antlaşması imza edildi. Montrö Antlaşmasının esas maddeleri şunlardır: 1-Boğazlar kayıtsız şartsız Türk hükümranlığına bırakılacak, tahkimat yapmak hakkı tanınacaktır. 2-Barış zamanında her devletin ticaret gemileri serbestçe geçebilecek, buna mukabil savaşta ve barışta asker ve sivil hava kuvvetlerinin geçmesine müsaade edilmeyecektir. 3-Savaş zamanında eğer Türkiye tarafsız kalmışsa ticaret gemileri geçebilecektir. 4-Barış zamanında denizaltı gemileri müstesna olmak şartıyla savaş gemileri on beş gün evvel Türkiye Hükümetine haber verecek, gidecekleri yer, isim, tip ve adetleri bildirilecek ve uçak kullanmamak şartıyla Boğazlardan geçebileceklerdir. 5-Eğer Türkiye savaşa girmişse yalnız tarafsız devletlere mensup ticaret gemileri, düşmana hiç bir surette yardımda bulunmamak şartıyla gündüzün serbestçe geçebileceklerdir. Not:Montrö Antlaşması yirmi yıl süreyle yürürlükte kalacak, beş yılda bir gözden geçirilecektir. Montrö Konferansında Türk tezinin iyi savunulmuş olması ve Türk isteklerinin meşruluğu, Boğazlar üzerinde kayıtsız şartsız Türk egemenliğinin kurulmasını sağlamıştır. F-Sadabad Paktı (9 Temmuz 1937) Türkiye Balkanlarda barışın sağlanmasıyla meşgul olurken Orta Doğu'daki komşularıyla da samimi ilişkiler kurmağa çalıştı. Doğu'da Türkiye ile ilgilenen üç devlet vardı: İran, Irak, Afganistan. Bu devletler için Türkiye bir örnek ve kuvvetli bir dayanaktı. Türkiye'nin bu komşularının gaye ve hedefi hür ve bağımsız yaşamak, yabancıların sömürmesinden kurtularak kalkınmaktı. Bu gaye ve hedeflerin gerçekleşmesi bir barış cephesinin kurulması ile mümkündü. Atatürk'ün bu yoldaki çalışmaları sonucunda Tahran'da Sadabat Sarayında, Türkiye, Irak, İran ve Afganistan'ı birbirine bağlayan Sadabat Paktı imzalandı (9 Temmuz 1937). G-Hatay'ın Anavatana Katılması (30 Haziran 1939): Barış yolu ile kazanılan siyasi zaferlerimizden biri de Hatay'ın Anavatana katılmasıdır: Ankara İtilafnamesiyle Fransızlara bırakılan bu bölge için bazı koşullar konmuştu. Fakat Fransızlar İtilafnamedeki bu koşullara uymadılar. Özellikle Hatay'da Türk kültürünü yok etmek için çalışıyorlardı. Halbuki Hatay'ın çoğunluğu Türk'tü ve halkın milli hisleri uyanıktı. Hatay'ın anavatana katılmasına çok önem veren Atatürk, Kırk asırlık Türk yurdu yabancı elinde esir kalamaz sözünü muhakkak yerine getirmek istiyordu. Fransızlar San Remo Konferansı'nda Suriye'nin bağımsız bir devlet olmasına karar vermişlerdi. Bu sırada Hatay meselesiyle ilgilenen Türkiye de Milletler Cemiyetine başvurarak, Hatay'a bağımsızlık verilmesini istedi. Milletler Cemiyeti, Hatay'da Türk çoğunluğunun bulunup bulunmadığını anlamak için plebisit yapılmasına karar verdi. Türk Hükümeti bu koşulu kabul etmedi ve Milletler Cemiyeti ile ilgisini keserek, doğrudan doğruya Fransızlarla görüşmelere başladı. O sırada Atatürk, Mersin'e gelerek askeri kıtaları teftiş etti. Hatay'daki halk da Fransızlara karşı direnmeğe başladı. Nihayet Fransa ile Türkiye, Hatay'da iki ordunun işbirliği yapması için bir anlaşma imza ettiler (3 Temmuz 1938). İki gün sonra Türk askerleri halkın sevinç ve göz yaşları arasında Hatay'a girdiler. Bu olay hasta olan Atatürk'ü pek sevindirdi. Yurdun her köşesinden aldığı tebrik telgraflarına: Hatay milli meselemizin dostça tedbirlerle müspet neticeye ulaştırılmasından duyulan sevinç yerindedir cevabını verdi. Hatay'da Türk çoğunluğuna dayanan bir cumhuriyet kuruldu. Bu devletin bayrağı tıpkı Türk bayrağı gibi, yalnız ay ve yıldızının içi kırmızıydı. Bu durum uzun zaman devam etmedi. 23 Haziran 1939'da Fransızlarla Ankara'da yapılan anlaşma ile Hatay anavatana katıldı. Hatay Türk Devleti Meclisi 29 Haziran 1939'da Hatay'ın anavatana katılmasını oy birliği ile kabul etti 30 Haziran 1939'da Hatay Türkiye Cumhuriyeti sınırları içine alındı. Barış ve dostluk yolu ile kazanılan bu zafer yalnız ve ancak büyük Atatürk'ün eseridir. H-Ankara Paktı (19 Ekim 1939): Almanya'da iktidarı ele geçiren Nazi yöneticileri saldırı ve istila siyaseti güdüyorlardı. Hitler, bütün dünyayı tehdit ediyordu. İngiltere, Alman saldırısına karşı bir savunma sistemi kurmağa çalışıyordu. Bu arada Doğu Akdeniz ve Balkanlarda saldırıyı durdurabilmek gayesiyle Türkiye ve Sovyetler Birliği ile bir bağlaşma imzalamak için girişimde bulundu. Görüşmeler sürerken Rusya ansızın Almanya ile anlaştığını bildirerek müzakerelerden çekildi. O sırada Moskova'da bulunan Türkiye Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu geri dönmek zorunda kaldı. Sovyet Rusya'nın çekilmesinden sonra daha evvel hazırlanmış olan Türk-İngiliz ve Fransız İttifakı, Ankara'7a imzalandı (19 Ekim 1939). Bu bir saldırmazlık paktı idi. Bu pakt Doğu Akdeniz'i ve Balkanları bir saldırıya karşı korumak maksadıyla yapılmıştır. Ankara Paktının Maddeleri: 1-Türkiye, herhangi bir Avrupa devletinin tecavüzüne uğrarsa, İngiltere ve Fransa ona yardım edecektir. 2-Akdeniz'de Türkiye'nin girdiği bir savaş olursa İngiltere ve Fransa ona yardım edeceklerdir. 3-Romanya ve Yunanistan'a vermiş oldukları garanti icabı, İngiltere ve Fransa bir savaşa girişirlerse, Türkiye kendilerine elinden gelen her yardımı yapacaktır. 4-Akdeniz'de, İngiltere ve Fransa'nın giriştiği bir savaş olursa Türkiye onlara yardım yapacaktır. 5-Avrupa'da başlayan herhangi bir savaşın Akdeniz'e sirayeti halinde her iki tarafın birbirlerine yardım taahhüdü mevcuttur. Alman saldırısı ile başlayan İkinci Dünya Savaşında Fransa'nın yenilmesi ve İngiltere'nin savunmaya çekilmesi durumunda bile bağlaşma bozulmadı. Bugün İngiltere ve Türkiye arasındaki bağlaşma aynı koşullar altında sürmektedir. Barış yolunda bütün çalışmalar Türkiye'yi Yakın Doğu'nun bir barış kuvveti haline getirdi.
|
|
ÇOCUK BAYRAMI Yirmi üç Nisan bugün, Çocuklara mutlu gün, Sevinin,koşun, gülün, Yirmi üç Nisan Bugün... Tanrı seni korusun, Yiğit Türk çocuğusun, Ne hakan ne de sultan, EGEMENLİK ULUSUN... Cana taze can katan, Şirin yurdun, hür vatan, Dünya durdukça koru, Damarında soylu kan... Yurt çalışmak bekliyor, Bilgi, ahlak bekliyor, Şeref borcunda bizi, Şanlı bayrak bekliyor... Rifat GÖKÇEN
23 NİSAN GÜNÜ Yirmi üç Nisan kutlu gün! Sevinin küçükler, öğünün büyükler, Yirmi üç Nisan mutlu olsun!
Çok büyük bayram, bu bayram Herkese kutlu olsun! Çok ulu bayram, bu bayram Herkese mutlu olsun!
23 NİSAN Bugün çocuk bayramı en neşeli günümüz, Sürecek hiç durmadan bir hafta düğünümüz.
Sesimiz çağlayanlar gibi akıp taşacak, Yılda bir kere gelir 23 Nisan ancak.
Sevginin kaynağıyız, yuvaların bülbülü, Saadet bahçesinin pembe, beyaz gülü,
Biz olmasak bu yerde, bahar ve yaz olmazdı, Dağlara, vadilere bin bir çiçek dolmazdı.
23 NİSAN Bu ülkenin, bu yurdun biziz yarının bekçisi Bu günde açılmıştır, Büyük Millet Meçlisi.
Sesimizdir yükselen bugün her fırsatta, Hiç durmadan sürecek bayramımız yıllarca.
Bu bir bayram değil, bu bir gün değil, Bu sadece tarihe geçen gün değil, Bu mutlu bir tören,bir düğün değil, 23 Nisan bu, başka gün değil...
ATATÜRK BUGÜNÜ AÇTI MİLLETE, BUGÜNLE ULAŞTIK BİZ HÜRRİYETE, BUGÜN KUTLU OLSUN BÜTÜN MİLLETE, 23 NİSAN BU, BAŞKA GÜN DEĞİL...
23 NİSAN GÜNÜÇocukların sevimçli günü, Çocukların düğünü, Bugün, 23 Nisan günü. Atatürk’ün çocuklara armağanı, Hepimizin en mutlu anı Türk çocuğu kendine güvenir, Türklüğü ile öğünür, Atamızdan bize armağan, Analım onu her 23 Nisan. Bayraklar göklerde dalgalansın, Her yan çiçeklerle donansın. Kutlayalım çocuklar bugünü, Bayramımız bizim, 23 Nisan Günü.
Ferda EROĞLU
23 NİSANSevinç dolar içimiz, Her 23 Nisan’da. Çocuklar mutludurlar, Herkes gibi onlar da Sevgi ile doludurlar.
Bugün kine, nefrete, Hiç yer yok içimizde. Sevgi ile kuçak açtık, Yüreği sevgiyle çarpan Tüm dünya çocuklarına.
Sevgiler ve kardeşlik, Hep onların olsun. Tüm dünya çocukları, Mutluluklarla dolsun Birsen CAMBAZOĞLU
|
|
PEYGAMBER EFENDİMİZ'İN VEDA HUTBESİ
(9 Zilhicce l0 H./8 Mart 632 M . Cuma) Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) Vedâ haccında, 9 Zilhicce Cuma günü zevâlden sonra Kasvâ adlı devesi üzerinde, Arafat Vâdisi'nin ortasında 124 bin Müslümanın şahsında bütün insanlığa şöyle hitab etti: "Hamd Allah'a mahsustur. O'na hamdeder, O'ndan yardım isteriz. Allah kime hidâyet ederse, artık onu kimse saptıramaz. Sapıklığa düşürdüğünü de kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki; Allah'dan başka ilâh yoktur. Tektir, eşi ortağı, dengi ve benzeri yoktur. Yine şehâdet ederim ki, Muhammed O'nun kulu ve Rasûlüdür.” "Ey insanlar! Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada bir daha buluşamayacağım. İnsanlar! Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecâvüzden korunmuştur. Ashabım! Muhakkak Rabbinize kavuşacaksınız. O'da sizi yaptıklarınızdan dolayı sorguya çekecektir. Sakin benden sonra eski sapıklıklara dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyetimi, burada bulunanlar,bulunmayanlara ulaştırsın. Olabilir ki, burada bulunan kimse bunları daha iyi anlayan birisine ulaştırmış olur. Ashabım! Kimin yanında bir emanet varsa, onu hemen sahibine versin. Biliniz ki, faizin her çeşidi kaldırılmıştır. Allah böyle hükmetmiştir. İlk kaldırdığım faiz de Abdulmutallib'in oğlu (amcam) Abbas'ın faizidir. Lakin anaparanız size aittir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız. Ashabım! Dikkat ediniz, cahiliyeden kalma bütün adetler kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Cahiliye devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdulmuttalib'in torunu Iyas bin Rabia'nın kan davasıdır. Ey insanlar! Muhakkak ki, şeytan şu toprağınızda kendisine tapınmaktan tamamen ümidini kesmiştir. Fakat siz bunun dışında ufak tefek işlerinizde ona uyarsanız, bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız. Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah'ın emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allah'ın emriyle helal kıldınız. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların da sizin üzerinizde hakkı vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınızı; yatağınızı hiç kimseye çiğnetmemeleri, hoşlanmadığınız kimseleri izniniz olmadıkça evlerinize almamalarıdır. Eğer gelmesine müsaade etmediğiniz bir kimseyi evinize alırlarsa, Allah, size onları yataklarında yalnız bırakmanıza ve daha olmazsa hafifçe dövüp sakındırmanıza izin vermiştir. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, meşru örf ve adete göre yiyecek ve giyeceklerini temin etmenizdir. Ey mü'minler! Size iki emanet bırakıyorum, onlara sarılıp uydukça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanetler, Allah'ın kitabı Kur-ân-i Kerim ve Peygamberin sünnetidir. Mü'minler! Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman Müslüman'ın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar kardeştirler. Bir Müslüman'a kardeşinin kanı da, malı da helal olmaz. Fakat malını gönül hoşluğu ile vermişse o başkadır. Ey insanlar! Cenab-ı Hak her hak sahibine hakkını vermiştir. Her insanın mirastan hissesini ayırmıştır. Mirasçıya vasiyet etmeye lüzum yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona aittir. Zina eden kimse için mahrumiyet vardır. Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem'in çocuklarısınız, Adem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah'tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız O'ndan en çok korkanınızdır. Azası kesik siyahî bir köle başınıza amir olarak tayin edilse, sizi Allah'ın kitabi ile idare ederse, onu dinleyiniz ve itaat ediniz. Kimse kendi suçundan başkası ile suçlanamaz. Baba, oğlunun suçu üzerine, oğlu da babasının suçu üzerine suçlanamaz. Dikkat ediniz! Şu dört şeyi kesinlikle yapmayacaksınız: - Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayacaksınız. - Allah'ın haram ve dokunulmaz kıldığı canı, haksız yere öldürmeyeceksiniz. - Zina etmeyeceksiniz. - Hırsızlık yapmayacaksınız. İnsanlar! Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz? " Sahabe-i Kiram birden söyle dediler: "Allah'ın elçiliğini ifa ettiniz, vazifenizi hakkıyla yerine getirdiniz, bize vasiyet ve nasihatte bulundunuz, diye şahadet ederiz!" Bunun üzerine Resul-i Ekrem Efendimiz (S.A.V.) şahadet parmağını kaldırdı, sonra da cemaatin üzerine çevirip indirdi ve söyle buyurdu: "Şahit ol yâ Rab! Şahit ol yâ Rab! Şahit ol yâ Rab! "
|
|
KIBRIS MESELESİ ve TÜRK YUNAN İLİŞKİLERİ 1. Kıbrıs Meselesi Yunanistan II. Dünya savaşının sonundan itibaren Kıbrıs’ı kendine katmak için (Enosis) faaliyete geçmiştir. 1947’de On iki Ada’ yı İtalya’dan alan Yunanistan gözlerini tamamen Kıbrıs’a çevirdi. Türk hükûmetleri ise 1955 yazına kadar meseleye âdeta sırt çevirdi. Türkiye, l952’ye kadar Sovyetlere karşı güvenliğini garanti altına almakla uğraştı. 1952-54 arasında Yunanistan’ın, Kıbrıs’ın terki için yaptığı her teşebbüsün İngiltere tarafından reddedildiğini de gören Türkiye için esas mesele; Yunanistan ile Balkan ittifakını gerçekleştirmekti. Türkiye, Balkan ittifakını gerçekleştirmek için Oniki Ada’daki haklarından vazgeçmişti. Ama Yunanistan, Balkan İttifakının gerçekleşmesinden hemen sonra Kıbrıs için Birleşmiş Milletlere resmen müracaat etmiştir. Türkiye ise bu sıralarda adanın İngiltere elinde kalmasından yanaydı. Birleşmiş Milletlerin, Kıbrıs meselesini Yunan istekleri doğrultusunda görüşmeme kararı vermesi, Türk hükûmetini artık mesele başlamadan kapandı görüşüne yönelterek fazlasıyla sevindirecektir. Aksine Yunanistan meselenin üstüne daha fazla gitmeye başlayacak ve terör yoluna başvuracaktır. Ağustos 1955’de İngiltere, Kıbrıs meselesini görüşmek üzere Türkiye ile Yunanistan’ı Londra’ya davet etti. İngiltere’nin, Yunan isteklerine taviz olarak adaya muhtariyet verilmesi teklifini Türkiye reddetti. Yunanistan da ENOSİS’de diretti. Bir müddet sonra Türkiye, muhtariyet rejimi içinde Kıbrıs Türklerinin hürriyet ve yaşama haklarını garanti altına alacak bir çözümü kabul edeceğini bildirdi. İngiltere, Kıbrıs için bir anayasa hazırladı. Bundan sonra Türkiye “taksim” tezi üzerinde durmaya başladı. Üç devletin onayı ile Şubat 1959’da Bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulması kararlaştırıldı. Eğer bu anayasa düzeni bozulacak olursa bu düzeni tekrar yerleştirmek için gerekli tedbirler konusunda üç devlet birbirlerine danışacaklar ve alınacak tedbirler konusunda bir anlaşma olmaz da düzen bozukluğu devam ederse üç devletten her biri tek başına müdâhale hakkına sahip olacaktı. Bu anlaşmalarda “Enosis” ve “Taksim” yasaklanmaktaydı. Bu esaslar çerçevesinde Kıbrıs Cumhuriyeti 16 Ağustos 1960’da resmen kuruldu. Fakat 21 Aralık 1963’e kadar devam edebildi. 1960 Anayasasına göre; beş büyük şehirde (Lefkoşa, Limasol, Magosa, Baf, Larnaka) Türklerin ve Rumların ayrı-ayrı belediyeleri olacaktı. Belediyelerin sınırlarının ve mekanizmanın tespiti mümkün olmayınca, Makarios tek belediye etrafında Türklerin nüfusları oranında temsilini ileri sürdü. Türk tarafının bunu kabul etmemesi üzerine ilişkiler gerginleşti. Kıbrıs Rumları kuvvet ve zorbalığa başvurarak Lefkoşa’da 24 Aralık l963’de 24 Türk’ü şehid etti. Bu olay Türkleri yok etme plânının bir başlangıcı idi. Garanti anlaşması gereğince; Lefkoşa’daki çarpışmaları durdurmak için ortak güç oluşturuldu. Noel hâdiseleri olarak bilinen 24 Aralık katliâmından sonra Türkiye, Kıbrıs için “federal sistem” tezini savunmaya başladı. Türkiye’nin, Kıbrıs’a ilk müdâhaleyi yapma kararı alma sebepleri; -Makarios’ un ittifak anlaşmasını feshettiğini açıklaması, -Yunanistan’ın Makarios’un bütün kanunsuzluklarına arka çıkması, -Makarios’un mecburî askerlik sistemini getirerek sadece Rumları askere alması, -Dışarıdan ağır silahlar alarak Sovyet Rusya ve bloku ile yakın ilişkiye girmesi. Haziran’da plânlanan Türk askerî çıkarması, ABD Başkanı Johnson’un mektubu üzerine yapılamadı. Johnson, Kıbrıs’a müdâhale yüzünden Türkiye’nin Sovyetlerle başı derde girerse Amerika’dan dolayısıyla NATO’dan destek alamayacağını belirtti. Amerika Makarios’un bütün vahşet ve cinâyetlerini ve Yunanistan’ın desteğini görmezlikten gelerek, Türkiye’nin Milletlerarası anlaşmalardan doğan meşrû haklarını kullanmasını bir saldırı olarak niteliyordu. Türk-Amerikan ilişkileri bozuluyor.... Nasıl ki l947 Truman doktrini, Türk-Amerikan ilişkilerinin düzelmesinde bir dönüm noktası olmuştu. Johnson mektubu da bu sağlam dönemi tersine çeviren bir dönüm noktası olmuştur. Bu mektuba dönemin Başbakanı İsmet İnönü; Mektubun yazılış tarzı ve içeriği açısından hayal kırıcı olarak değerlendirdi. Yumuşak bir dille Rumların Anayasa dışı faaliyetlerinden, milletlerarası anlaşmalara aykırı hareket ettiğinden, Türklere karşı zulmün artmasından Türkiye’nin uyarmalara rağmen Amerika’nın bir şey yapmadığını belirten İnönü; “NATO’nun bünyesi saldırganın iddialarına kapılacak kadar zayıf ise hakikatte tedâviye muhtaç demektir” diyerek NATO ittifakını sorgulamıştır. İnönü, bu cevabından sonra Amerika’ya giderek Başkan Jonhson’la görüştü. Bu görüşmelerde; Amerika,daha sağlam güvenlik ve garanti tedbirlerinin elde edilmesi isteğini esas itibariyle kabul etmiştir. Fakat Türkiye’ye, Kıbrıs’dan çekilmesine karşılık, Ege’deki adalardan birisinin verilmesi gibi kabulü mümkün olmayacak teklifler de yapmıştır. İkinci katliâm....ve gecikmiş müdahale Cenevre’de görüşmeler yapılırken, Rumlar, Ağustos 1964’de Erenköy ve Manşura katliâmlarını yaptı. Adadaki Birleşmiş Milletler Barış Gücü kuvvetleri bu katliâma sessiz kaldı. Türk jet uçakları 7-8 Ağustos’ da Rum mevzilerini bombalayarak katliâmı durdurdu. Bu bombardıman Yunanistan’ı korkutmuş, meselenin barışçı yollarla çözümünü Türkiye’ye bildirmiştir. Fakat Yunanlılar, bombardımandan sonra Ada’ya asker göndermeye devam ettiler. Hatta asker sayılarını bir ara 12 bine kadar çıkarmışlardır. Birleşmiş Milletlerin atadığı arabulucu, Türkiye’nin federal sistem tezini terk etmesi ve Kıbrıs’taki Türklerin Türkiye’ye göçlerinin kolaylaştırılması gibi garip teklifler ileriye sürmüştür. 1963-64 buhranının Türkiye açısından en önemli neticesi; Johnson mektubuyla Amerika’ya karşı güvenin sarsılması sonucu, Türkiye’nin Sovyetlerle ilişkilerini düzeltmek için harekete geçmesi olmuştur. 1965’den itibaren irili ufaklı olaylar ve çatışmalar daima süregelmiştir. Türkiye’nin İnönü dönemindeki kararlı tutumu, 1965 seçimlerinde Adalet Partisi’nin tek başına iktidara gelmesi Rumları ve Yunanlıları daha temkinli hareket etmeye itmiştir. Zira Makarios ve Yunanlılar, Kıbrıs meselesindeki darbelerini daima Türkiye’deki iç siyâsî dengesizliğe göre ayarlamışlardır. 1967 buhranı... Yunanistan’da orduda tasfiye yapmak ve komünistlerle işbirliği yapmak isteyen Papendreu’nun, 1967 seçimlerini kazanma ihtimali üzerine; Amerikan yanlısı Albay Papadopulos bir askerî darbe yaptı. Yeni hükûmet, Enosis’i barışçı görüşmelerle sağlama amacında olduğunu açıkladı. Yunanistan’da Amerika tarafından desteklenen askerî darbe, Sovyetleri Türkiye tarafına itmiştir. Türk-Yunan başbakanları seviyesindeki görüşmeler sırasında Yunanlılar, Batı Trakya Türklerine baskı yapmaya başlamışlardır. Fakat Türkiye’de hiç kimse Kıbrıs ile Batı Trakya arasında bir bağ kurmayı düşünmemişti. Ege meselesi başlıyor... Türkiye’nin, Kıbrıs politikasını dayandırdığı prensiplerden biri; Lozan Anlaşması ile bu bölgede kurulmuş olan dengenin bozulmamasıydı. Yunanistan, Lozan Anlaşmasının 13. maddesine aykırı olarak, Türk kıyıları karşısındaki adaları silahlandırmaya başlamıştı. Amerika tarafından desteklenen Yunan cuntası ile görüşmeler yapıldıktan sonra Başbakan Demirel, Romanya ile Sovyet Rusya’ya ziyarette bulunmuş ve Sovyetler Türklerin kanunî haklarını ve menfaatlerini ve Türk toplumunu eşit haklara sahip millî bir toplum olarak kabul ettiklerini vurgulamışlardır. (Ege kıta sahanlığı,fır hattı konu başlığı olarak sınıfda açılabilir) 2. 1974 Kıbrıs Barış Harekatı 1968’de başlayan toplumlararası görüşmelerden altı yıl boyunca hiçbir olumlu sonuç alınamadı. Bu sürede Türkiye federal devlet politikasında değişiklik yaparak bölge muhtariyeti esasına dayalı “üniter devlet sistemi”ne kaydı. 1974 CHP-MSP koalisyonu fonksiyonel federatif sistem tezini benimsemişti. Bu sistemde toprak paylaşılması söz konusu değildir. Tek devlet içinde görev ve yetkilerin iki toplum arasında paylaşılması esastır. Yunan hükûmeti, Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakı yolunda Makarios’u engel görüyordu. 15 Temmuz 1974’de Nikos Sampson bir darbe ile Kıbrıs Elen Cumhuriyetini ilân etti. Bu olay Yunanistan’ın adaya açık müdâhalesi ve Enosis’in gerçekleşmesi idi. Rumların örgütlü toplu katliâmları şiddetlenerek devam ediyor... Türkiye, Garanti Anlaşmasına göre İngiltere ile müdâhale kararı aldı. İngiltere müdâhaleye yanaşmayınca, Türkiye 20 Temmuz 1974 sabahı jet uçaklarının himâyesinde Girne’den Kıbrıs’a çıkarma yaptı. 22 Temmuz akşamı ateşkes yürürlüğe girdiğinde, Türk Kuvvetleri Girne-Lefkoşe yolunu kontrol altına almış ve Girne kıyılarında da genişleme yapmıştı. Güvenlik Konseyi, Türkiye’nin çıkarmaya başlamasıyla birdenbire hareketlenmiştir. Çünkü hâdise Türk-Yunan savaşının başlangıcı idi. Nitekim Yunan cuntasının kuvvetli adamlarından Yoannides, Batı Trakya’daki Yunan kuvvetlerini Türkiye’ye karşı saldırıya geçirmek istemişse de diğer üyeler bu hareketi onaylamamıştır. Ateşkesden sonra üç devlet dışişleri bakanları Cenevre’de toplandı ve Türkiye açısından I. Cenevre konferansı başarı ile neticelendi. İkinci Cenevre konferansı 8 Ağustos’ta Kıbrıs’ta Anayasa düzenini kurma amacıyla yapılmış fakat 14 Ağustos’ta hiçbir netice alamadan dağılmıştır. İkinci çıkarma, konferansın dağıldığı sabah saatlerinden itibaren başlamış, 16 Ağustos’da sona ermiştir. Bu süre içinde Türk kuvvetleri Magosa-Lefkoşe-Lefke-Kokkina-çizgisine ulaşarak adanın % 38’ini ele geçirmişlerdir. II. Kıbrıs Barış Harekatı, dünya kamuoyunda Türkiye’nin aleyhine bir havanın doğmasına sebep olmuştur. 1.Harekat hukukî bir müdâhale olarak kabul edilmiş, II. Harekat ise, toprak kazanma ve işgâl olarak nitelendirilmiştir. Kimse Türk toplumunun 11 senedir çektiği ızdırabı, Rumların katliâmlarını düşünmemiştir. Harekata Tepkiler... Sovyet Rusya, birinci müdâhalenin ardından Kıbrıs’ta, idarî statünün yeniden kurulacağını tahmin etmişti. fakat I. Cenevre görüşmelerinde ümidi gerçekleşmeyince tepki gösterdi. Sovyetlerin ümidi Makarios’un tekrar getirilmesi idi. I. Barış harekâtı sonunda Yunanistan’ın NATO’nun askerî kanadından çekilmesi, Sovyetleri fazlasıyla memnun etmiştir. Sovyet Rusya, Türkiye’ye verdiği 23 Ağustos tarihli notada; Kıbrıs meselesinin milletlerarası platformlarda ele alınmasını istiyordu. Sovyet teklifi; -Türkiye’nin anlaşmalardan doğan haklarını bir kenara itiyor, -Türkiye’nin Kıbrıs üzerindeki kontrolünü tamamen kaldırıyor, -Sovyetleri Kıbrıs’ta söz sahibi yapmaya çalışıyordu. Amerika’ya gelince; Johnson mektubundan sonra 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı, Türk-Amerikan münâsebetlerine ikinci darbeyi vurmuştur. İlişkiler, ancak 1981 yılından itibaren Reagan yönetimi ile düzelmeye başlayacaktır. Amerika, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtından sonra Şubat 1975’den itibaren Türkiye’ye silah ambargosu uygulamıştır. Amerikan silah ambargosuna Türkiye’nin cevabı, 15 Şubat 1975’de Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin kuruluşu olmuştur. Diğer taraftan Türkiye ambargoya karşı 1969 tarihli Türk-Amerikan İşbirliği Anlaşmasını yürürlükten kaldırdığını ve Türkiye’deki bütün Amerikan üs ve tesislerinin Türk Silahlı Kuvvetlerinin kontrol ve gözetimi altına gireceğini bildirdi. Türkiye’nin bu kararlı tutumu Amerikan Temsilciler Meclisini yumuşattı. Meclis ambargo tarihinden önce anlaşması yapılmış ve parası Türkiye tarafından ödenmiş askerî malzemenin sevkına izin verdi. Bundan da anlaşıldığı gibi ambargo sadece silah yardımını değil parası verilmiş silahların teslimini de içermekteydi. Kıbrıs Türk Federe Devletinin kurulması Kıbrıs Rumlarını müzâkerelere mecbur etmiştir. Günümüzde de bu görüşme süreci devam etmektedir. Ecevit 1978 Temmuz’unda Kıbrıs konusunda önemli bir taviz verdi. İskân hârici tutulan Kıbrıs’ın Maraş bölgesinin bir kısmına 35 bin Rum göçmeninin yerleşmesini kabul etti. Amerika silah ambargosunu Eylül l978’de kaldırdı. Toplumlararası görüşmeler bir yandan toplum temsilcilerinin zirveleri, diğer yandan Amerika’nın ve Birleşmiş Milletlerin tekliflerinin değerlendirilmesi şeklinde geçmiştir. Amerika ambargonun kaldırılmasından sonra aktif olarak araya girdi ve 1978’de bir plân önerdi: Bu plân federal sistemi kabul etmekle beraber Kıbrıs Türk toplumunun haklarını 1960 Anayasasından daha da geriye götürüyor, Türk toplumuna ayrılacak toprakları küçültüyor ve Garanti Anlaşmasını da bertaraf ederek Türkiye’nin Kıbrıs’la olan bağlarını da kesiyordu. Dönemin Dışişleri Bakanı Turan Güneş; Bu plânın sadece Amerika plânı olmadığını Amerika ile Batı Avrupa’nın Kıbrıs meselesine burunlarını soktuklarını söylüyordu. Diğer yandan bu plân Rumları da memnun etmedi. Çünkü Türk toplumuna federal bir sistem içinde ayrı bir toprak ve kendi içişlerini kendilerinin idare etmesi yetkisi veriliyordu. 1981 ihtilâli toplumlararası görüşmelerde duraklamalara sebep oldu. Diğer taraftan Ekim 1981’de Yunanistan’da Sosyalist Pasok Partisinin iktidara gelmesi Türk-Yunan münâsebetlerinde gerginliğe sebep oldu. Papandreu, Türkiye’ye karşı düşmanlık bayrağını açarken Kıbrıs meselesini toplumlararası çerçeveden çıkarıp Sovyetleri işin içine çekecek tarzda milletlerarası platforma götürme çabaları içine girdi. Neticede bu macera politikası Türkiye’ye zarar vermemektedir. Zaman Türkiye’nin yararına işlemektedir. Türkiye bugün Kıbrıs’da sahip olduğu durumdan şikâyetçi değildir.
|
|
II. DÜNYA SAVAŞI 1. II. Dünya Savaşı Öncesi Türk Dış Politikası a. Almanya Almanya’da Nasyonal Sosyalistler iktidara gelinceye kadar Türkiye ile arasında I. Dünya savaşındaki işbirliği hâtıralarından başka kuvvetli bir ilişki olmamıştır. Nazilerin iktidara geldiği sıralarda Türkiye de iç kalkınma hamlesi yapmaktaydı. Bu kalkınma plânı Türkiye’yi sınai teçhizat bakımından dışarıya bağlamaktaydı. Hitler fırsatı kaçırmayarak Batılılar ile siyâsî münâsebetleri iyi gitmeyen Türkiye’ye yakınlık göstermiştir. Türkiye ile Almanya arasındaki ekonomik münâsebetler birden bire artmıştır. Fakat 1936’da Montreux Boğazlar Sözleşmesi Almanya’nın hoşuna gitmemiştir. Bundan sonra Türkiye üzerinde bir Alman-İngiliz ekonomik rekâbeti başlamıştır. 1937 yılında Mihver’in Balkanlardaki faaliyetleri sonunda Balkan Antantı’nın zayıflaması, Türk-Alman münâsebetlerini soğutmuştur. Almanya, Türkiye’yi Batılılardan ayırıp Berlin-Roma mihverine çekmek istemiştir. Bu durumda Almanya, Sovyetlere karşı Boğazlarda ve Anadolu’da üstün bir duruma geçeceği gibi, Almanya’nın İngiliz ve Fransız sömürgeciliğinin dayanaklarından olan Orta Doğu’ ya sızması da kolaylaşacaktı. Almanya, İtalyan tehlikesinin Türkiye açısından oluşturduğu tehdidi göremediğinden Türkiye politikasında başarı kazanamamıştır. Almanya, 1939 Martında Çekoslavakya’yı ele geçirip hayat sahası politikasına başlamıştır. Doğu’ ya doğru yayılan Alman tehlikesi Türkiye’yi endişelendirmiştir. II. Dünya Savaşı öncesi Balkanlara ve Ortadoğu’ya yönelen İtalyan ve Alman tehlikeleri Türkiye’nin İngiltere yanında yer almasına sebep olmuştur. b. İngiltere Arnavutluk’un işgâli üzerine İngiltere ve Fransa, Yunanistan ve Romanya’ya garanti vermişti. Aynı teklif Türklere de yapılınca Türkiye garantinin iki taraflı olmasını istemiştir. Türkiye’ye göre durum açıkça Mihver’ e cephe almaktı ve savaş tehlikesi karşısında kalmaktı. Böyle bir durumda Türkiye, İngiltere’nin taahhütlerinin ne olacağını bilmek istiyordu. Türk-İngiliz görüşmeleri 12 Mayıs 1939’da yayınlanan bir deklarasyonla sonuçlandı. En önemli maddeye göre iki hükûmet vuku bulacak bir tecâvüz hareketinin Akdeniz mıntıkasında bir savaşa sebep olması halinde birbirlerine her türlü yardımı yapacaktı. İngiltere bu maddeye Balkanların da dahil olmasını istemiş fakat Türkiye, Sovyetleri tamamen karşısına almamak için kabul etmemişti. İngiltere’nin Türkiye’ye yakınlaşmaktaki amacı Romanya’ya Boğazlar yoluyla yardım edebilmekti. Türkiye, İngiltere’den sonra; Hatay’ın, Türkiye’ye katılmasını kabul etmesi üzerine Fransa ile de bir deklarasyon imzalayarak Batı blokuna katılmış oldu. Türk- İngiliz ve Fransız deklarasyonları Almanya ve Rusya’yı telaşlandırdı. Almanya, Türkiye’yi tehdit etti. c .Sovyet Rusya 23 Ağustos 1939’da Sovyet Rusya, Nasyonal Sosyalist Almanya ile saldırmazlık paktı imzaladı. Rusya’nın Almanya ile savaşın hemen önünde saldırmazlık paktını imzalama sebepleri: -Rus - Alman işbirliğinden faydalanarak emperyalist genişlemesini gerçekleştirmek, -Batılılarla Almanya’yı karşı karşıya bırakıp her iki tarafın da birbirlerini yıpratmalarını sağlamak. -Sonunda yıpranmamış kuvvetiyle ortaya çıkmak ve Komünizmin dünya üzerinde egemenliğini en geniş biçimde gerçekleştirmektir. Halbuki Türkiye; İngiltere, Fransa ittifakına Rusya’nın da katılacağını umuyordu. Millî Mücâdele yıllarından beri beraber yürüyen Türkiye ile Sovyet Rusya’nın yolları artık ayrılmıştı. Bu ayrılık bugünlere kadar devam edecektir. Alman-Sovyet paktından sonra Almanya, Türkiye’nin Batılılarla ittifakını Sovyetler aracılığı ile önlemeye çalıştı. Sovyetler de Boğazların Batılılar eline geçmesini istemiyordu. Halbuki Türk-İngiliz deklarasyonu barışçı bir eser olarak yapılmıştı. Sovyetler, Türkiye’nin İngiltere ve Fransa ile yaptığı ittifakı bir savaş belgesi olarak görüyordu. Sovyetlerin bu fikre sahip olmasında, Almanya’nın rolü olduğu kadar, bu devletin savaş durumundan faydalanarak Türkiye üzerinde gerçekleştirmeye çalıştığı emperyalist emellerinin de etkisi vardı.
|
|
TÜRKİYE’YE YÖNELİK TEHDİTLER Türkiye’ye yönelik tehditleri iç ve dış tehdit olmak üzere iki kısımda incelemek gerekir. Fakat bunların birbirleri ile bağlantıları da vardır. Her iç tehdit unsuru bir dış tehdit unsurunun uzantısıdır. 1. Dış Tehdit Türkiye’ye yönelik tehdidin en önemli sebebi Türkiye’nin jeopolitik ve jeostratejik değeridir. Diğer önemli bir sebep de Türkiye’nin çevresinin beşerî yapısının oldukça karmaşık olmasıdır. Farklı ırklara, dinlere ve kültürlere sahip bu toplumlar zaman -zaman birbirleri ile çatışan rejimler tarafından yönetilmektedir. Türk milletinin birliğine ve Türk devletinin varlığına yönelik yıkıcı tehdit Türkiye üzerinde emelleri olan bazı dış güçler ve devletler tarafından yoğun bir şekilde bugün de sürdürülmektedir. Atatürk: “İki türlü cephe vardır. Dahilî cephe, zahirî cephe, asıl olan dahilî cephedir. Bu cephe bütün memleketin bütün milletin vücuda getirdiği cephedir. Zahirî cephe doğrudan doğruya ordunun düşman karşısındaki silahlı cephesidir. Bu cephe sarsılabilir, değişebilir mağlup olabilir. Fakat bu hal hiç bir vakit bir memleketi, bir milleti mahvedemez. Mühim olan memleketi temelinden yıkan, milleti esir eden dahilî cephenin çökmesidir. Bu gerçeği bizden çok iyi kavramış olan düşmanlar, bu cephemizi yıkmak için yüzyıllarca çalışmışlar ve çalışmaktadırlar. Bugüne kadar muvaffak da olmuşlardır. Gerçekten kaleyi içten almak dışarıdan zorlamaktan çok kolaydır.” Teknik gelişmeler insanın duygu, düşünce ve hareketlerini tahrip etme imkânını çok yükseltmiştir. Bunun sonucunda toplumların millî hedefleri ve menfaatlerine ulaşmanın tek yolu olan “Sıcak Savaş”ların yanında “Soğuk Savaş” gündeme gelmiştir. Sıcak savaş için çok değişik silahlar ve taktikler geliştirildiği gibi soğuk savaş için çok daha çeşitli taktikler ve silahlar kullanılmaktadır. Birincisinde belki de insanın sadece bedenini yok etmek veya etkisiz hâle getirmek hedef olurken, ikincisinde insanın düşüncesi, ruhu hedef alınmaktadır. Soğuk savaşın diğer adı psikolojik savaştır. Bugün psikolojik harekât siyâsî, ekonomik, askerî ve ideolojik faaliyetleri kapsayacak şekilde geniş anlamda kullanılmaktadır. Çağımız devletlerinin iç ve dış politikalarının desteklenmesi ve benimsetilmesi maksadıyla başvurulan psikolojik harekât; savaş ve barış zamanında politik ve askerî hedeflere ulaşılması için düşman, dost ve tarafsız çevrelerde uygun tutum ve davranışlar yaratmak üzere plânlanan ve uygulanan siyasî, ekonomik, ideolojik ve askerî faaliyetlerdir. Sıcak savaşın destekçisi olarak yapılan soğuk savaşın hedefleri: a. Düşmanın moralini bozmak, b. Düşmanın savaşma istek ve azmini kırmak, c. Düşmanın müttefikleri arasına şüphe ve fesat tohumları ekmek, d. Düşmanın kendi toprakları üzerinde şüpheli emeller beslediği intibaını yaratmak, e. Tarafsız ülkelerin sempati ve yardımını kendi tarafına çekmek veya tarafsız kalmalarını sağlamak, f. Düşmanın kendi topraklarında veya işgâlindeki topraklarda mukavemet yuvaları kurmak ve bunların faaliyetlerini desteklemek, g. Ayrıca ülkeye yönelik düşman psikolojik harekatını etkisiz hâle getirmek için yürütülen karşı propaganda faaliyetlerinde bulunmak olarak belirtilebilir. Yakın zamanlara kadar Doğu blokundan kaynaklanan psikolojik harekât genellikle Batı ülkeleri üzerinden Türkiye’ye yansıtılmaktaydı. Ayrıca Batı ülkelerinden ülkemize yöneltilen psikolojik harekâtın gereği olarak başvurulan siyâsî, ekonomik ve sosyal baskıların çoğu Batı sosyalist ve komünist partisi temsilcilerinin çabalarıyla gündeme gelmekteydi. Komünist rejimin çöküp Doğu blokunun dağılmasına rağmen bu faaliyetler devam etmektedir. Batı dünyasının, kendisinin ve çevremizdeki ülkelerin de soğuk savaş taktiklerine hedef olmaktayız. Bu ülkelerden gelen tehditlerin tarihî uzantıları da vardır. Bunları sırasıyla görelim: a. Sovyet Rusya’nın Türkiye Üzerindeki Emelleri; Rusya Çar I. Petro’dan itibaren Rusya’nın Ortadoğu ve Akdeniz’e yönelik emellerinin özünü “sıcak denizlere açılma” arzusu oluşturmaktadır. Günümüzde buna ilâve olarak bölgenin zengin petrol yataklarına sâhip olması Rusya’nın iştahını kabartmaktadır. Rusya, Küçük Kaynarca Anlaşmasından (1774) itibaren “Şark Meselesi”ni canlandırmış ve bu amaca ulaşmak için diğer devletlerle gizli anlaşmalar yapmıştır. Rusya coğrafyasındaki devletin adı, rejimi ne olursa olsun Türkiye coğrafyasına yönelik hedefi hep aynı kalmıştır. Rusya, I. Dünya Savaşı sırasında Çanakkale zaferimiz sebebiyle müttefiklerinden yardım alamayınca çöküntüyü kullanan komünistler ihtilâl yapmışlar ve ihtilâl hükûmeti savaştan çekilerek yaptığı bütün gizli anlaşmaları açığa çıkarmıştır. Bundaki amacı sosyalist prensipler değil, kendisinin içinde olamayacağı paylaşma projelerinin uygulanmasıyla uğrayacağı kayıptır. Nitekim Sovyet Rusya ihtilali gerçekleştirip komünist rejimi rayına oturttuktan sonra emperyalist hedeflerine ulaşmak için harekete geçmiştir. Bu sefer sıcak savaşın yanında soğuk savaşı gündeme getirerek. b.Bulgaristan’ın Emelleri Bulgaristan’ın Doğu bloku dönemindeki emelleri Sovyet Rusya paralelinde idi. Kendisinin tarihî emeli; Karadeniz’den Adriyatik’e, Tuna’dan Ege’ye kadar yayılan İstanbul ve Trakya’yı da içine alan Büyük Bulgaristan’ı gerçekleştirmektir. c. Suriye’nin Emelleri Suriye’nin Hatay dâhil olmak üzere Güneydoğu Toroslar’a kadar uzanan topraklarımız üzerinde tarihî emelleri vardır. Suriye, yakın zamana kadar Sovyet Rusya yanlısı bir politika izlerken Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizdeki bölücü terörist faaliyetleri ve mezhep ayrılıklarını tahrik etmekteydi. Suriye Yunanistan ile açık ve gizli ittifak yaparak bölücü, aşırı sol ve Ermenilerle işbirliği yapmıştır. d. İran’ın Emelleri İran, Osmanlılar döneminden beri Türkiye üzerinde açık emeller beslemektedir. Tarihte İran coğrafyasına egemen olan bütün güçler yönünü mutlaka Anadolu’ya çevirmiştir. Osmanlılar döneminde Şiilik vasıtasıyla Osmanlı ülkesinde taraftar toplamak yoluna gitmiştir. Bugün de İran Şii nitelikli İslâm devrimini Türkiye’ye yaymak istemekte. Buna ulaşmak için de öncelikle Atatürk düşmanlığını Türkiye’de yayarak Şii olmasa da Atatürk düşmanı Müslüman tipini oluşturma faaliyeti içindedir. Diğer taraftan Türkiye’ye karşı terör ve bölücü faaliyette bulunan grupları da desteklemektedir. Son yıllardaki faaliyetleri ile dikkat çeken Hizbullah terör örgütünün İran’ın resmî mezhebi Şii İslâm bağlantıları vardır. e. Irak’ın Emelleri Irak ile doğrudan olmasa da Musul Kerkük bölgesi meselemiz vardır. Çünkü Musul Kerkük bizim Misâk-ı Millî sınırlarınız içinde idi. Yine zaman - zaman gündeme gelen su meselemiz vardır. f. Yunanistan’ın Emelleri Yunanistan “Megalo İdea” şeklinde emelini formülleştirmiştir. Bu politikanın amacı; Kıbrıs, Batı ve Orta Anadolu, Boğazlar, İstanbul ve Trakya’yı içine alan Büyük Yunanistan’dır. Bugün Türkiye ile Yunanistan arasında Kıbrıs, Kıta sahanlığı, Kara suları, Fır hattı gibi meselelerimiz vardır. Yunanistan tarihî ve dinî bağlar sebebiyle Batı dünyasından da destek almaktadır. Dahası Yunanistan, Batı devletlerinin de Türkiye’ye karşı bir maşası görünümündedir. 1999 depremleri iki ülke insanını birbirine yakınlaştırmış olmasına rağmen devletlerin ana politikalarında bir değişiklik olmamıştır. 2. Yıkıcı İç Tehdit Yıkıcı unsurlar bir ülkenin mevcut anayasal düzenini yıkmayı, değiştirmeyi, ülke bütünlüğünü parçalamayı veya tamamen ortadan kaldırmayı hedef alan ve bu yönde faaliyete girişen örgütler veya gruplardır. Yıkıcı unsurlar bir ülkenin kendi iç yapısından veya dış güçlerin tahrikiyle ortaya çıkarlar. Ancak her durumda dış güçler bağlantısı olsun olmasın bu yıkıcı unsurları amaçları doğrultusunda kullanırlar. Bunların amaçları; 1. Başta üniversite gençliği olmak üzere Türk toplumu üzerinde sürdürülen menfi propagandanın amacı devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü parçalamak, 2.Cumhuriyet rejimini ve mevcut hukuk düzenini yıkmak 3.İdeolojileri doğrultusunda bir düzen kurmaktır. Ülkemizde mevcud tehdid unsurları aşırı sol unsurlar, aşırı sağ unsurlar bölücü terör unsurları ve irticai unsurlar olarak tasnif edilebilir. a. Aşırı sol unsurlar; Bütün aşırı sol ve komünist terör örgütlerinin amacı Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet rejimini yıkarak yerine Marksist-Leninist bir düzen kurmaktır. Amaçlarına birinci yol olarak mevcud düzenin sağladığı partileşme imkânı ile iktidara hâkim olmak daha sonra komünizmi kurmak. İkinci yol ise mevcut düzeni silâhlı ayaklanma ile yıkarak devlete hâkim olmak ve komünist yönetimi kurmaktır. Bütün yasadışı sol örgütler terör yolunu seçmişlerdir. Birinci yolu seçenler her ne kadar yasal görünseler de ihtilâlci terörist gruplara destek olmaktadırlar veya bizzat silahlı teröre başvurmaktadırlar. Zamanımızda Sovyetler Birliği güdümündeki komünizm yıkılmış olmasına rağmen, onların başarılı olamamalarına karşılık kendilerinin başaracaklarını sanan komünist gruplar vardır. Ama bu grupların çoğu diğer bölücü terörist gruplar içinde faaliyet göstermektedirler. Yani her durumda Türk devletine karşı yıkıcı faaliyetlerini devam ettirmektedirler. Bir kısmı da sosyalizmi öne çıkarmadan Sosyalist düşünce doğrultusunda toplumu bölmeye, tahrik etmeye devam etmektedir. b.Aşırı Sağ Unsurlar Bunların bir doktrin olarak kabul ettikleri milliyetçi görüşleri etrafında devletin yeniden yapılanmasına çalışmak, kendilerine göre devletin yıkıcı unsurlara karşı yapamadığını üslenmek ve milletin koruyuculuğunu üslenmek gibi iddiaları vardır. Özellikle 12 Eylül öncesi kendilerini devletin kolluk kuvvetleri yerine koyarak aşırı sol teröre karşı gelerek komünizmin yerleşmesine engel oldukları fikrindedirler. Bu unsurlar bazı durumlarda aşırılığa gidip bazı halk kesimlerinin düşmanlığını üzerlerine çekmektedirler. c. Bölücü Terör Unsurları Amaçları Türkiye Cumhuriyetini parçalayarak Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da sınırları kendilerince belirlenmiş bölgelerde bağımsız bir devlet kurmaktır. Bölücü terör örgütleri dayandıkları devletlere ve ideolojilerine göre farklı yaklaşımlara sâhiptir. Bunlardan PKK terör örgütü Marksist-Leninist ideoloji doğrultusunda teşkilâtlanmıştır. Marksist unsur özellikle terör örgütü ambleminde açıkça görülmektedir. Diğer örgüt ise İran tipi Şii din anlayışı ile hareket eden Hizbullah adlı örgüttür. Bu örgütlerin dış destekli oldukları açıktır. Bu dış mihraklar sanıldığı gibi onlara istedikleri bölgede devlet kurdurmayacaklardır. Çünkü bölgede öteden beri terör unsurunu harekete geçirerek hak iddiasında bulunan Ermeniler vardır. Ermeni terör örgütü Asala 1970 ve 80’li yıllarda yurt dışındaki diplomatlarımıza yönelik cinâyetlerini durdurmuşlar ve PKK ile eylem birliği içine girmişlerdir. Bu durum PKK’nın lider konumundaki kadrosunun büyük çoğunluğunun Ermenilerden oluşmasında büyük rol oynamıştır. Ermeniler bu hareketleriyle hem dünyaya terör yoluyla duyurdukları meselelerini bölgeye kaydırmış olmakta; hem de başka bir terör örgütü ile beraber hareket ederek Türk devletinin yıkılması kolaylaşmakta; hem de öteden beri kendilerinin olduklarını iddia ettikleri toprakları başkalarına kaptırmamış olacaklardır. d. İrticâi Unsurlar Bunlar, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin siyâsî, hukukî, sosyal ve ekonomik yapısını dinî esaslara dayandırmak amacını güderek Türk devletinin en temel niteliği olan Laiklik ilkesini çiğnemektedirler. Halifeliğin yeniden kurulması, bütün İslâm toplumlarının bir siyâsî birlik etrafında toplanması gibi hedefleri vardır. İrticâi unsurlar hedeflerine, dayandıkları dış güçlere ve mezhep ve tarikat durumlarına göre farklılık göstermektedir. Meşrû partiler vasıtasıyla teşkilâtlananlar demokratik metodları kullanarak hedefe ulaşmak istemekte. İran tipi Şii İslâm devrimini örnek alanlar ihtilâlci metodu benimsemektedirler. Özellikle İran tipi İslâm anlayışı Laiklikle ters düştüğünden, Atatürk İlke ve İnkılapları bunlar tarafından öncelikle yıkılması gereken hedefler arasındadır. Türkiye’de Atatürk düşmanlığının özellikle İran İslâm devriminden sonra yaygınlaşma sebebi budur. İrticâi unsurlar hedeflerine ulaşmada toplumların örflerini ve millî bilinçlerini büyük engel olarak gördüklerinden millî kültür özelliklerini öncelikle yıkmayı amaçlamaktadırlar. Demokratik metotlarla iktidara gelmeyi amaçlayan unsurlar hedefe ulaşmak için dinlerinin dahi kabul etmedikleri usulleri kullanmaktadır. Ayrıca bunlar kendi siyâsî partilerine oy vermeyi dinî bir görevmiş gibi göstermekte, hatta kendilerine oy vermeyenleri din dışı ilân edebilmektedir. Nasıl sosyalistler, toplumdaki sosyal dengesizlikleri kullanıp kendilerine malzeme yapmışlarsa, bunlar da toplumdaki dinî aksaklıkların istismârını yaparak taraftar toplamaktadır. Belki de toplumun kendi içinde çözüm bulabileceği meseleleri siyâsî malzeme yaparak çözümsüz hâle getirmektedir. İrticâi grup mensupları ile samimi Müslüman vatandaşları birbirinden ayırmak gerekir. Bu grupların yaptığı öncelikle kendilerinden olarak gördükleri kişilerle birlikte yaşadıkları devlet müessesini yıpratmak için vatan, millet ve devlet kavramlarını zedelemektir.
|
|
Göktürkler Asya Büyük Hun İmparatorluğu'ndan sonra, her bakımdan temsil ettiği Türk kültürü itibariyle ikinci "süper" Türk imparatorluğu niteliğinde olan Gök-Türk hakanlığı, "Türk" sözünü ilk defa resmî devlet adı olarak benimsemekle, bütün bir millete ad vermek şerefini kazanmış, Doğu Sibirya'daki Yakut Türkleri ile batıda Ogur (Bulgar) Türklerinin bir kısmı dışındaki Türk asıllı bütün kütleleri kendi idaresinde birleştirmiştir. Hakanlığın yıkılmasından sonra bir yelpaze gibi açılarak dört tarafa yayılan çeşitli Türk zümreleri gittikleri yerlerde 'Türk" adını ve Gök-Türk idarî, siyasî ve iktisadî geleneklerini yaşatmışlardır. Yine bütün bu Türklerin tarihinde Gök-Türk teşkilatının, edebiyatının, töre ve hayat telakkisinin izleri görülmüştür. Gök-Türklerden sonraki çağlarda, R Türkçesi (Ogur lehçesi) müstesna, bütün Türk lehçe ve ağızları Gök-Türk Türkçesi'nin damgasını taşır. Doğudan batıya: Orta Asya, Türkistan, Maveraünnehir, Kuzey Hindistan, İran, Anadolu, Irak, Suriye ve Balkan Türkleri, Gök-Türkler yolu ile Türk'tür. Bizim bugün diğer Türk devlet ve zümrelerinden ayırdetmek üzere Gök-Türk (Kök-Türk) dediğimiz bu topluluk ve devletin adı "Türk" veya "Türük" idi. Ancak, kitabelerin bir yerinde, kendini Gök-Türk olarak tanıtmıştır ki, "Gök'e mensup, ilahî Türk" manasına gelen bu tabir, V. Thomsen'e göre hakanlığın parlak devresine işaret etmekte olmalıdır (herhalde Mu-kan Kağan zamanı). Gök-Türk hakanlığı çağında, daha doğrusu 6.-9. asırlarda Orta Asya'da tarihî rol oynayan toplulukların, çeşitli adlar altında gruplaşan Tölesler olduğu anlaşılmaktadır. Türkçe Töles kelimesi, ihtimal "asıl, kök, temel" manalarına gelmektedir. (Bk. L. Bazin, Les Calendriers..., s. 661, 667.) Tölesler (Tölös, Tolis, Çince'de T'ie - lo, T'ieh - le), Çin kaynaklarında eski Hun boylarından olarak zikredilen ve bütün Orta Asya'ya yayılmış kalabalık Türk kütleleri bütünüdür. Sui-shu'da (Çin Sui hanedanının 581-618 yıllığı) 50 kadar kabilesi sayılmakta ve şöyle sıralanmaktadır: 1'i Baykal gölünün kuzeyinde, 5'i Tola ırmağı kuzeyinde, 5'i Tanrı dağları kuzey eteğinde, 9'u Altaylar'ın güneybatısında, 4'ü K'ang (Semerkant havalisi) krallığının kuzeyinde, 10'u Seyhun boyunda, 4'ü Hazar'ın doğusu ve batısında, 6'sı Fu-lin'in (Bizans) doğusunda". Ancak Baykal gölünden Karadeniz'e kadar yayılan bu toplulukların hepsini de Türk menşeli saymak doğru olmasa gerektir. En batıda gösterilen bazılarının (mesela Alanlar) İranlı oldukları biliniyor. Wu-hun'lar (=Ugor) da Urallı bir kavim grubudur. Ayrıca, Ogur boylarının da T'ieh-le'ler olarak zikredildiği anlaşılmaktadır. Töles boylarının, taşıdıkları adlar henüz tamamen çözülememiş olmakla beraber, Hunlardan geldikleri ve umumiyetle dil ve örflerinin Gök-Türklerinkinin aynı olduğu belirtilmiştir. Bazı Çin kayıtlarına göre, Tabgaçlar devrinde (386-534), yüksek tekerlekli araba kullandıklarından dolayı Kao-kü (Chao-ch'e = yüksek tekerlek) diye adlandırılan bir kısım Töles kabileleri, diğer Türkler gibi kendilerini kurt ata'dan türemiş kabul ederlerdi. Ayrıca, T'ang-shu'da (Çin T'ang sülalesi 618-906 yıllığı) da 15 Töles kabilesinin adlan verilmiştir. Gök-Türk hakanlığı zamanında Orta ve Doğu Asya'da gruplaşan Tölesler ile diğer ilgili bölgelerdeki topluluklar şunlardır: 1. Tarduşlar (Çince'de Sie Yen-t'o, Hsieh Yen-t'o. Hsie/ = Sir/ Yen-t'o = Tarduş?). Töles kabilelerinden bir grup (herhalde Tarduş: Hakan Tar-du'nun unvanı ile anılanlar: Batı Gök-Türkleri= On-oklar) Altaylar'ın batısında oturmakta olup Töleslerin en zengin ve kuvvetlileri olarak gösterilirler. 2. Uygurlar. Töleslerden bir kütle. Tola ırmağının kuzey sahasında yer almışlardı. 3. On-Oklar (ihtimal "Tarduş" diye de adlandırılan Töles grubu), Altaylar'dan Seyhun (Sîrüderya) yakınlarına kadar uzanan geniş bölgede görünüyorlar. Çu ırmağı - Isıkgöle göre, 5'i doğuda To-lu (sol kanat), 5'i batıda Nu-çi-pi (sağ kanat) adı ile 10 kabileden kurulu olup, "Batı Gök-Türkleri" diye de anılmışlardır. Türgişler, To-lulardan idiler. Ayrıca bunlardan bir kısmı Çu-yüe (Çiğil?) ve Ç'u-mi (Çumul) adları ile anılan Türk kabileleri ile birlikte 630'u takip eden yıllarda, Gök-Türk hakanlığının fetret devresinde, Beş-balık civarındaki kurak bozkırlara çekilmişler ve Şa-t'o (Çince çöl veya Türkçe sadak? Veya Çiğil'ler?) adını almışlardır. 4. Karluklar. Altaylar'ın batısında idiler. 5. Oğuzlar (630'dan sonra bu adla ortaya çıkan Töles boyları.) Selenga ırmağı - Ötüken bölgesinde oturuyorlardı. 6. Doğu Avrupa'da Türk toplulukları: Avarlar, Hazarlar, Ogurlar, Peçenekler ve ihtimal Kıpçak-Kumanlar vb. 7. Kırgızlar. Baykal'ın batısında, Yenisey nehrinin kaynakları bölgesinde idiler. 8. Basmıllar (Çince'de Pa-si-mi). İdi-kut'unun (hükümdar) Türk olduğu belirtilen bu kavmin aslen yabancı olup, Türklerle karıştığı ileri sürülmüştür. Daha ziyade İç Asya'da Beş-balık havalisinde görünmektedirler. 9. K'i-tan, Tatabı, Dokuz-Tatar, Otuz-Tatar gibi Moğol soyundan kabileler doğu bölgesinde Kerulen ve Onon nehirleri havalisinde bulunuyorlardı. Ancak, hatırlatmak gerekir ki, bütün bu topluluklar, zaman zaman yer değiştirmekte, arada bir çözülen boylardan yeni birlikler meydana gelmekte, hulasa oynak kütleler teşkil etmekte idiler. Yine görülmektedir ki, Tarduş, Uygur, On-ok, Oğuz, Ogur, Hazar vb isimler Türk soyundan gelen kütlelerin türlü teşkilatlanmalar dolayısıyla aldıkları adlardan ibarettir. "Türk" de, bilinen manası ile önceleri belirli bir topluluğun (Aşına ailesi etrafında toplananların) adı iken sonraları yaygınlaşmıştır. Gök-Türkler, Çin kaynaklarının açıkça belirttikleri üzere, Asya Hunlarından iniyorlardı. Başbuğ ailesi olan Aşına soyunun bir dişi kurttan türediğine dair o çağda pek yaygın olduğu anlaşılan rivayetler, Gök-Türklerin erken tarihini efsanelerle karıştırmaktadır. Ancak kurttan-türeme geleneğinin, Asya Hunları arasında da mevcut olması ve kurt ata'nın Türkleri dar, geçilmez yollardan selamete ulaştırdığı (Bozkurt Destanı'nın aslı) rivayetinin Hunlarda görülmesi, Gök-Türklerin Hunlara nispetini ortaya koymaktadır. Aşına ailesinin, yalnız bir erkek çocuk hayatta kalmak üzere, katliama uğramış olduğu rivayetini, Tsü-kü (aslında Asya Hun devletinde bir unvan) adlı Hun ailesine mensup Meng-sün tarafından kurulan Kuzey Liang Hun Devletinin, 439'da Tabgaçlar tarafından yıkılması hadisesine bağlamak mümkündür. Sui-shu'ya (Çin yıllığı, 581-618) göre, bu Hun devletinde idareyi elinde tutan Tsü-kü (Chü-ch'ü)'ler imha edildiği zaman, A-shih-na (Aşına) kolu, 500 ailelik bir kütle halinde, Kan-su bölgesinden göçerek, Juan-juanlara sığınmışlardı. Gök-Türklerin nüvesini teşkil ettiği belirtilen ve Meng-sün'ün oğlu An-çu ve sonra torunu Şu'nun öldürülmesi üzerine önce Hsi-hai'da iken sonra Altaylar'a nüfuz eden bu kütle, Chü-ch'üler (Tsü-kü) yolu ile de Asya Hunlarına bağlanmaktadır ve hatta, bu kısa göç hareketini idare eden Aşına soyunun, Güney Hun tanhuları yolu ile Mo-tun'un mensup olduğu ünlü T'u-ko (Tu-ku) ailesinden gelmesi kuvvetle muhtemeldir. Kurt ata inancı dolayısıyla Gök-Türk hakanlık belgesi, altından kurt başlı sancak (tuğ) olmuştur.
|
|
Merhaba Osmanlı Devlet-i Aliyye-yi Osmaniyye. Osmanlı Devleti. Bu devletin, kendine lâyık gördüğü muhteşem bir unvan vardır: “Devlet-i ebed müddet”. Ebediyete, sonsuza kadar devam edecek devlet. Veya dünya durdukça duracak. Unvan da devlet kadar muhteşem. "Devlet-i ebed müddet" ufkunu yitirmememiz lazım. Onu kaybettiğimizde bilin ki felâket çağımız başlamıştır. Terkibe dikkat ediniz, “devlet-i ebed müddet” deniyor, "devlet-i ebed müddet-i Osmaniyye” denmiyor. Ebediyen, sonsuza dek, dünya durdukça ayakta kalacak olan “devlettir”. Osmanlının bir hususiyeti de Türk’te devlet idrakini şuurlaştırmasıdır. Bu şuurun olanca parlaklığıyla kavranmasından sonradır ki gerektiğinde “ya devlet başa, ya kuzgun leşe” denmiş, “nizam-ı âlem içün”, yerkürenin dirlik ve düzeni için, evlat vermek dahil, katlanılmadık fedakârlık kalmamıştır. Her şey, “din ü devlet, mülk ü millet” uğruna. Bir dönem Selçuklu Sultanlığı idik. Bir zaman Osmanlı Padişahlığı. Şimdi Türkiye Cumhuriyeti. Nüfus aynı, bayrak aynı, esas müesseseler aynı, yurt aynı, dil aynı, din aynı... Kalan teferruat. Öyleyse devlet-i ebed müddetten murat edilen “devlet” devam etmekte. Bunu dolaylı şekilde ispatlamak da mümkün. Eğer rejim değişikliğiyle devlet hayatı bitseydi, bugün Ermeni gailesi gibi bir derdimiz olmazdı. “Hadise 1915’te cereyan etmiştir. Cumhuriyet rejimine geçiş ise 8 yıl sonra. 1915’te olanlardan bize ne?” diyebiliyor muyuz, desek bile dünya kaale alır mı? O halde Osmanlı dönemi, Beylik, erken Osmanlı, yükseliş devri, duraklama, gerileme vakti ve Tanzimat gibi safhalarıyla birlikte bizim için artık bir mekteptir. Aile hayatı, mahalle hayatı, içtimai hayat, hukuk hayatı, devlet hayatı, eğitim gibi onlarca belki yüzlerce mevzu için ders alınması icap eder. Ki Osmanlı ufkunu, vizyonunu kaybetmeyelim. Osmanlı, imparatorluk, süper güç, cihan devleti yüksekliğinden bakıyordu. Devlet reisi, Şâh-ı cihândı. Yabancı devlet krallarına “Sen ki Fransa vilayetinin kralı” diye yazılıyor, bir koca devlet ancak bir il olarak kabul ediliyor, şairleri devrin memleketlerini dünya merkezi İstanbul’un bir taşına feda ediyor, “bir sengine yekpâre acem mülkü fedadır” diyor; Hıristiyan âleminin medar-ı iftiharı Ayasofya, arka arkaya yükselen Şehzadebaşı, Süleymaniye, Selimiye, Sultanahmet camileriyle tekrar be tekrar geçiliyordu. Devlet reisinin "halifeyi ruy-i zemin" (yer yüzünün halifesi), "sultanü'l-berreyn" (karaların sultanı) ve "hakanü'l-bahreyn" (denizlerin hakanı) gibi unvanları vardı. Devlet-i ebed müddet fikrinin dirilişini yaşamak zorundayız. Bu bizi ayakta tutacak, kendimize güven duygusunu aşılayacak mayadır. Osmanlı için battı, çöktü, bitti gibi ifadeler kullanamayız. İstanbul, Dersaâdet, Darü'l-Hilâfe, Âsitâne, Türklerin elinde kaldığı sürece bu sözün değeri olamaz. Osmanlı, Selçuklu'dan devraldıklarını zenginleştirerek, Türkiye Cumhuriyeti'ne inkılap etti. Aynı bayrağın nöbetçileri değişti. Zaten Avrupalı, Osmanlı'ya “Türkiye” diyordu. Onların söylediği resmileştirildi. Eğer bu dirilişi yaşar, bu ufku tekrar yakalarsak, bugün önümüzde sıra dağlar gibi yükselen, 12 Ada, Kıbrıs, Kürt kışkırtması, Ermeni ihtilafı ve benzerlerinin küçük meseleler olduğu görülecektir. Osmanlı, yok olmadı, bitmedi, tükenmedi. Devlet değişim yaşadı. Diğer unsurlar aynen sürmekte. O halde bu coğrafyayı teşkil eden herkes, Türk, Kürt, Laz, Ermeni, Rum... hepimiz Osmanlıyız. Merhaba Osmanlı... Anlat bize ne biliyorsan, ne gördüysen, zaferlerini ve pişmanlıklarını anlat. Rahim Er / Türkiye, Entellektüel Boyut, 26 Şubat 2007
|
|
Kırkpınar Güreşleri Yunan Sporu Değildir Her sene Haziran ayı sonlarında düzenlenen Kırkpınar güreş müsabakaları, Türk ata sporunun en önemli basamağıdır. Bunu biz Türkler bildiğimiz gibi, bütün dünya da böyle bilir. Ancak geçenlerde birkaç gazeteye birden beyanat veren bir spor akademisi profesörü; bu ata sporumuzun, Türklere ait olmadığını ve Yunan sporu olduğunu söyledi. Tabii konuşan spor profesörü olunca da gazeteler, doğru söyler diye bu safsatalara yer ayırmışlar. Sayın profesör diyor ki: “Bu yağlı güreşler, Türk sporu değildir. Yunanlılardan alınmıştır. Zira kispet içine el sokarak güreşmek ve insanın mahrem bölgelerine el değmesi Müslümanlığa aykırıdır. Kırk kişinin güreşerek ölmesi, tamamen uydurma bir hikayedir. Eğer gerçek diyenler varsa, bana göstersinler, gidip bu kırk kişinin ruhlarına fatiha okuyayım...” Türklerin Avrupa’ya ayak basmalarından sonra, iki yaka arasında gidip gelmeler çoğaldı. Bu arada Balkanlara doğru bir ileri harekat da başladı. Bu harekata katılanlar, 40-50 kişilik özel görev kuvveti şeklindeki birlikler idi. 1361 senesinde böyle kırk kişilik bir kuvvetin askerleri, akın görevi sırasında mola verdikleri bir çayırlıkta, kendi aralarında ikişerli eşleşerek güreş tutarlar. Yenişenler istirahata çekilirler. Ancak iki cengaver yenişemez ve güreşe devam ederler. Her ne kadar arkadaşları bırakın dedilerse de, onlar devam ederler. Herkes yatmıştır. İkisi halen güreşteler. Sabah namazı vaktinde birliği uyandıran müezzinleri, iki arkadaşlarının birbirlerine sarılmış vaziyette şehid olduklarını görür. Birlik efradı, bu arkadaşlarını dualarla, vefat ettikleri çayırda, bir incir ağacının altına defnederler. Birlik ileri görevlerine hareket eder. Görev bitiminde dönüşte aynı çayırlığa geldiklerinde, arkadaşlarını defnettikleri incirin altından, buz gibi bir pınarın kaynamakta olduğunu sevinç ve hayretle görürler. Etraf köyler, bu kaynayan yeni pınara, “Kırklar Pınarı” adını verirler. O tarihten sonra, civar köylerin delikanlıları o çayırlıkta güreşler tutarlar. Daha sonraları bu âdet, bölgeye ve tüm Osmanlı mülküne yayılır. Bu güreşler o zaman yağlı değil idi. Osmanlı Devleti'nin sonlarına doğru yağlı hale gelmiştir. Yağlı güreşte rakibinin herhangi bir yerinden tutmak mümkün olamamaktadır. Ayak bileğinden ve paçalardan tutmaya izin vardır. Asıl güreşte kispet içine el sokmak yoktur. Bu usul, daha sonraları bazı kişilerce bozulmuş ve kispete el sokmaya göz yumulmuştur. Kırkpınar’ın başlangıç yeri, bugün Yunan topraklarındaki Ahir köyüdür. Lozan Antlaşması neticesinde bu köy, Yunan tarafında kalmıştır. O tarihten, yani 1924’ten sonra Kırkpınar güreşleri Edirne Sarayiçi’nde yapılmaktadır. Neredeyse 650 senesini dolduran bu ata yadigarı güreşe, Yunan işi demek ne manaya gelir, bunu sevgili okuyucularıma bırakıyorum. Yakın tarihe kadar Kırkpınar güreşleri, Hıdrellez yani 6 Mayıs’ta yapılırdı. Ancak son senelerde mayıstan, haziran ayı sonuna, hatta temmuza bile alındığını üzüntüyle görmekteyiz. Yağlı güreşler zor bir spordur. Kırkpınar güreşleri başlama tarihinin, mayıs ayına alınması her bakımdan faydalı olacaktır. Spor Bakanımızdan bu konuya eğilmelerini saygıyla bekliyoruz. İsmail Yağcı
|
|
Türk Milletinin Kullandığı Alfabeler Türkler, çeşitli yerlerde ve yerleştikleri sahalarda başka başka alfabeler kullandılar. Sesin ifadesi olan harf denen işaretler itibaridir, iğretidir, takmadır. Aynı ses ayrı alfabelerde, değişik harfler/şekiller ile yazılır. Alfabeye, İslam dininin kabulüyle Osmanlı terbiyesinde yetişen yaşlıların hala kullandıkları şekliyle, Elifba, Ebced de denilmiştir. Kültür tarihimize bakıldığında daha ilk yazılı abidelerimizde Türkçe yazma endişesi kendisini göstermektedir. Buna paralel olarak, edebiyatımızın menşeine doğru gidersek, saraylarda ve halk arasında Türkçe söylemek; kamlarda, bahşılarda ve ozanlarda milletin dertlerine deva olmak gerçeği vardır. Bütün bunlar, bir millete dili ile seslenmek, anlatmak, millet fertlerini en iyi şekilde yetiştirmek ve birleştirmek içindir. Şu halde her millette olduğu gibi bizde de dil ön sırada yer almıştır. Şair ve müellifler tarafından işlenen dile türlü emekler sarf edilmiştir. Alimlerimiz onunla bildiklerini açıklamışlardır. Fakat Türkçe'nin tarih içinde zaman zaman talihsizliğe uğradığı da bir gerçektir. Böyle olmasına rağmen kesintisiz devam eden Türk tarihi içinde ona arka çıkan hakanlar olmuş, Türkçe yazan şair ve müellifler mükafatlandırılmıştır. Türk tarihi, düğümler ve bu düğümlerin açıldığı dağınıklıklarla doludur. Göktürkler devrinde millet, tek bir hakanın etrafındadır. Dili, dini ve alfabesi tektir ve her bakımdan bir birlik mevcuttur. Uygurlar devri bu birliğin az çok bozulduğu, Türklüğün bilhassa dini açıdan dağılmaya yüz tuttuğu bir devir olarak karşımıza çıkmaktadır. Uygurlardan sonra Türklük, İslam medeniyetine dahil olmuştur. İslamiyet, Uygurlar zamanında görülen dağınıklığı gidermiş, Türklüğü kurtarmış ve milleti yeniden bir bütün haline getirmiştir. Karahanlılar'la başlayan ve Selçuklular'la yeniden tesis edilmeye çalışılan birliğin ve bütünlüğün gerçekleşmesi de İslam dini sayesinde olmuştur. Ancak, bu iki devleti birbirinden ayıran en mühim şey, birincisinin Türkçe'ye verdiği değerdir. Selçukluların bunun yanında belirtilmesi gereken hizmetlerinden biri alfabede birliği sağlamış olmalarıdır. Zaten bu büyük devlet, tarihe mal olurken İslami - Türk yazısını Türk birliğinin kurulabilmesi için en mühim unsurlardan biri olarak miras bırakmıştır. Selçuklulardan sonra her beylik, Türkçe sayesinde tutunmaya ve hükmetmeye çalıştı. Böylece anlatım ve ifadede birlik ile Türkçe'ye verilen değer önde geldi. Dil düşüncesinin yanında alfabede de birlik sağlandı ve her beylik İslami-Türk yazısını kullandı. O devirde bütün Türk illerinde durum aynı idi. Beylerin sınırları olsa bile yazı birliği bütün Türklüğü birleştiriyordu. Bu, doğu ve batı Türklüğü için de söz konusu idi. Bugün Türk dünyası dil ve din birliğine sahiptir. Fakat alfabede birliği kaybetmiştir. Bu birlik, Rusya’daki Türkler arasında bile mevcut değildir. Ancak onlar da görülen çözülme üzerine yazıda birlik tarafına yönelmişlerdir. Türklerin tarih boyunca kullandığı alfabeler: Göktürk (Orhun) alfabesi: Metinleri Orta Asya’daki Orhun Nehri kıyısında bulunduğu için Göktürk veya Orhun ismi ile anılır. Orhun’da yerleşen Türkler tarafından kullanıldığı için de Türük, Türk Alfabesi denir. Türklere mahsustur ve Esik Kurgan yazısına benzer. Hunlar, Göktürkler ve sathi olarak da Asya ve Avrupa’ya yayılan Türk kavimleri, kullanmıştır. Bu alfabede resmin göze hitap ettiği ve ses haline geldiği açıkça görülür. Göktürk alfabesi otuz sekiz harften meydana gelir. Dördü sesli olup, sekiz sesi karşılar, gerisi sessizdir. Ayrıca ok, ko, uk, ku, ük, kü, nç, nd, gibi heceler ayrı harflerle gösterilmiştir. Sesli harfleri, sessizler okutur. Sağdan sola doğru yazılır. Tonyukuk, Kültigin ve Bilge Kağan hatırasına yazılıp, dikilen Orhun Abideleri bu alfabenin şaheser numunesidir. Bunlar ayrıca Türkçe'nin bilinen ilk yazılı metinleridir. Uygur alfabesi: Göktürklerden sonra Türkistan’da devlet kuran Uygurlardan adını alır. Uygurlar ve Türkistan’daki Türkler kullandı. On sekiz işaretten meydana gelir. Dördü sesli, gerisi sessizdir. Harfler umumiyetle birbirine bitişiktir, çok defa başta, ortada ve sonda olmak üzere üç şekli vardır. Sağdan, sola doğru yazılır. Sekizinci asırdan, on ikinci asra kadar yaygın, on beşinci asra kadar mevzii bir şekilde görülür. Bu yazının kâtiplerine, bakşı, bakşıgeri veya serbahşı adları da verilmiştir. Arap-İslam alfabesi: Türklerin topluca İslamiyet'i kabulünden, yani 10. asırdan sonra geniş bir sahada bütün Türk-İslam devletleri tarafından kullanıldı. Arap Alfabesi yirmi sekiz harf olmasına rağmen Türklerin kullandığı İslam harfleri otuz bir ile otuz altı harften meydana gelir. Sağdan sola doğru yazılan bu alfabe, bütün Türklüğü kucaklamış ve Türkçe'nin çeşitli lehçelerinde, pekçok kitap, kitabe yazılmıştır. Muazzam ve kesintisiz abidevi eserler bu alfabe ile verildi. Türkiye, İslam alemi ve dünyanın her yerindeki kütüphane ve kitapseverlerin kitaplıklarında İslam harfleriyle yazılmış milyonlarca Türkçe eser mevcuttur. Dünyanın en büyük ve muazzam arşivi, Türk - İslam alfabesiyle yazılan Türkçe evraklarla doludur. Kiril alfabesi: Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği hudutları içinde yaşayan Türkler tarafından kullanılmaktadır. Kiril Alfabesi, ihtiyari olmayıp, Rus ve komünist emperyalizmin zoraki tatbikidir. Komünist idare, Türklere tek bir alfabe kullandırmayıp, milli birliği bozmak için on sekiz Türk boyuna değişik işaretli alfabe kullandırmıştır. Sunî bir Slav alfabesidir. Otuz sekiz harftir. On biri sesli, gerisi sessizdir. Soldan sağa doğru yazılır. Kullanma alanı, Rusya’daki Türkler içindir. Latin alfabesi: Bu alfabe, 1925 yılında ilk defa Azeri Türklüğü tarafından kullanılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra; 1928’de Türkiye’de kullanılmaya başlandı. Günümüzde, Türkiye ve Avrupa Türkleri kullanır. Latin asıllı yirmi dokuz harften meydana gelir. Sekizi sesli, gerisi sessizdir. Türkler; Orhun-Türk, Uygur-Sogd, Arap-İslam, Kiril-Slav ve Latin alfabelerinden başka Sogd, Mani, Brahmi, Süryani, Rum, Slav vs. gibi alfabeleri de kısmen kullanmışlardır.
|
|
Bir New York Rüyası Bir yaz günü uyuyakalmışım. Kendimi, rüyamda, önceleri epey vakit geçirmiş olduğum New York şehrinde buldum. Aradan uzun yıllar geçmiş, 2050’li yıllara gelmişiz. Broadway’den aşağı yürüyüp meşhur "Times Meydanı"na vardım. Gözlerim aşina olduğum koskoca Amerikan sigarası, Amerikan arabası reklamlarını arıyordu. Evet, gene o kocaman, dev bina büyüklüğünde reklamlar vardı. Fakat hayret, gözlerime inanamayıp bir daha baktım. Bir ulu binanın tüm yüzünü kaplamış dev levhada Türkçe olarak (!) "Nefis Rize Çayı. İşte Hakiki Çay" yazıyor, yazının yanında lâle biçimli, ince belli cam bardakta tavşan kanı bir çay resmediliyordu. Sadece en dipte küçücük harflerle İngilizce olarak "Drink-Real Tea" eklenmişti. Caddede sağıma soluma bakınarak biraz daha ilerledim. Dükkanların isimleri dikkatimi çekti. "Rahat Shoes", "Dilber Giyim Fashions", "Sultan Ahmet Leather", "World Gezim" gibi yarısı Türkçe, yarısı İngilizce isimler çoğunluktaydı. Bir de Türkçe "Merkez" lâfı, iyiden iyiye İngilizce "Center" sözcüğünün yerini almış görünüyordu. Büyük, görkemli bir binanın üstünde yanıp sönen ışıklarla Türkçe olarak "Alışveriş Merkezi" yazılıydı. "Car Merkezi", "Flower Merkezi", "Furniture Merkezi", "Hair Merkezi", merkezi de merkezi, her yanda almış gidiyordu. Az ötede bir gazete, dergi bayiine rastladım. Amerikan basın hayatında acaba nasıl gelişmeler olmuş diye bir göz attım. Hatırladığım Amerikan dergileri yerine yepyenileri çıkmıştı. Kağıtları daha da parlak, renkleri daha da canlı idiler, ama garip, galiba hepsi Türk dergileri idiler, çünkü adları Güncel, Hareket, Vurgu, Hanım Kız, Görüntü gibi Türkçe adlardı. Birkaç tanesini karıştırdım. Yooo, bunlar, Amerikan, İngiliz dergileriydi. Ancak içlerinde kullanılan dil çok tuhaftı. Mesela, İngilizce güzelim media lafı dururken pek sık basın-yayın sözü geçiyordu. Bir de Türkçe seçenek lafına anlamlı anlamsız ne çok rastlanıyordu öyle. Pek açık seçik, keskin bir sözcük olmamakla beraber, İngilizce alternative'e ne olmuş sanki. "Anlaşılan Amerika’da Türkçe sözcükler kullanmak moda olmuş" diye düşündüm. Acaba niye? Yoksa kullananlara Anglo-Sakson oldukları için bir aşağılık duygusu mu gelmişti? Nasıl olur? Daha yüz yıl önce büyük bir devlet olan Amerika’ya, onun da kökeninde olan eski imparatorluk İngiltere’sine nasıl aşağılık duygusu gelirdi? Belli ki bu Türkçe sözcüklerle bazı yazarlar kendilerine bir üstünlük havası vermeye çalışıyor, bazıları da pek iyi kavramadıkları konularda, halklarının anlamadığı yabancı Türkçe sözcükler arkasına saklanıyorlardı. Böyle düşüncelerle dolaşıp dururken yorulmuşum. Üstünde "Jimmy’s Kahvehanesi" yazılı, şemsiyeli masaları sokağa taşmış sakin bir yer gördüm. Girip bir masaya oturdum. Gelen görevli Türk olduğumu öğrenince arsız arsız sırıttı, bir iki kelime Türkçe bildiğini gösterme çabasına girişti. Kola yokmuş, ithal malı soğuk bir Susurluk marka ayran getirdi. Ayranımı içip dinlenirken yandaki masalar dolmaya başladı. Pek yer kalmamıştı. Tam o sıra, genç, iyi giyinmiş, efendi görünüşlü, belli ki onurunu yitirmemiş biri masama yaklaştı. "Affedersiniz, yer kalmamış, buraya oturabilir miyim?" dedi. "Hay hay, buyurun" dedim. Oturdu. Kahvesi gelirken havadan sudan konuşmaya başladık. İrlanda asıllıymış, anası babası; kendisi okul çağındayken Amerika’ya göç etmişler, okuyup doktor olmuş. Bilimden, tıptan sonra da edebiyattan epey sohbet ettik. En sevdiği yazar 1970’lerde güzel sahne oyunları yazmış olan İrlandalı Brian Friel’miş. Onun "Tercümeler" adlı bir oyunundan bahsetti. İngilizlerin İrlanda’yı işgal ettikleri zaman yaptıklarını temsil ediyormuş. Özellikle İrlandalıların kendi köklü, İngilizce’den çok daha eski, zengin dilleri Gaelik’i yokedip yerine İngilizce’yi koymakla, İngilizlerin nasıl İrlanda’yı sonsuza dek boyundurukları altında tutmak istediklerini anlatıyormuş. O ara lafa karıştım. "Özür dilerim ama birşey soracağım. Buraların yabancısıyım. Gelince dikkatimi çekti. Dükkân levhaları, dergi adları falan hep Türkçe olmuş, Amerikan dilinde birçok Türkçe sözcük kullanılıyor. Kırk yıl önce gene gelmiştim, o zaman hiç böyle birşey yoktu. Bu nasıl oldu? Amerika’ya ne olmuş böyle?" dedim. Biraz durdu, yüzünü hüzünlü bir ifade kapladı. "Ah sorma" dedi, "İrlanda’nın yüzelli yıl önce başına gelen şimdi de Amerika’nın başına gelmeye başladı. Şu farkla ki bu sefer Türkler (Türk olduğumu farketmemişti anlaşılan) aynı işi yaptırıyor. Biliyorsunuz, yirmi birinci yüzyılın başlarında Bağımsız Türk Devletleri Topluluğu dünyada büyük bir iktisadi güç oluşturdular. Kendi zengin hammadde ve neftyağı kaynaklarına sahip çıktılar. Yetiştirdikleri çalışkan ve atılgan gençlik kendi dil, tarih ve derin Asya kültürüne sarılıp ondan aldıkları manevi güçle bilim ve teknikte de çok ileri gittiler. Çeşitli Asya, Orta-Doğu ve Güney Amerika ülkeleri ile sıkı sınai, ticari ilişkiler, yeni gümrük birlikleri kurdular. Onlar zenginleştikçe Avrupa ve Amerika gerilemeye devam etti. Biliyorsunuz, zaten daha yirminci yüzyılın sonlarına doğru bu Batı ülkeleri iyice bunalıma girmişti. Toplum hayatları, aile ve iş ahlakları, insan ilişkileri kalmamıştı. Zaten hep başkalarının hammadde kaynakları ve tüketim pazarları ile ayakta duruyorlardı." "Evet" dedim, "eğitim düzenleri ve gençlikleri de çok bozulmuştu." Devam etti: "Türk Elleri zenginleştikçe, haysiyetlerine sahip çıktıkça, dünyadaki itibarları arttı. Her ülkede bol bol Türk TV dizileri, Türk filmleri seyredilmeye, her yanda avaz avaz Türk müziği duyulmaya başlandı. Türkler Batı’dan öğrencilere burs vermeye, kendi evrenkentlerinde okutmaya başladılar. Bunu yaparken öğrencilerin Türkçe öğrenmesini şart koşuyorlardı." "Evet" dedim, "daha önce Japonlar da böyle yapmıştı." Yeni İrlandalı dostum, (adı ‘Collin’miş) önündeki Türk kahvesinden bir yudum içti. Bir süre sustuk. "Buraya kadar iyi" dedi, "bundan sonrası acıklı. İrlanda’nın başına gelen bu sefer Amerika’nın başına gelmeye başladı." "Nasıl olur?" dedim, "Türkler Amerika’yı işgal etmedi ki." "Aa" dedi, "İşte onun için daha da tehlikelisi oldu." Merakla yüzüne baktım. Görevliden bir su istedikten sonra anlatmaya devam etti. "Türkler önce Amerika’da azınlıklar için bütün derslerin Türkçe olarak öğretildiği Türk okulları açtılar. Fakat az sonra Amerikalı veliler de çocuklarını bu okullara göndermeye özendiler. Bu pahalı Türk okullarına gidenler âdetâ ayrı bir kültüre sahip, kendilerini imtiyazlı gören bir sınıf oluşturdular. O ara dünyada Japonca, Çince, Türkçe gibi dillerin önemi gittikçe artmaktaydı. Alışılagelmiş Amerikan okullarında (lise olsun, evrenkent olsun) eğitim dili İngilizce olmaya devam ediyordu. Yabancı diller de ayrıca yabancı dil derslerinde, özel yaz kurslarında yeterince öğretilebiliyordu. O günlerde eğitim düzeni başarılı olmaya başlamıştı. Gene de yabancı Türk okullarına rağbet artıyor, özenti körükleniyordu. Derken, tam kırk yıl önce en iyi bir özel Amerikan okuluna, mali durumu tam bozulmuşken, aniden on-on beş Türk, Kazak, Kırgız öğretmen geldi. Okulun o mâlî sıkıntısı arasında nasıl döviz bulduğunu bir-iki kişiden başka kimse merak etmedi. Ertesi yıl okulun eğitim dili (tüm dersler) Türkçe’ye değiştirildi. O zaman için bu çok çarpıcı bir olaydı. İlk kez bir milli Amerikan okulu, bir yabancı Türk misyoner okuluna benzetiliyordu. Burada, Collin’in sözünü kestim. "Ne olacak? Amerikan çocukları Türkçe’yi böylece daha iyi öğrenmiş olur." Nerdeyse öfkelendi. "Öyle şey olur mu? Yabancı dil öğretmenin böyle bir yöntemi yoktur. Çocuk aynı anda zaten zor olan fiziği mi öğrensin, Türkçe’yi mi? İkisini de öğrenemez, sadece ezberci olur. Kendi dilinde düşünemeyen, her an dolaylı da olsa kendi dil ve kültürünün değersiz olduğu kendisine telkin edilen çocukta kimlik, benlik, haysiyet duyguları nasıl gelişebilir?" "Doğru diyorsunuz" dedim, "zaten birkaç sömürge hariç böyle bir eğitim düzeni, ya da yabancı dil öğretme yöntemi hiçbir aklı başında ülkede yoktur. Ama, öyle birkaç acayip okuldan ne çıkar? Daha pekçok olağan Amerikan okulları var ya." Collin âdetâ, ne kadar anlayışsız bu adam der gibi sabırsız bir havaya bürünmeye başlıyordu. Gene de bir nefes alıp açıklamaya çalıştı. Anlaşılan bu konu, İrlandalı geçmişi ile de bağlantılı olarak onu derinden tedirgin ediyordu. "İş o kadarla kalmadı" dedi, "Amerikan Eğitim Bakanlığı birkaç yıl içinde, sessiz sedasız, eğitim dili Türkçe olan yüzlerce okul açtı. Arkasından birkaç da böyle evrenkent." "Türkler bu ayrıcalıklı evrenkentlere özellikle yardımlar yaptılar. Sonunda gerçek Amerikan okulları ikinci sınıf durumuna düştüler. Bu sefer onlar da, ‘bizim de eğitim dilimiz Türkçe olsun’ demeye başladılar. İşin kötüsü bu haince kültürel soykırım oyunu Amerika’ya oynanırken, kimseden ses çıkmıyor, herkes Amerika’da baş gösteren iç karışıklıklardan, kısa vadeli maddi çıkarlardan başka birşey düşünemiyordu." "Tabii" dedim, "Bu yabancı eğitim hastalığı hızla arttıkça Amerika’daki bilim, teknik, edebiyat seviyesi çok düşmüştür. En kötüsü de, kendine ve kendi toplumuna güveni olmayan, herşeyi Türklere yalvarmaktan bekleyen, temel soruları sormasını, çözüm getirmesini bilmeyen nesillerin yetiştirilmesi olmuştur. Değil mi?" Collin, hüznü artarak (belli ki ülkesine bağlı, yanılmamışım, onurlu bir insandı) "Evet" dedi, "Sonuç olarak Amerika’nın üretkenliği, üreticiliği, tabii sonra da dünyadaki itibarı kalmadı. Yabancı, Türkçe eğitim dilli okullardan yetişenler genellikle ya gezimcilik rehberi, ya Türk şirketlerine acente oldular. Ufak tefek iş yerleri açanlar da, başlıca marifetleri yüzeysel bir Türkçe bilmekten ibaret olduğu için, o marifetlerini gösterme iştiyakiyle, iş yerlerine yarı Türkçe levhalar astılar." "Yazık" dedim, "Amerika bilime, tekniğe, tıbba büyük katkıları bulunmuş bir ülkeydi. Bu hallere mi düşecekti?" Verdiği izahat için kendisine teşekkür ettim. Sonra da biraz olsun, maneviyatını tazelemek için "üzülmeyin" dedim, "sizin gibi bilinçli, ülkesinin, insanlarının geleceğini, haysiyetini düşünen fertleri oldukça, bir toplum yeniden yeşerir. Yılmayın, doğru bildiğiniz yolda devam edin." Bana insancıl gözlerle baktı. Vakit epeyi gecikmişti. Kalktım, el sıkışıp ayrıldık. Dışarı çıktığımda sokaklar işlerinden çıkanlarla iyice dolmuştu. Caddeler, kavşaklar beş dakikada ancak bir iki metre ilerleyebilen arabalar, simsiyah dumanlar çıkaran kırık dökük otobüslerle tıkanmıştı. Tozdan, dumandan göz gözü görmüyordu. Boğulacak gibi oluyor, pis havadan nefes alamıyordum. Hatırladığım eski New York’ta da kalabalık olur, ama bu derece düzensizlik olmazdı. Aklıma yeraltı treni geldi. Bu durumda ancak onunla bir yere gidebilirdim. Yedinci cadde ile otuz dördüncü sokaktaki girişi aradım. Yoktu. Eskiden olduğu köşeye yeni bir araba parkı daha yapılmıştı. Köşede, arabaların arasından karşıya geçme fırsatı bekleyen bir genç gördüm. Bir evrenkent öğrencisine benziyordu. Kızgın bir hali vardı. Yanaşıp yeraltı trenini sordum. "Ne treni be" dedi, "onlar tam kırk yıl önce sökülmüş. Haberiniz yok mu?" "Buralarda yoktum" diye mırıldandım, "yeraltından rahatlıkla gidilir gelinirdi. Niye sökmüşler ki?" "Niye olacak" dedi, "Şu Türklerin danışmanları ‘trenin modası geçti. Araba demokrasidir’ deyip söktürtmüşler. Tabii kendi arabaları burada daha çok satılsın diye! Şimdi işte gördüğünüz gibi arabası olan da perişan, olmayan da." Ve yanımdan bir hışımla uzaklaştı. Gördüklerim, işittiklerim beni iyiden iyiye şaşırtmış, bir hayli de üzmüştü. Kendi kendime "Allah Allah" dedim. "Bizim millet böyle fena değildi. Tarihi boyunca gittiği yerlerde insanlık öğretmiş, kimsenin diline, dinine, kültürüne dokunmamış, hep birbirinin gırtlağında olan değişik kavimler arasında bile barışı sağlamıştı. Acaba ne oldu? Törelerinde hangi etkilerle böyle köklü değişikler meydana geldi?" diye düşünürken çırpınarak, ter içinde uyandım. "Aa, iyi ki rüya imiş" dedim.
|
Ergenekon Destanı, "Büyük Türk Destanından bir parçadır. Türk kavimlerinden Göktürkler'i mevzu alır. Göktürkler'in menşeini açıklamak ister. Ergenekon Destanı'nın özeti şöyledir:
Türk illerinde Göktürkler'e itaat etmeyen bir yer yoktu. Bunu kıskanan yabancı kavimler birleşerek Göktürkler'in üzerine yürüdüler. Maksatları öç almaktı. Göktürkler, çadırlarını, sürülerini bir yere topladılar. Çevresine hendek kazıp beklediler. Düşman gelince, vuruşma da başladı. On gün vuruştular. Göktürkler üstün geldi.
Bu yenilgiden sonra yabancı kavimlerin hanları ve beyleri av yerinde toplanıp konuştular.
"Göktürkler'e hile yapmazsak akıbet işimiz yaman olur," dediler.
Tan ağarınca, baskına uğramış gibi, ağırlıklarını bırakıp kaçtılar.
Göktürkler, "Bunların vuruşma güçleri bitti, kaçıyorlar," deyip arkalarından yetiştiler.
Düşman, Göktürkler'i görünce, birden döndü. Vuruşma sonunda düşman, Göktürkler'i gafil avlayıp yendi. Göktürkler'i öldüre öldüre çadırlarına geldi. Çadırlarını ve mallarını öylesine yağmaladı ki, bir ev kurtulmadı. Büyüklerin hepsini kılıçtan geçirdi. Küçükleri kul edindi. Her düşman birini alıp gitti.
Göktürkler'in başında İl Han vardı. Çocukları çoktu. Fakat bu uğursuz vuruşmada bir tanesi hariç, hepsi öldü. Kayı adlı bu oğlunu o yıl evlendirmişti. İl Han'ın Dokuz-Oğuz adlı bir de yeğeni vardı. Kayı ile Dokuz-Oğuz düşmana tutsak olmuşlardı. Fakat on gün sonra bir gece ikisi de kadınları ile beraber atlara atlayıp kaçtılar. Göktürk yurduna geldiler. Burada düşmandan kaçıp gelen çok deve, at, öküz ve koyun buldular. "Dört taraftaki illerin hepsi bize düşman. Gereği odur ki, dağların içinde insan yolu düşmez bir yer izleyip oturalım," dediler. Dağa doğru sürülerini alıp göç ettiler.
Geldikleri yoldan başka yolu olmayan bir yere vardılar. Bu tek yol da öylesine bir yoldu ki, bir deve veya bir at güçlükle yürürdü. Ayağını yanlış bassa yuvarlanıp parça parça olurdu. Göktürkler'in vardıkları yerde akarsular, kaynaklar, türlü bitkiler, meyveler, ağaçlar ve avlar vardı. Böyle bir yeri görünce, ulu Tanrı'ya şükrettiler. Hayvanlarının kışın etini yediler; yazın sütünü içtiler. Derisini giydiler. Bu ülkeye "Ergenekon" adını koydular.
İki Göktürk prensinin Ergenekon'da çocukları çoğaldı. Kayı Han'ın çok çocuğu oldu. Dokuz-Oğuz Han'ın daha az oldu. Çok yıllar bu iki Hanın çocukları Ergenekon'da kaldılar. Pek çoğaldılar.
Dört yüzyıl sonra kendileri ve sürüleri o kadar çoğaldı ki, Ergenekon'a sığışamaz oldular. Buna bir çare bulmak için kurultay topladılar. Dediler ki, "Atalarımızdan işittik; Ergenekon dışında geniş ülkeler, güzel yurtlar varmış. Bizim yurdumuz da eskiden o yerlerde imiş. Dağların arasından yol izleyip bulalım. Göçüp Ergenekon'dan çıkalım. Ergenekon dışında her kim bize dost olursa, onunla görüşelim. Düşmanla vuruşalım".
Kurultay bu kararı alınca, Göktürkler, Ergenekon'dan çıkmak için yol aradılar, bulamadılar.
O zaman bir demirci dedi ki, "Bu dağda bir demir madeni var. Yalın kat madene benzer. Şunun demirini eritsek, belki dağ bize geçit verirdi". Göktürkler, varıp demircinin gösterdiği dağ parçasını gördüler. Demircinin tedbirini de beğendiler. Dağın geniş yerine bir kat odun, bir kat kömür dizdiler. Dağın üstünü altını, yanını, yönünü böylece odun ve kömürle doldurduktan sonra, yetmiş deriden büyük körükler yapıp yetmiş yere koydular. Odun-kömürü ateşleyip körüklemeye başladılar,
Tanrı'nın gücü ve inayeti ile ateş, kızdıktan sonra demir dağ eridi, akıverdi. Bir yüklü deve çıkacak kadar yol oldu. O kutsal yılın, kutsal ayının, kutsal gününün, kutsal saatini bekleyip bu yoldan Ergenekon'dan çıkmaya başladılar. Bu kutsal gün, ondan sonra Göktürkler'de bayram oldu. Her yıl o gün gelince büyük tören yapılır; bir parça demir alınıp ateşte kızdırılır. Bu demiri Önce Göktürk Ham kıskaçla tutup örse koyar, çekiçle döver. Ondan sonra Türk beyleri de böyle yapıp bu günü kutlarlar.
Ergenekon'dan çıkınca, Göktürkler'in ulu hakanı Kayı Han soyundan Börteçine, bütün illere elçiler gönderdi; Göktürkler'in Ergenekon'dan çıktıklarını bildirdi. Tâ ki, eskisi gibi bütün iller Göktürkler'in buyruğu altına girer.
|
|
19 Mayıs 1919 Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a geldiği gündür. Ulusal bayram günümüzdür. Her yıl 19 Mayıs günü Gençlik ve Spor Bayramımız yurdun her yanında spor gösterileri ve törenlerle kutlanır. | 1914'de başlayan Birinci Dünya Savaşı dört yıl sürdü. Savaş öncesi Avrupa'nın belli başlı ülkeleri ikiye ayrıldı. Birbirleriyle savaştılar. Bu savaşta bizimle birlikte onlar yenildi. Savaş kurallarına göre biz de yenilmiş sayıldık. Savaş sonunda Mondros Silah Bırakışması imzalandı. Buna göre Fransızlar Adana ve Hatay'a; İngilizler Urfa, Mardin ve Merzifon'a; İtalyanlar Antalya'ya yerleştiler. 15 Mayıs 1919 günü Yunanlılar İzmir’e girdi. Böylece yurdumuz paylaşıldı. Ordularımız dağıtıldı, İstanbul Boğazı düşman gemileri ile doldu. |
Trablusgarp'da Birinci Dünya Savaşı'nda Anafartalar'da düşman güçlerini yenen Mustafa Kemal bu kez yurdumuzu kurtarmak için Anadolu'ya geçmeye karar verdi. 16 Mayıs günü İstanbul’dan Bandırma Vapuru'na bindi. Bu yolculuğu General Hikmet Gerçekçi şöyle anlatıyor: « Karargah üstlerinin hemen hepsini deniz tutmuştu. Kimse kamarasından dışarı çıkamıyordu. Samsun'a az bir yolumuz kalmıştı. Herhangi bir terslik çıkmazsa, çok değil yarın sabah orada olacağımızı ümit ediyorduk, bu düşünceler içinde güvertede ellerimle küpeşte demirini tuta tuta yürümeye çalışırken O'nun kamarasından çıktığını gördüm. Sert bakışlarıyla ufka bir göz gezdirdikten sonra kaptan köşküne çıktılar. Bandırma vapurunda hemen herkesi deniz tutmuştu, oysa Mustafa Kemal dipdiriydi ve çok sağlıklıydı. Kıyı bir ana baba günü halini aldı. Gemimiz demir atınca coşkun gösteriler yükseldi. Hemen ardından geminin etrafını kayıklar aldı. Halkın bu coşkun gösterisini görünce boğazıma bir şey tıkandı, gözlerim yaşardı. Vapur 19 Mayıs sabahı Samsun Limanına yanaştı. Kemal Paşa ve arkadaşları Samsun'da sevinç gösterileri ile karşılandı.» Burada bir hafta kalan Mustafa Kemal Paşa, 27 Mayıs günü Havza'ya geldi. Çalışmalarını burada da sürdürdü. Mustafa Kemal, Amasya'da yayınladığı genelge ile ulusu, ülkenin bütünlüğünü, bağımsızlığını kurtarmak için birlikte çalışmaya çağırdı. İstanbul Hükümeti Mustafa Kemal Paşa'nın bu çalışmalarından hoşnut değildi. Harbiye Bakanı Mustafa Kemal Paşa'yı İstanbul’a çağırdı. Bunun üzerine M. Kemal Paşa padişaha telgraf çekerek askerlikten çekildiğini bildirdi. Mustafa Kemal Paşa bundan böyle çalışmalarına sade bir yurttaş olarak devam etti. 4 Eylül günü Sivas’a gitti. Sivas Kongresi'nde «Ya bağımsızlık, Ya ölüm» ilkesi kabul edilerek yurt düşmandan kurtarılıncaya dek savaşmaya and içildi. Mustafa Kemal Paşa Sivas'tan sonra Ankara'ya geldi 23 Nisan 1920 günü Büyük Millet Meclisi'ni topladı. Meclis başkanlığına seçilen Mustafa Kemal Paşa düzenli ordular kurdu. | |
Bu ordular düşmanlarla çarpışmaya başladı. Birinci İnönü, ikinci İnönü, Sakarya ve Başkomutanlık Meydan Savaşı sonunda yurdumuz düşmanlardan kurtarıldı. 19 Mayıs 1919 Ulusal Kurtuluş Savaşımızın başladığı gündür. Bugün aynı zamanda Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı'mızdır. Spor beden eğitimidir. Spor bedeni geliştirir. Sağlıklı olmamızı sağlar. Spor yapanlar hayatta daha başarılı olurlar. İyi bir sporcu sağlam bedenli, becerikli ve başarılı bir insandır, içki, sigara kumar gibi alışkanlıkları yoktur. Spor kötü alışkanlıkların edinilmesine fırsat vermez. İlk, orta, lise ve dengi okullarımızda izci örgütleri vardır. İlk okullardaki bu örgüte küçük izci denir, izcilik, öğrencileri yaşamın güçlüklerine alıştırır. İzcilerin özel giysileri, çantaları, mataraları, ipleri ve çakıları vardır. Beden eğitimi öğretmenleri izcilere yürüyüşler yaptırır. İzciler için yaz aylarında ormanda, yaylada, göl ve deniz kıyısında izci kampları kurulur. Bu kamplarda izciler yaşamın güçlüklerine alışırlar. 19 Mayıs'ta yurdumuzun her yerinde izciler, öğrenciler ve gençler spor gösterileri yaparlar. 19 Mayıs; 1981 yılından başlayarak «Atatürk'ü Anma Günü» olarak da kutlanmaya başlandı. Atatürk bir söyleşi sırasında: «Ben 19 Mayıs'ta doğdum» demiştir. 19 Mayıs bir yandan Ulusal Kurtuluş Savaşımızın başlangıcı öte yandan ülkemizin kurtarıcısı, devletimizin kurucusu Atatürk'ün doğum yıldönümü olarak törenlerle kutlanır.
|
|
SPOR VE GENÇLİK BAYRAMI'NI AÇARKEN (*) 19 Mayıs 1939
19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramını bütün memlekette ve huzurunuzda açıyorum. Yurttaşlarım; Bugün Türk tarihinin bahtiyar bir başlangıcını tekrar ve hep beraber yaşıyoruz. 19 Mayıs, milletimizin en büyük evladı, Ebedî Şefimiz, kurtarıcımız, Sevgili Atamız Mustafa Kemal'in Anadolu topraklarına ayak bastığı gündür. Yirmi yıl önce, Karadeniz'in dalgaları arasında küçük bir geminin Türk Milletine getirdiği büyük saadeti; bir ideal, bir sevgi ve minnet halinde her zaman yüreklerimizde yaşatacağız. Şimdi, hür, müstakil bir vatan olarak üstünde dimdik durduğumuz bu aziz topraklar, onun bize, ölmez, zeval bulmaz yadigârıdır. Ondan ayrılmanın acısı, kalblerimizde vatan muhabbetine, istiklâl aşkına inkılâbetti. Onu vatanımız kadar sevmek, vatanımızı onun kadar sevmek olmuştur. 19 Mayısı bütün Türk Milleti tek varlık olarak iliklerine kadar hissediyor. Millî birlik ve bütünlüğümüzü, her millî hadise gibi bu da yeni bir delil şeklinde bütün cihana gösterecektir. Aziz Milletim; Sen, dünya durdukça dur; sen her zaman yaşa, var ol... Sıcak koynunda hatırası yalan evlatların kadar, göğsünde besleyip büyüttüklerin ve büyütmekte oldukların da, bu mübarek yurdu her tehlikeden, evet, her tehlikeden koruyacak, onu var kuvvetiyle yükseltecek ve bahtiyar edecektir. Bu inanın doğruluğunu, Türk idealizminin büyük timsali olan Millî Şefimizin yüce şahsında bulmaktayız. İsmet İnönü, feragatli hayatı; vatan yolundaki fedakarlıkları; azmi; basireti; Türk inkılâbının her safhasındaki yapıcılık hizmet ve kudretiyle ulu Türk Milletinin başbuğu, önderi, ahlâk ve fazilette onun kutsal bir örneğidir. Onun düşüncesine uyarken milletin arzusunu yerine getirdiğimize, onun sözünü tutarken vatanın faydasına hareket ettiğimize candan inanıyoruz. 1919 yılının 19 Mayısında Ebedî Atatürk'ün başladığı İstiklal Savaşına, o, 1939 yılının 19 Mayısında bir medeniyet ve istikbâl savaşı halinde devam etmektedir. Gençler, Sevgili Türk Çocukları; Unutmamış olduğunuza çok eminim; geçen yıl, bugün. Ebedî Şefiniz Atatürk, son umumî ziyaretini sizleri görmek için buraya gelerek yapmıştı. Son ziyareti; öyle... Çünkü bundan sonra umumî bir millet toplantısına gelemiyecek kadar hasta olmuştu. Demek ki, gençler, sizi hep bir arada görmek, Türk Milleti için beslediği en büyük ümit ve emeli sizlerin varlığınızda yaşamak; onun nazarında en büyük bir zevk imiş! Zaten, kendisi için en yüksek kıymet olan Türk Cumhuriyet ve İstiklâlini, o, size emanet etmemiş miydi? Ey yiğit, yurtsever kız, erkek Türk gençleri; Sizi, daima bu emanete liyakatli görerek tebcil ediyorum. İstiklâl ve hürriyet tarihimizin başlangıcı, sizin bayramınızdır. Yürekleriniz vatan sevgisi, dimağınız ilim aşkı, benliğiniz fazilet nuru ile dolu olsun. Bugün, sizin bayramınız olduğu için bize en büyük bayram oluyor. Bizler; ağalarınız, babalarınız, analarınız, atalarınız bizler; bizden sonra gelecek Türk evlatlarım kendimizden daha mükemmel görmekle mesut olacağız. Sizi çelik gibi sağlam vücutlarınızla, şaşmıyan akıl ve muhakemelerinizle, doğru yoldan ayrılmayan ahlak ve karakterinizle istikbale hazırlanmış görüyoruz. Gözlerimizi hayata yumup vücutlarımızı vatan topraklama kalbedeceğimiz anda, duran kalblerimize, son huzur ve emniyeti sizler vereceksiniz. Sizin de yaşamanın zevkini, çalışarak, adam olarak, bizden esirgemiyeceğinize itimat ediyoruz. Vatan sizden önceki nesilden, bizden, mal istediği zaman malımızı, can istediği zaman canımızı verdik. Sizin de, bizden sonra gelecek nesillerin de böyle yapacağına iman ediyoruz. Gençler; Sizi, neşeli, canlı, heyecanlı, duygulu ve uyanık gören bütün millet, sizinle beraber bayram ediyor. Varlığınızı saran bu sevgi ile iftihar ediniz. Gençler; Bayramınız kutlu olsun.
* 'Milli Eğitimle İlgili Söylev ve Demeçler', Kültür Bakanlığı Yayınları, 1998 adlı eserden alınmıştır.
|
|
19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı'mızdır 19 Mayıs 1919 Ulusal Kurtuluş Savaşımızın başladığı gündür. I. Dünya Savaşı sonunda ülkemizin birçok yeri savaşı kazanan devletler tarafından işgal edilmişti. Yurdumuzu bu durumdan kurtarmak için Atatürk, 16 Mayıs 1919'da "Bandırma Vapuru" ile İstanbul’dan Samsun'a hareket etti. 19 Mayıs 1919'da Samsun'a vardı ve burada Kurtuluş Savaşını başlattı. Üç yıl süren savaşlar sonunda ülkemiz yabancı güçlerden kurtarıldı. 29 Ekim 1923'te Türkiye Cumhuriyeti ilan edildi. Atatürk'ün, Samsun'a varış tarihi olan 19 Mayıs günü Ata’nın isteği üzerine "Gençlik ve Spor Bayramı" olarak kutlanmaktadır. Atatürk Türk gençliğini seviyor, onlara güveniyor ve Türkiye’nin geleceğini onların ellerine bırakmaya çekinmiyordu. Gençliğe bıraktığı bu önemli görevi söylevinde şöyle dile getiriyordu Atatürk: "Ey Türk Gençliği! Birinci ödevin; Türk bağımsızlığını, Türk Cumhuriyetini sonsuzluğa değin korumak ve savunmaktır. Varlığının ve geleceğinin biricik temeli budur. Bu temel senin en değerli güven kaynağındır." Atatürk, "Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur!" sözü ile başarılı olabilmenin bir koşulunun da sağlıklı olmak olduğunu, sağlıklı olmak için de spor yapmak gerektiğini vurgulamıştır. Her yıl 19 Mayıs günü Gençlik ve Spor Bayramımız yurdun her yanında spor gösterileri ve törenlerle kutlanır. 19 Mayıs; 1981 yılından bu yana "Atatürk'ü Anma Günü" olarak da kutlanmaktadır. Bunun nedeni Atatürk’ün bir söyleşi sırasında: "Ben 19 Mayıs'ta doğdum" demiş olmasıdır.
|
| Karayolu Güvenliği ve Trafik Haftası hakkında genel bilgi | Trafik; kara, hava, deniz taşılları ile yayaların kendilerine özgü yollarda gidip gelmesi olayıdır. Trafik sorunlarını çözümlemek amacıyla bir çok Avrupa ülkesi aralarında anlaşarak bir konsey kurdu. Bu konseye Türkiye de üyedir. Merkezi Fransa'nın başkenti Paris'te olan bu konseyin üyeleri, zaman zaman toplanarak trafik sorunlarını görüşürler. Bu konsey Mayıs ayının ilk cumartesi günü ile başlayan haftayı «Uluslararası Karayolu Güven Haftası» olarak kabul etmiştir. Ülkemizde de trafik kazalarının önlenmesi yolunda çaba gösteren kuruluşlarca, aynı hafta «Trafik Güvenliği ve Eğitim Haftası» olarak kabul edilmiştir. Bu hafta süresince; yayın organları, radyo, televizyon aracılığı ile trafik kazalarının önlenmesi için halka trafik kuralları anlatılır. Trafik kurallarına uyulması gereği belirtilir. Okullarda öğrencilere trafik bilgileri öğretilir. Uygarlık tarihinde tekerleğin bulunması önemli bir olaydır. Önceleri yüklerini kendileri taşıyan, hayvanlara taşıtan insanlar tekerleğin bulunması ile taşıt araçları yaptılar. Uzun süren çalışmalar, araştırmalar sonucu buharı bulan, motor gücünden yararlanmayı öğrenen insanlar bu buluşlarını taşıtlara uyguladılar. Önce kara taşıtlarının, sonra deniz ve hava taşıtlarının sayıları çoğaldı, hızları arttı. Bu taşıt araçlarına sahip olan insanlar kentlerde ve kentler arasında araçlarını kullanmaya başladılar. Yürüyenlerin karşıdan karşıya geçmesi zorlaştı. Taşıt araçları insanlara ve birbirlerine çarparak kazalara neden oldular. Trafik sorunlarına çözüm getirmek, trafiği düzene koymak için bir takım kurallar belirlendi. Sürücülerin ve yayaların uymaları gereken bu kurallara trafik kuralları denir. Trafik kuralları uzun araştırmalar ve deneyler sonucu ortaya çıkmıştır. Bizi en çok ilgilendiren, her an karşılaştığımız kara trafiğidir. Deniz ve hava taşıtlarının gidiş gelişlerini düzenleyen deniz ve hava trafiği kuralları da vardır. Her gün gazetelerde okuduğumuz; radyoda dinlediğimiz, televizyonda izlediğimiz trafik kazaları; dikkatsizlikten, kendine fazla güvenmekten ve trafik kurallarına uymamaktan meydana gelir. İnsan yaşamı bakımından trafik, çağımızın en önemli sorunudur. Büyük kentlerde günün her saatinde taşıtlarla karşılaşırız. Trafik kazalarında yaralanan ve ölenlerin çoğu 5-14 yaş arasındaki çocuklardır. Bu nedenle Trafik Haftası’nda, özellikle ilkokullarda, öğrencilere trafik kuralları öğretilir. Trafik kazasına uğramamak için hafta boyunca öğrendiklerimizi hiç unutmayalım. Yürürken, karşıdan karşıya geçerken tüm trafik kurallarına uyalım. |
|
| Dünden bugüne İstanbul | İstanbul, Asya ile Avrupa kıtaları arasında yer alan doğal güzellikleriyle ünlü bir kenttir. Tarihi M.Ö. yedinci yüzyıla kadar uzanır. Şehir, M.Ö. 657 yılında Megaralılar tarafından kurulmuştur. Devletin Byzas adlı komutanının adından dolayı şehre, Byzantion adı verilmişi. M.Ö. altıncı yüzyılda Perelerin eline geçen Byzantion için, Atinalılar ve Ispartalılar da savaşmış. M.Ö. dördüncü yüzyılda İskender tarafından fethedilen şehir M.Ö. üçüncü yüzyılda Roma İmparatorluğu tarafından alınmış. M.Ö. 330 yılında İmparatorluğun başkenti olan Byzantion’a, bu kez de Konstantinapolis adı verilir. M.Ö. 395 yılında Roma İmparatorluğu ikiye ayrılınca Konstantinapolis, Doğu Roma İmparatorluğu’nun başkenti olur.
Stratejik önemi ve tabi güzellikleriyle herkesin dikkatini çeken şehir, Gotlar, Ostrogotlar ve Bulgarlar tarafından defalarca kuşatıldı, fakat alınamadı. Bu yoğun saldırılar üzerine, İmparator Anastasiyanus, Silivri’den başlayarak Karadeniz’e kadar uzayan surları yaptırdı. Buna karşın saldırılar devam etti. M.S. 7. ve 8. yüzyıllarda Araplar tarafından da kuşatıldı. Fakat bu kuşatmalar da sonuçsuz kaldı.
1203 yılında Haçlı orduları tarafından zapt edilerek 1261 yılına kadar Haçlıların elinde kaldı. Bu tarihten sonra tekrar Bizanslıların eline geçti.
1299 yılında kurulan Osmanlı Devleti, yavaş yavaş büyüyerek gelişti. Anadolu ve Rumeli’de genişlemeye devam etti. Anadolu ve Rumeli’deki topraklarımızın arasında kalan Bizans, mutlaka alınmalıydı. Bu amaçla şehir, Osmanlılar tarafından birkaç defa kuşatıldı. Ama alınamadı.
1453 yılında, Padişah II. Mehmet, hocası Akşemsettin’in de teşvikiyle İstanbul’a yeni bir saldırı düzenlemeye karar verdi. Önce, Yıldırım Beyazıt tarafından yaptırılan Anadolu Hisan’nın karşısına Rumelihisan’nı yaptırdı. Edirne’de döktürdüğü balyemez adı verilen büyük toplarla savaşa hazırlandı.6 Nisan 1453 günü, Osmanlı ordusu Bizans surları önüne geldi. Bizans İmparatoru Konstantin, Haliç’i zincirle kapatarak Osmanlı Ordusu’nun şehre denizden girmesini önledi. 11 Nisan günü kuşatma tamamlandı ve top ateşi başladı. Yirmi gün süren top ateşinden kesin bir sonuç alınamadı. Şehrin denizden de kuşatılması gerektiğini düşünen II. Mehmet, bir gece yetmiş parça gemiyi karadan yürüterek Haliç’e indirdi.
Bizanslılar, sabahleyin Osmanlı Donanması’nı Haliç’te görünce büyük bir korkuya ve paniğe kapıldılar. Haliç’ten ve karadan yapılan top atışlarıyla surlarda gedikler açıldı. Bunun üzerine, 29 Mayıs günü bir genel saldırı düzenlenmesine karar verildi. Hocası Akşemsettin II. Mehmet’e cesaret veriyor; Hz. Peygamberin, "Konstantin elbet fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne iyi komutan ve onun askerleri ne güzel askerlerdir" sözüyle müjdelenen komutanın kendisi olduğunu söylüyordu. Bu inançla 29 Mayıs günü son taarruz başladı. Çok kanlı ve zorlu bir savaştan sonra birçok şehit verildi. Bu şehitler arasında, Bizans surlarına Türk bayrağını diken Ulubatlı Hasan da vardı. Nihayet, Mayıs 1453 Salı günü, İstanbul fethedildi.
İstanbul’un fethi, hem Türk tarihi için hem de dünya tarihi için önemli bir olaydır. Türk tarihi için önemi İstanbul’un fethiyle, Osmanlıların, Balkanlardaki ilerlemelerine engel olacak hiçbir gücün kalmamasıdır. Avrupa’da ilerleyişini sürdüren Osmanlı Devleti, büyük bir imparatorluk haline gelmiştir. Dünya tarihi bakımından ise, İstanbul’un fethi, Orta Çağ’ın kapanıp Yeni Çağ’ın açılmasına sebep olmasındandır.
İstanbul, 29 Mayıs 1453 tarihinden 23 Nisan 1920 tarihine kadar Osmanlı Devleti ’nin başkenti olmuştur. Bu nedenle Türk ve Dünya tarihini etkileyen bu önemli fethi, her yılın 29 Mayıs günü, aynı coşku ve sevinçle kutluyoruz. |
|
Fetih Marşı | Yelkenler biçilecek, yelkenler dikilecek; Dağlardan çektiler, kalyonlar çekilecek... Kerpetenlerle surun dişleri sökülecek...
Yürü: "Hala, ne diye oyunda oynaştasın? Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!
Sende geçebilirsin yardan, anadan, serden... Senin de destanını okuyalım ezberden... Haberin yok gibidir taşıdığın değerden...
Elde sensin, dilde sen... Gönüldesin, baştasın: Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!
Yüzüne çarpmak gerek, zamanenin fendini, Göster: Kabaran sular nasıl yıkar bendini? Küçük görme, hor görme, delikanlım kendini
Şu kırık abideyi yükseltecek taştasın; Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!
Bu kitaplar Fatih’tir, selim’dir, Süleyman’dır; Şu mihrap sinanüddin, şu minare Sinan’dır; Haydi, artık, uyuyan destanını uyandır!
Bilmem neden gündelik işlerle telaştasın? Kızım, sende Fatihler doğuracak yaştasın;
Delikanlım, işaret aldığın gün atandan Yürüyeceksin... Millet yürüyecek arkandan; Sana selam getirdim Ulubatlı Hasan’dan...
Sen ki burçlara bayrak olacak kumaştasın... Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!
Bırak, bozuk saatler yalan yanlış işlesin! Çelebiler çekilip haremlerde kışlasın! Yürü, arslanım, fetih hazırlığı başlasın...
Yürü, hala ne diye, kendinle savaştasın? Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!
|
|
|
12 Hayvanlı Türk Yıllığı, 12 yılın 5 katı olan 60 yıllık devreleri ile Kök Türkler'de, Uygur Türkleri'nde, Tuna-Bulgar Türkleri'nde, İtil-Bulgar Türkleri'nde ve daha önceleri de büyük ihtimalle Hun Türkleri'nde kullanılmış olup, Türkler arasında çok yaygın bir sistem olmuştur. Kök Türk yazıtları, Uygur kitap ve hukuk belgeleri, Tuna Bulgarları'nın yazıtları, Bulgar Hakanları Listesi bu takvimle tarihlendirilmiştir. Hatta, Manas Destanı'ndaki bazı olaylar bile On İki Hayvanlı Türk Takvimi ile tarihlendirilmiştir Türk Takvimi'nde bir gün 12 bölüme ayrılır, her bölüme 'Çağ' adı verilirdi.Bir çağ iki saat, dolayısıyla bir gün de 24 saat idi. Herbir çağ ise sekiz 'Keh'ten ibaretti. Yılbaşı olarak gece-gündüz eşitliğinin yaşandığı 21 mart, Nevruz günü alınırdı. Bu eski Türk takvimi, her biri bir hayvan adı ile anılan “ 12 yıllık” devre esasına dayanıyordu. Yılların adları şöyle idi: 5. yıl bazı kaynaklarda nek = timsah olarak geçmektedir. Bir yılda 12 ay vardı. Aylar birinçay (birinci ay) , ikinçay (ikinci ay), üçünçay (üçüncü ay), dördünçay (dördüncü ay), beşinçay (beşinci ay), altınçay (altıncı ay), yedinçay (yedinci ay), sekizinçay (sekizinci ay), dokuzunçay (dokuzuncu ay), onunçay (onuncu ay), onbirinçay (onbirinci ay) ve onikinçay (onikinci ay) diye adlandırılmıştır. Mevsimler ise; - Oğlak ay: İlkbahar
- Uluğ Oğlak ay: Yaz
- Uluğ ay: Sonbahar
- Ay: Kış
Türklerde gün isimlerinin yabancı kökenli olmasının sebebi bazı tarihçilere göre; göçebelik sebebiyle Türklerde gün kavramının gelişmemesidir. Edouard Chavannes'in "Le Cycle turc des Douze Animaux 12 Hayvanlı Türk Takvimi", adlı araştırmasına göre Asya'da kullanılan 12 Hayvanlı takvim Türklere ait bir takvim sistemiydidi ve Çinliler bu takvimi Türklerden almışlardı. Chavannes bu yüzden de araştırmasının adını 12 Hayvanlı Türk Takvimi koymuştur.
|
|
Uygurların Türk Tarihindeki Yeri Ve Önemi -Şehircilik, tarım ve ticarette ileri gitmişlerdir. -Okur-yazar oranları yüksek olup, 14 harfli alfabeleri vardır. -Türeyiş ve Göç destanları vardır. "Orta Oyunu" Uygurlardan gelmektedir. -Gök tanrı inancını terk edip yabancı dine inanan ilk Türk topluluğudur -Bögü Kağan zamanında girdikleri Manihaizm dini, savaşçı karakterlerini kaybetmelerine neden olmuştur -Tahta harfli matbaayı kullanmışlardır. -Uygur beylerinden Eratna, Orta Anadolu'da bir devlet kurmuştur. Kayseri'deki türbesinde (Köşk Medrese) yatmaktadır. -Uygurlar, Göktürkler devrinde yukarı Selenge boylarında yasamışlardır. -On boydan meydana gelmişlerdi. Onun için On Uygur şeklinde de anılmışlardır. -Uygurlar'ın başlarındaki idareciler, el teber (küçük kral) unvanını taşıyorlardı ORHUN UYGUR DEVLETİ Karluk ve Basmiller’le birleşerek II. Göktürk Devletini yıkan Uygurlar Orhun bölgesinde Uygur Devletini kurdular.(745) Kurucuları : Kutluk Bilge Kül Kağan Merkezleri : Ordubalık (Karabalsagun)’dur. Kutluk Bilge Kül Kağan Türklerin şehir kuran ilk hükümdarıdır. İlk Türk şehri Ordubalık' tır. Bilge Kül Kağan’dan sonra MOYEN-ÇOR başa geçmiş, onun döneminde Müslüman Araplar(Abbasiler) ile Çinliler arasında Talas Savaşı yaşanmıştır. Talas Savaşı Tarım Havzasının Uygurların eline geçmesini ve Çin'in Orta Asya'dan çekilerek zayıflamasına yol açmıştır. Bögü Kağan devrin de Uygur Türkleri ile Çin arasında iyi ilişkiler kuruldu, ticaret gelişti. Bögü Kağan Çin'e yardım amacıyla “Tibet Seferine” çıktı. Bögü Kağan Tibet seferi sırasında iki MANİ (MANİHEİZM) rahibini yanına alarak ülkesine geri döndü. Bu rahipler Uygur Türkleri arasında Mani dininin yayılmasına sebep oldular. Ayrıca Türkler arasında Budizm’de yayılmaya başladı. Mani Dini: Avlanmayı, et yemeyi ve savaşmayı yasaklayan bir dindi. Mani Dininin Uygurlar üzerindeki Etkileri: 1- Uygurlar Savaşçılıklarını kaybettiler. 2- Yerleşik hayata geçtiler. 3- Yerleşik hayata geçmeleriyle Uygurlar ticaret, bilim, sanat ve edebiyat gibi bir çok alanda geliştiler. 840 yılında bir başka Türk kavmi olan Kırgızlar, Uygur Devletine son verdiler. Kırgızlar’ın Orhun Bölgesine girmeleri sonucu Uygurlar, Kansu ve Turfan bölgelerine göç etmek zorunda kaldılar. Kırgızların bu saldırıları buradaki Türk nüfusunun azalmasına sebep olmuştur. Bu yüzden bu en eski Türk Yurdu, daha sonra Kırgızları yenen Moğolların eline geçerek kolayca Moğollaşmış, MOĞOLİSTAN olarak anılmıştır. KANSU (SARI UYGUR) DEVLETİ: Kırgızlardan kaçarak Kansu Bölgesi’ne gelen Uygurlar tarafından kurulan bu devlete Sarı Uygur Devleti de denilmektedir. 1209’da Moğolların hakimiyetine girmiştir. TURFAN (DOĞU TÜRKİSTAN) UYGUR DEVLETİ: Kırgızların saldırıları neticesinde Uygurların bir kısmı Turfan Bölgesi’ne gelerek, burada yeni bir devlet kurdular. Bu devletleri de Moğollar tarafından 1207’de yıkıldı. Cengiz Han’ın egemenliğine girmelerine rağmen medeniyette geliştiklerinden Moğollar’ı devlet teşkilatı, ticaret, bilim, sanat, alfabe gibi konularda etkilediler. Moğolların Türkleşmesinde önemli bir rol oynadılar.
|
|
RUH: * Beden ruh vasıtasıyla hareket eder, fakat siz ruhu göremezsiniz: Ruhu bedenin hareketleriyle bil. Mesnevi IV-155 * Yoksul beden, ruh hareket edinceye kadar hareket etmez: Atlar ileri atılıncaya kadar heybe olduğu yerde durur. Divan 14355 * Bil ki ruhlar okyanus, bedenler köpüklerdir. Divan 33178 * Can, doğan kuşuna benzer, ten ona uzaktır. O, beden tuzağına ayağı bağlı, kanadı kırık bir halde düşüp kalmıştır. Mesnevi V- 2280 * Bedenin yüzüne bakma, o bozulup yok olur. Ruhun yüzüne bak ki o hoş ve sevimlidir! Divan 1893 * Beden yumurtası içinde harika bir kuşsun sen -yumurtanın içinde kaldığın sürece uçamazsın. Eğer beden kabuğunu kırarsan kanatlarını çırpacak ve ruhu kazanacaksın. Divan 33567-68 * Ruh kuşum ne zaman kafesinden bahçeye uçacak? Divan 33887 * Kafeste mahpus olan kuşun kurtulmak istememesi cahilliktendir. Mesnevi I-1541 * Gökten, yerden nice sular çektin de vücudun böyle semirdi. Fakat bu iğretidir. Az az sıkıştırmak gerek. Çünkü elde edilenin bırakılması lazım. Yalnız, Allh'ın "Adem'e ruhumdan ruh üfürdüm" dediği varlık yok mu? O kalır işte, Sen de ruha bak, başkaları beyhudedir. Fakat bu beyhude sözünü, cana, ruha nispetle söylüyorum, her şeyi sağlam bir surette yapan sanatkara, Allah'a nispetle değil ha! Mesnevi VI-3592-3595 * Veliler şu sözü ciddiye almadan söylemediler: Arınmış kişilerin bedenleri tıpkı ruh gibi tamamen lekesizdir. Onların sözleri, psişeleri, dış görünümleri -hepsi lekesiz mutlak ruh olmuştur. Mesnevi I-2000-2001 EGO VE AKIL: * Eğer egonun formunu bilmek istersen ey genç, cehennem ve onun yedi kapısının hakkında oku! Mesnevi I-779 * Cehennem bu nefstir; cehennem, bir ejderhadır ki harareti denizlerle eksilmez. Yedi denizi içer de yine kocakarıya benzeyen nefsin harareti ve coşkunluğu azalmaz. Mesnevi I-1375-76 * Kendini gören, kendini beğenen; birisinde bir suç gördü mü ...İçinde cehennemden daha şiddetli bir ateş parlar. O, bu kibre din gayreti adını takar; kendi kafir nefsini görmez Mesnevi I-3347-48 * Kötülerin kötülüklerine acıyın. Benliği, kendini görüp beğenmenin etrafında dolaşmayın kendinize gelin. Allah gayreti pusudan çıkmaya görsün; baş aşağı yerin dibine gidersiniz. Mesnevi I-3416-17 * Duyusal ego Allah'a karşı kör ve sağırdır. Mesnevi IV-235 * Hırsız gibi olan ego ve onun işleriyle ilgilenme. Rabbinin işi hariç herşey boştur, boş! Mesnevi II-1063 * Akıl, iki çeşittir: Birincisi kazanılan akıldır; sen onu mektepteki çocuk gibi Kitaptan, hocalardan, düşünceden, alışkanlıktan, kavramlardan, ve yeni ilimlerden öğrenirsin. Aklın başkalarınınkinden daha büyük olur fakat edindiklerinin ağırlığıyla yorulursun. Diğer akıl, Allah'ın ihsanıdır. Onun kaynağı ruhtadır. Gönülden bilgi pınarı fışkırdığında onun kaynağı ne bozulur, ne eskir ne de renk değiştirir. Edinilmiş akıl dışarıdan eve akan bir ırmağa benzer. Eğer yolu üzerinde bir engel olursa aciz kalır. Kendi içindeki pınarı ara sen! Mesnevi IV- 1960-68 * Filozof entelektüel kavramlarla bağlıdır saf veli ise akıllarının Aklına tırmanır. Akılların aklı özdür, senin aklınsa kabuk. Hayvanların mideleri sürekli kabuk ararlar. Özü arayanlar kabuklardan binlerce kez tiksinmişlerdir; Allah'ın velilerinin gözünde yalnızca öz caizdir. Aklın derisi yüzlerce deliller verirken Evrensel akıl nasıl olurda kesinlikten uzak bir adım atar? Mesnevi III-2527-2530
* Akıllar arasındaki zıtlıkların farkında ol! Biri dünyadan semaya uzanır, Güneş gibidir diğeri Venüs'ten veya kayan yıldızdan daha aşağıdır. Kandil gibi titrek, sarhoş bir akıl olduğu gibi ateş kıvılcımı gibi bir akıl da vardır... Cüzi akıl gözden düşmüş akıldır; dünya arzusu insanı asıl hedefinden yoksun bırakır. Mesnevi V- 459-461 ve 463 FORM VE ANLAM: * Manaya nispetle suret nedir? Çok zayıf, çok aciz. Mesnevi I-3330 * Bil ki zahiri suret yok olur, fakat mana âlemi ebedidir, kalır. Testinin suretiyle ne vakte dek oynayıp duracaksın? Testinin nakşından geç, ırmağa, suya yürü. Sureti gördün ama manadan gafilsin. Akıllıysan sedeften inci seç, çıkar Mesnevi II-1020-23 * İnsanlar ikincil / tali sebeplere bakıyorlar ve onların her şeyin kaynağı olduğunu sanıyorlar. Fakat velilere tali sebeplerin bir örtüden başka bir şey olmadığı ilham edildi. Fihi Ma Fih 68/80 * Bu sebepler, görüşlere perdedir. Çünkü her göz, onun sanatını görmeye layık değildir. Sebebi yırtacak bir göz gerek ki perdeleri kökünden çekip çıkarsın. Mesnevi V-1551-52 * Görünen suret, gayb alemindeki surete delalet eder, o da başka bir gayb suretinden vücut bulmuştur. Böylece bunları, görüşünün miktarınca ta üçüncü, dördüncü, onuncu surete kadar say dur! Mesnevi IV-2888-89 * Münkirin delili ancak ve ancak şudur: Ben şu görünen yurttan başka bir şey görmüyorum. Hiç düşünmez ki nerede görünen bir şey varsa o gizli hikmetleri haber vermededir. Mesnevi IV-2778-79 * O eşsiz, örneksiz Allah cennetten zıddı giderdi. Orada güneş de yoktur zıddı olan zemheri de. Renklerin asılları renksizliktir...Savaşların asılları barışlardır. Mesnevi VI-58-59 * Herkes bir yana yüzünü çevirmiştir fakat azizler yönleri olmayan yöne yüzlerini dönmüşlerdir Mesnevi V-350 * Biçim mevcudiyete Biçimi olmayandan gelmiştir tıpkı dumanın ateşten gelişi gibi. Mesnevi VI-3712 * Ruh kıblesi gizli olduğundan dolayı herkes yüzünü farklı bir yöne çevirdi . Mesnevi V-319 * Biz yokuz. Varlıklarımız, fani suretle gösteren Vücud-u Mutlak olan sensin. Biz umumiyetle aslanlarız ama bayrak üstüne resmedilmiş aslanlar! Onlar zaman zaman hareketleri, hamleleri rüzgardandır. Mesnevi I-602-603 * Kesinlik için tali sebeplere bakan suretperesttir. İlk Sebebe bakan kimse Manayı temyiz eden nur olur. Divan 25048 * Biçimler yakıt mana nur! -yoksa niçin diye soramazdın. Eğer biçim biçimin hatırına olsaydı o zaman niçin "Niçin?" diye soruyorsun. Öyleyse hikmet semanın zahiri biçimlerine izin vermezdi ve yerin sakinleri yalnızca onun için mevcut olurlardı. Mesnevi IV-2994-95, 98 * Biçimi geç, addan uzaklaş. Ad ve Sanları terk et manaya yönel! Mesnevi IV- 1285 İLİM: * Dünyada tahsil ve kesb ile hasıl olan her ilim, ilm-i ebdandır; ve öldükten sonra hasıl olan ilim, ilm-i edyandır. Ene'l-Hakk ilmini bilmek, ilm-i ebdandır; ve ene'l-Hakk olmak, ilm-i edyandır. Nur-u çerağı ve ateşi görmek, ilm-i ebdandır; [ ateıte yanmak ilm-i edyandyr. Müşahededen ibaret olan her şey, ilm-i edyandır. Danişden ibaret olan her şey ilm-i ebdandır.] Muhakkak olan şey, müşahede ve rü'yettir. Baki hep ilimler, ilm-i hayaldir. Mesela mühendis tefekkür edip, medrese binasını hayal eyledi. Gerçi o fikir, doğru ve savabdır; fakat hayaldir. Medresenin binasını ikmal ettiği vakit hakikat olur. Fihi Ma Fih 67. Fasıl * Yoldaki bu işaret çölde her an kaybolan seyyahlar içindir Birliğe ulaşanlar deruni gözleri ve ilahi lambaları haricinde bir şeye sahip değillerdir-Onlar işaretler ve yollardan kurtulmuşlardır. Eğer birlik halindeki insanlar işaretlerden söz ediyorlarsa bunu hala çekişme içinde olanlar anlayabilsinler diye yaparlar. Yeni doğan çocuğun babası onun aklı dünyayı algılasın diye bir takım belirsiz sesler çıkar. Mesnevi II 3312-15 * Manevi inzivada rüyet yolunu bulmuş olanlar asla ilimlerin desteğini aramazlar. Onlar ruhun cemalinin meftunu olduklarından söylenti ve bilgiden yorgun düşerler Rüyet bilgi üzerinde hakimdir. Halk arasında yaygın sözün sebebi de budur: Borçlu olanlar öte dünyaya para görmeye hazırdırlar. Mesnevi III 3856-59 VELİLER: * Siz rasul olmadığınızdan Yolu takip edin! O zaman gün gelir bu çukurdan kurtulabilir ve yüksek makamlara ulaşabilirsiniz. Sultan olmadığınızdan teba olun! Kaptan olmadığınızdan kendinize kendiniz dümen olmayın! Mükemmel olmadığınızdan dükkan açmayın! Uysal olun ki kazanabilesiniz. Metni okuyun, Sessiz ol! (VII-204) ve sessiz olun! Allah'ın dili olmadığınızdan kulak olun! Mesnevi II-3453-56 * Yola rehbersiz giren iki günlük yolu yüzlerce yıl gidecek... Üstadsız meslek edinen şehir ve kasabaların maskarası olur. Mesnevi III-588,590 * Hak yolunda yalnız gitme, bu yol tehlikelerle doludur. Bu yolda, yol kesenler çoktur. Senin tek bir canın var, canınsa düşmanı pek çok... üstelik içinde bulunan can düşmanını tanımıyor, ona can diyorsun, cihan adını takıyorsun. Bu dünyada senin gibi aptallar pek çoktur. Rubai 737 : Şefik Can "Hz. Mevlana'dan Rubailer, Kültür Bak. Yay." * Allah adamının eğitiminden geçen bir mürid saf ve arı bir ruha sahip olacaktır. Fakat sahtekar ve riyakar birinden eğitim gören ve bilgilenen biri tıpkı onun gibi, aşağılık, aciz, yetersiz, suratsız olacak belirsizlikler içinde ve tüm sağduyudan yoksun olacaktır. Fihi Ma Fih 33/44 * Sen rezilliği, içinde ulaştığın her şeyi senden çalacak bir rezile mürit olmuşsun. O, şeref kazanmamış ki sana nasıl kazandırsın? O, sana nur değil karanlık verecektir. Gözleri iyileştiren kör bir adam gibi: bir parça bezden başka neyle senin gözlerini meshedecek? Onda Allah'ın kokusu veya izi bile yok fakat hala Şit veya Adem gibilerden daha büyük olduĞunu iddia ediyor. Şeytan onu kucaklamış da; "Bizler veliler hatta onların büyüklerindeniz" deyip duruyor. O kimse dervişlerin dünyasından pek çok söz aşırır ki insanlar kendisini hakiki mürşit sansın Konuşmalarında Beyazıd üzerine bile tartışır; Yezid bile ondan utanır. Semanın ekmeğinden de tedarikinden de yoksundur: Allah ona bir kemik bile atmamıştır Kapısında yıllarca asla gelmeyen bir yarının sözüne bağlanarak yüzlerce mürit toplanır durur İnsanın deruni doğasına onun büyük ve küçük işlerinin görünmesi yıllar alır Bu beden duvarının altında bir hazine mi yatıyor yoksa yılanlar, karıncalar ve canavarlar mı ikamet ediyor? Sonunda onun bir hiç olduğu açığa çıkar, Hakk talibinin de yılları geçer: Bu bilgiden onun eline ne kazanç geçecek? Mesnevi I 2265-68, 72-76, 79-82) * Ruh Denizinde yüzmek yararsızdır: Tek kaçış Nuh'un gemisidir. Rasullerin efendisi Muhammed "Ben bu Evrensel Okyanustaki gemiyim, Veya hakiki iç görüşte hakiki vekilim." Mesnevi IV-3357-3359 * Semaları istiyorsan İnsanın arkadaşı ol! Yoksa mavi gökleri hedefleme. Divan 21291-21296 * Allah'ın Gölgesi senin bakıcın olduğunda fantezi ve onun gölgelerinden kurtulursun. Allah'ın Gölgesi onun bu dünyaya karşı ölü ve Allah'a karşı canlı olan kuludur. Onun eteklerine tutunur tutunmaz ahir zamanın eteğinden kurtulabilirsin O, gölgesini nasıl da yaydı (XXV-45) - bu gölge Allah'ın Güneşinin nuruna götüren evliyanın bedenidir. Mesnevi I-422-425 * Büyük velilerin sözleri yüzlerce farklı biçimde görünseler de Allah ve Yol bir iken nasıl olur da onların sözleri iki olabilir? Sözler farklı formda görünür fakat onlar manada birdir. Formda çeşitlilik vardır, anlamda ise hepsi uyumludur. Mesela bir kral bir terziye elbise dikmesini emretse bir kişi ipi yapar, diğeri onları birbirine bağlar, bir diğeri elbiseyi dokur, bir diğeri koparır, bir diğeri iğneyi kullanır. Bu formların hepsi farklı ve çeşitlidir; fakat anlamda birleşir tek bir görevi icra eder. Fihi Ma Fih 46/57-58 * Bez yıkayan iki arkadaşa bak: Dışarıdan çekişiyor görünürler. Biri elbiseyi suya sokar fakat diğeri onları kurutur Daha sonra ilki onları yeniden ıslatır sanki ikisi de birbirine aykırı işler görüyorlarmış gibi. Fakat görünürde çekişiyor görününler kalpte birdirler ve tek bir görevi uyumla yerine getiriyorlardır. Her rasul ve her velinin kendi ruhsal metodu vardır fakat bunlar Allah'a iletir: Hepsi birdirler Mesnevi I-3082-86 * Kimdir Şeyh? Beyaz saçlı yaşlı adam. Bu saçın anlamını bil ey umudunu yitiren kişi! Siyah saç benlik sahibi olandır. Bu benlikten tek bir saç dahi kalmamalı. Benlikten hiçbir şey kalmadığında kişi "yaşlı adam"dır saçı siyah da kır da. Siyah saç beşer doğasının sıfatıdır, saç ve sakalın değil. İsa beşiğinde seslenmiş "Genç olmadan ben bir şeyhim ve yaşlıyım!" demişti Eğer bir kişi beşeri sıfatlarının sadece bir kaçından kurtulmuşsa o şeyh değildir o orta yaşlı bir adamdır. Tek bir siyah saç kalmadığında, beşeri sıfatlar kalmadığında o şeyhtir ve Allah tarafından kabul edilmiştir. Mesnevi III-1790-96 * Şeyh aklıyla "yaşlıdır" saçının veya sakalının beyazlığıyla değil. Kim İblis'den daha yaşlı olabilir ki -fakat eğer birisinde akıl yoksa o bir hiçtir... Sahtekar kanıt hariç hiçbir şey bilmez yolda zahiri işaretler arar durur. Allah aşkına biz "hastalıklarından iyileşmek istersen bir şeyh seç" dedik Taklitçinin örtüsünden kurtulduğunda kişi eşyayı Allah nuruyla görür Onun kanıtsız veya izahsız saf nuru kabuğu açar ve öze girerse kişi yalnızca o zaman zahiri, hakiki ve yalanın mührünün aynı olduğunu görür - o kişi torbanın içindekini nasıl bilebilir?... Aklın yaşlısı olmaya çabala, Evrensel Akıl gibi olmaya, ki içi göresin. Mesnevi IV-2163-64, 67-71, 78 * İnisiyasyon için elini şeyhten başkasına emanet etme, zira yalnız şeyhin eli Allah tarafından himaye edilmiştir. Aklının yaşlı adamı (şeyh kastediliyor) egoya komşu olmak için çocukluk yapmay alışmıştır görünürse sıfır da olsa bu bir örtüdür. Aklını mükemmel şeyhin Aklına yoldaş kıl ki aklın kötü alışkanlıklarından dönebilsin... Elini şeyhin eline verdiğinde bilen ve saygıdeğer hikmetli kişi, ki o zamanın irsal olmuşudur ey mürid onda rasulün nuru yansır. O zaman sen Hudaybiye'desin ve rasule yemin eden sahabilerin yoldaşısın. Mesnevi V-736-738, 41-43 * Kur'an-ı Mecid bir arûs-ı zîbâ gibidir. Örtüsünü açan kimseye yüzünü göstermez. Ey Kur'an'dan bahs eden kimse! Sana bir zevk ve keşf hasıl olmaması, ondandır ki, sen onun örtüsünü açtın, o seni reddeyledi; ve sana mekr edip, yüzünü çirkin gösterdi; ben o mahbub değilim, dedi. Hz. Kur'an, her ne suretle isterse görünmeğe kadirdir; fakat örtüsünü çekmeyip, rızasını talep eyler ve O'nun rızasına sebep olan şeye sa'y eylersen, sen O'nun örtüsünü çekmeksizin, O sana yüzünü gösterir. Ehl-i Hakk'ı talep et; zira Cenab-ı Hakk (Fecir, 89/29,30) "Haydi gir kullarımın içine. Gir cennetime."] buyurmuştur. Hakk Teala herkese söylemez. Nitekim dünya padişahları, her bir çulhaya söz söylemezler. Halkı padişaha isal için bir vezir ve naib nasb etmişlerdir. Hakk Teala Hazretleri dahi, Hak talebinde bulunan her bir kimsenin, onun kapısına gitmesi için, bir bende intihab buyurdu; ve enbiya ve evliya dahi, bunun için gelmişlerdir. Zira Hakk'a onlardan maada yol yoktur. Fihi Ma Fih, 68. Fasıl PRATİKLER: * Göğsünün içindekini gerçek gönül sanan kimse, Hakk yolunda iki üç adım attı da her şey oldu bitti sandı. Aslında tesbih, seccade, tevbe, sofuluk, günahdan sakınma bunların hepsi yolun başıdır. Hakk yolcusu aldandı da, bunları varacağı yer sandı. Rubai 465 * Ey Hakk yolunun yolcusu! Eğer sende bu yolun tutkusu varsa, senin başında da bu kapının, bu dergahın sevgisi bulunuyorsa, Hakk ehlinin açtığı iman ve sevgi kapılarının anahtarı nedir? Biliyor musun? o "La ilahe illallah" kelimesini çokça, hoşça söylemektir." Rubai 468 * Sevgi, düşünce ve manadan ibaret olsaydı senin oruç ve namazın zahiri suretleri de kalmaz, yok olurdu. Dostların birbirlerine armağan sunmaları, dostluğa nazaran ancak görünüşe ait şeylerdir. Fakat bu suretlerle o armağanlar, gönüllerde gizli bulunan sevgilere şahadet eder. Çünkü ey ulu kişi, zahiri iyilikler gizli sevgilere şahittir Şahidin de bazen doğrucu, bazen yalancı olur. Sarhoş bazen şaraptan olur bazen ayrandan! Mesnevi I.-2625-28 * Eğer yol bilmezsen eşeğin (nefs) dileğine aykırı hareket et; doğru yol o aykırı yoldur Mesnevi I-2955
|
Sultan | İlgilendikleri Sanat Dalları | I. Mehmed | Yay ve Kiriş ustası, "Kürüşçü" adıyla anılırdı. | II. Mehmed | Bahçıvan | I. Selim | Kuyumcu | I. Süleyman | Kuyumcu | II. Selim | Hacıların Hac yolunda kullanmaları için hilal şeklinde asalar yapardı. | III. Murad | Ok yapardı. | III. Mehmed | Kaşık ustasıdır. Okcuların kullandığı özel yüzükler yapardı. | I. Ahmed | Kaşık ustasıdır. Okcuların kullandığı özel yüzükler yapardı. | IV. Mehmed | Şair. Askeri Marşlar yazardı. | II. Abdülhamid | Kakma ve Süsleme sanatıyla ilgilenmiştir |
|
Padişahlar | Mahlası | II. Murad | Muradi | Fatih Sultan Mehmed | Avni | II. Bayezid | Adli | Şehzade Korkut | Harimi | Cem Sultan | | Yavuz Sultan Selim | | Kanuni Sultan Süleyman | Muhibbi | II. Selim | | Sultan Mehmed | | Şehzade Mustafa | | Şehzade Cihangir | | Şehzade Bayezid | | Sultan III. Murad | | Sultan III. Mehmed | Adni | I. Ahmed | Bahti | II. Osman | Farisi | IV. Murad | Muradi | IV. Mehmed | | II. Ahmed | | II. Mustafa | İkbali | III. Ahmed | Necib | III. Mustafa | Cihangir | III. Selim | İlhami | II. Mahmud | Adli | Mehmed Reşat |
|
Sultan | Ölüm Tarihi ve Yeri | Ölüm Sebebi | I. Osman | 1324-Söğüt | Felç/Nikris | Orhan | 4.1360-? | Depresyon/Nikris | I. Murad | 6.1389-Kosova | Suikast | I. Bayezid | 10.03.1403-Akşehir | İntihar (Zehir) | I. Mehmed | 26.5.1421-Edirne | Dizanteri/Zehir? | II. Murad | 3.2.1451-Edirne | Felç | II. Mehmed | 3.5.1481-Maltepe | Nikris/Zehir? | II. Bayezid | 26.5.1512-Dimetoka | Depresyon/İntihar/Suikast? | I. Selim | 22.9.1520-Çorlu | Kanser | I. Süleyman | 7.9.1566-Sigetvar | Felç | II. Selim | 15.12.1574-İstanbul | Çarpma | III. Murad | 16.1.1595-İstanbul | Felç/Taş | III. Mehmed | 22.12.1603-İstanbul | Depresyon/Felç | I. Ahmed | 22.11.1617-İstanbul | Tifüs | I. Mustafa | 20.1.1639-İstanbul | Zihinsel Hastalık | II. Osman | 20.5.1622-İstanbul | İdam | IV. Murad | 9.2.1640-İstanbul | Siroz | İbrahim | 18.8.1648-İstanbul | İdam | IV. Mehmed | 6.1.1693-Edirne | Nikris/Depresyon/Zehir? | II. Süleyman | 22.6.1691-Edirne | Zayıflık | II. Ahmed | 6.2.1695-Edirne | Zayıflık,Depresyon/Felç | II. Mustafa | 29.12.1703-İstanbul | Zayıflık | III. Ahmed | 1.7.1736-İstanbul | Genel/Zehir? | I. Mahmud | 14.12.1754-İstanbul | Felç | III. Osman | 30.10.1757-İstanbul | Felç | III. Mustafa | 21.1.1774-İstanbul | Kalp Yetmezliği | I. Abdülhamid | 7.4.1789-İstanbul | Felç | III. Selim | 28.7.1808-İstanbul | İdam | IV. Mustafa | 16.11.1808-İstanbul | İdam | II. Mahmud | 1.7.1839-İstanbul | Siroz | I. Abdülmecid | 25.6.1861-İstanbul | Tüberküloz | Abdülaziz | 4.6.1876-İstanbul | İntihar | V. Murad | 29.8.1904-İstanbul | Diyabet | II. Abdülhamid | 10.02.1918-İstanbul | Kalp Yetmezliği | V. Mehmed | 2.7.1918-İstanbul | Kalp Yetmezliği | VI. Mehmed | 15.5.1926-San Remo | Kalp Yetmezliği | II. Abdülmecid | 8.1944-Paris | Kalp Yetmezliği | osmanlı web sitesine teşekkürler
|
| CÜLUS BAHŞİŞİ | | | . | | | | | Cülus, Osmanlı İmparatorluğu'nda, padişahlığa seçilen şehzadenin padişahlığının ilan edilmesi için yapılan törene verilen addır.
Osmanlı İmparatorluğu'nda törenler arasında önemli bir yeri olan Cülus-i Hümayun'un kökü, Türk törelerine ve İslam kültürüne dayanmakta ve Oğuz töresinin izlerini taşımaktadır.
Cülus Bahşişi ise, cülus töreni sırasında Yeniçerilere verilen bahşişdir. | | | . |
|
|
Akdeniz ile Atlantik'i birleştiren 60 km uzunluğunda ve 44 km genişliğinde bir boğazdır. Derin bir boğaz olan Cebelitarık' ın en sığ yeri 324 m.' dir. Boğazın yüzünde batıdan doğuya doğru giden kuvvetli bir akıntı vardır. Boğazın iki kıyısı da sarp ve kayalıktır.
Eski çağdaki adı Calpe' dir. Şimdiki adı ise Arap komutanı Tarık'ın adını taşır. Tarık boğazın güvenliğini sağlamak için burada bir kale yaptırmıştır. Cebelitarık 1462' de Araplardan İspanyollara geçmiş , 1502' de resmen İspanyol topraklarına katılmıştır. 24 temmuz 1704'te İngiltere-Hollanda deniz kuvvetleri tarafından ele geçirilmiştir. 1705 tarihindeki Ultrecht antlaşmasıyla İspanya kaleyi İngiltere'ye iade etmeyi kabul etmiştir. | | | . |
|
|
Sultan II. Selim' in emri üzerine Mimar Sinan tarafından Kıbrıs' ın fethiyle elde edilen ganimetlerle eski sarayın baltacılar koğuşunun bulunduğu yerde yapılmıştır. 1568 - 1574 yıllarında tamamlanan Selimiye Camii Osmanlı-Türk mimarisinin en büyük eseridir. Üçer şerefeli dört minaresi vardır. Her minarenin yüksekliği 79,89 m.' dir. Kubbesi 31,28 m. çapında olan Selimiye Camii' nin Harim tarafındaki minarelerin şerefelerine ayrı ayrı yollardan çıkılabilmektedir.
|
|
Eyüp Sultan Camii, İstanbul'da Haliç'in kuzey ucunda Eyüp semtinde bulunmaktadır. İslamiyet'i ilk kabul edenlerden ve Arapların İstanbul'u kuşatması sırasında şehit olan Hz. Eyyubu El-Ensari'nin gömüldüğü yerdedir. Fatih Sultan Mehmed'in emri ile buraya bir türbe, yanına da bir cami yapıldı. 1458 yılında yapılan ilk cami yıkılmış, bugünkü caminin ilk örneği olan yapı Sultan Üçüncü Selim zamanında 1798-1800 yıllarında Uzun Hüseyin Efendi tarafından yaptırılmıştı. Cami son defa Sultan İkinci Mahmud zamanında tamir ettirildi. 1822 yılında deniz tarafına rastlayan minareye yıldırım düşünce, minarelerin üst şerefelerine kadar olan kısmı yeniden yaptırıldı. Cami, planı bakımından sekiz payeli camiler grubuna girer.
Eyüp Sultan Camii'nin çevre duvarı içinde yer alan Hz.Eyyubu El Ensari'ye ait türbe 1458 yılında yaptırıldı. Sultan Birinci Ahmed ve Sultan İkinci Mahmud dönemlerinde tamir gören türbe 16.yy'dan itibaren çinilerle süslendi. Türbedeki gümüş şebeke ve şamdanlar son devirlere ait olmakla beraber sandukanın ayak ucundaki kuyunun kabrin keşfi sırasında bulunan pınar olduğu ileri sürülür. Eyüp Sultan Türbesi yüz yıllar boyu İslam aleminin ziyaret yeri olmuştur.
|
|
Fatih Camii, Fatih Sultan Mehmed tarafından Fatih semtinde yaptırıldı. Bizans devrinde, caminin yapıldığı yerin yakınlarında Havariyun kilisesi vardı. Fatih Camii'nin, bu kilisenin yıkıntılarından faydalanarak yapıldığı sanılmaktadır. Cümle kapısının iki yanında ve üstünde bulunan Arapça kitabeye göre yapımına 1467 yılında başlanan Fatih Camii, 1470 yılında tamamlanabildi. Mimarı, Sinaüddin Yusuf bin Abdullah'tır. Cami, plan olarak anıtsal bir biçimde yapılmıştır. Merkezi kubbe, iki fil ayağı ile iki sütun üzerine oturtulmuştur. Fatih Camii, 1766 yılında yaşanan bir depremden dolayı harabe haline geldiği için Sultan Üçüncü Mustafa, 1767 ve 1771 yılları arasında camiyi Mimar Mehmed Tahir Ağa'ya tamir ettirdi.
Caminin ilk inşasından bugün sadece şadırvan avlusunun üç duvarı, şadırvan, tac kapı, mihrap, birinci şerefeye kadar minareler ve çevre duvarının bir kısmı kalmıştır. Şadırvan avlusunda, kıble duvarına paralel olan revak diğer üç yönden daha yüksektir. Kubbelerin dış kasnakları sekiz köşelidir ve kemerlere oturur. Kemerler genellikle kırmızı taş ve beyaz mermerlerle işlenmiş, yalnız mihverdekilere yeşil taş kullanılmıştır. Alt ve üst pencerelerin etrafı geniş silmelerle çevrelenmiştir. Söveler mermerdendir ve gayet geniş, kuvvetli silmelerle belirtilmiştir.
Demir parmaklıklar, kalın demirden ve topuzludur. Revak sütunlarının sekizi yeşil Eğriboz, ikisi pembe, ikisi esmer granitten, son cemaat yerindekilerin bazıları ise mısır granitindendir. Başlıklar tamamen mermerden ve hepsi istalaktitlidir. Kaideler de mermerdir. Avlunun biri kıblede, ikisi yanda üç kapısı vardır. Şadırvan sekiz köşelidir. Mihrabın yaşmağı istalaktitlidir. Hücre köşeleri yeşil direkli, kum saatleri ile süslü ve üstü zarif bir taçla biter. Yaşmağın üzerinde tek satırlık bir ayet vardır. On iki dilimli olan minare, cami ile büyük bir ahenkle birleşmiştir. Çinili levhalar son cemaat duvarının sağ ve solundaki pencere aynalarındadır.
Fatih Camii'nin ilk yapımında, cami alanını genişletmek için duvarlar ve iki ayak üzerine bir kubbe oturtulmuş ve bunun da önüne bir yarım kubbe ilave edilmiştir. Böylelikle 26 m çapındaki kubbe bir yüzyıl boyunca en büyük kubbe niteliğini korumuştur. Caminin ikinci defa yapılışında payandalı camiler planı uygulanarak küçük kubbeli sivri bir bina meydan getirilmiştir. Şimdiki durumda, merkezi kubbe dört fil yağına oturmakta ve bunu dört yarım kubbe çevrelemektedir. Yarım kubbelerin etrafında ikinci derecede yarım ve tam kubbeler, mahfildeki ve dıştaki abdest musluklarının önündeki galerileri örtmektedir. Mihrabın sol tarafından, türbe yanından geniş bir rampa ile girilen Hünkar mahfili ve odalar bulunmaktadır.
Minarelerin taş külahları 19.yy sonunda yapılmıştır. Mimar Mehmed Tahir Ağa camiyi tamir ettiği sırada eski camiden kalan klasik parçalarla yeniden yaptığı barok parçaları iyi bir şekilde birleştirdi. Caminin alçı pencereleri son devirlerde harap olduğundan adi çerçevelerle değiştirildi. Avlu kapısının yanındaki yangın havuzu Sultan İkinci Mahmud tarafından 1825 yılında yaptırıldı. Caminin geniş bir dış avlusu vardı. Bunun tabhaneye çıkan kapısı eski camiden kalmıştır.
|
XIV. yüzyılda Galata'ya yerleşen Cenevizliler tarafından, 1348 yılında bölgelerini yabancılara karşı korumak amacıyla, Galata surlarına ek olarak yaptırılmıştır. Galata surlarının baş kulesidir. XVI. Yüzyılda Kasımpaşa tersanesinde çalıştırılan esirler için zindan olarak kullanılmış, daha sonraları tersanenin ambarı haline getirilmiştir. İlk uçan Türk olan Hezarfen Ahmed Çelebi, ünlü uçuşunu Galata Kulesi'nden yapmış ve Üsküdar'a kadar uçmayı başarmıştır.
Galata Kulesi'nin iç çapı zemin katında 8,95 dış çapı en alt kısmında 16,45 m ve duvar kalınlığının birer çıkıntısı (segment) şeklinde devam eder. 4. Kattan sonra, Türk çağı yapımı olduğunu gösteren biçimde mazgallar ve 5. Katta top namlularının yerleştirildiği yuvalar vardır. Yerden külah ucuna kadar kulenin bütün yüksekliği 66,90 m'dir. 7. ve 8. katların her biri 14 pencerelidir. | | | . |
|
|
|
İstanbul'da Sarayburnu sırtları üzerinde, Fatih devrinden Abdülmecid'e kadar Osmanlı padişahlarının oturduğu Topkapı Sarayı şehrin birinci tepesinde, Zeytinlik adı verilen bölgede kuruldu. 1478 yılında yapılan 1400 metreleik surlarla çevrili olan Topkapı Sarayı'nın Marmara tarafındaki Otluk kapısı ve Haliç tarafındaki Demirkapı'dan başka küçük ölçüde beş koltuk kapısı olan Suru Sultani adı verilen surun ana girişi, Ayasofya arkasındaki Bab-ı Hümayundur.
Topkapı sarayı 700.000 metrekarelik bir alanı kaplar, içinde kasırlar, köşkler, devlet daireleri, saray halkına ayrılan koğuşlar, camiler, kütüphaneler ve büyük bir mutfak vardır. Burada yapılan son köşk, Abdülmecid'in Avrupa üslubundaki Mecidiye kasrıdır. Önünde toplar durduğundan sahil sarayına Topkapı Sarayı denilmeye başlanmış daha sonra bu ad bugünkü Topkapı Sarayı'na verilmiştir.
Sarayın ilk avlusunun içindeki köşklerden sadece ikisi bozulmadan bugüne kadar gelmiştir. Bunlardan biri 1472'de yaptırılan Sırçasaray öteki ise sur üzerindeki Sultan İkinci Mahmud tarafından yaptırılan Alay köşküdür. 3 Nisan 1924'de Bakanlar kurulu kararı ile müze haline getirilen sarayın Alay Meydanı denilen birinci avlusunda, sağından Defterdar dairesi, solunda iç cephane arasından geçen bir yolla çifte kuleli orta kapıya ulaşılır. Babüsselam adı verien bu kapının temeli Fatih Sultan Mehmed zamanından kaldığı sanılıyor, fakat Kanuni devrinde kuleler değiştirilmiş, Sultan Üçüncü Mustafa zamanında iç tarafı geniş saçaklı bir revak yapılmıştır. Bu kapıdan geçilerek girilen ikinci avlu sarayın ana sınırlarının başladığı yerdir. İkinci avlunun sağ tarafında Dolap ocağı, Marmara'ya bakan sınır boyunca Mimar Sinan'ın yaptığı mutfaklar, Aşçılar koğuşu, hamamı, camii, ayrıca Vekilharç dairesi ve Yağhane vardır. Avlunun sol tarafındaki revakların sonunda, sadrazamın başkanlığında vezirlerin toplandığı ve uzun süre devletin yönetildiği Kubbealtı denilen iki kubbeli daire vardır. Burası da Kanuni zamanında yapılmıştır. Kubbealtının arkasında yüksek bir kule yer alır. İkinci avlunun sonunda bulunan ve üçüncü avlu veya Enderun'a geçişi sağlayan büyük kapıya Akağalar kapısı denir. Bugünkü biçimiyle Sultan Üçüncü Selim devrinde yapılan bu kapının iki yanında Ağa dairesi ve Akağalar koğuşu vardır. Bu kapının iç tarafında uzanan üçüncü avlunun içinde temeli Fatih'ten kalan, sonraları değiştirilen, iç süslemesi ve kapıları XIX. yy üslubunda yenileştirilen Arz odası vardır. Arz odası elçilerin ve vezirlerin kabulünde kullanılırdı. Enderun kütüphanesi sarayın kütüphanelerinin en büyüğüdür. Üçüncü avlunun sağ tarafında Enderun mektebi, meşkhanesi, Seferli koğuşu, bugün Hazine dairesi olan ve Fatih devrinden kalma köşk, Sultan İkinci Selim devrinden kalma bir hamam kalıntısı, solda Silahdar hazinesi ve Mukaddes emanetlerin saklandığı dört kubbeli Hırkai Saadet dairesi vardır. Burada sol tarafta, üzeri tonozla örtülü, Ağalar camii vardır. Caminin arkasında, Haremin ikinci girişinin hemen yanında bulunan ve Ağalar koğuşuna bitişik çok küçük kagir yapıda padişahın yemeğinin özel olarak hazırlandığı Kuşanedir. Üçüncü avludan yokuş iki yol ile dördüncü avluya inilir. Bunlardan sağdakinin iki tarafında Kilerli koğuşu ve Hazineli koğuşu, ötekinin sol yanında Emanet hazinesi dairesi bulunur. Dördüncü avlunun Marmara'ya bakan yüzünde Fatih devrinden kaldığı sanılan bir köşk bodrumunun üstünde Anadolu yakasına ve denize bakan bir noktada Çadır köşkü ve Abdülmecid tarafından yaptırılan Mecidiye kasrı vardır. Bu yapının yanında, Esvap odası denilen ufak bir bina ve Sofa camii adı verilen minareli küçük bir cami yer alır. Yeniköşk de denilen Mecidiye kasrının önünden aşağı kapıyı giden bir yol vardır. Buradan bugün Gülhane Parkı denilen, Sarayburnu bahçesine çıkılır. Harem denilen kısmın kubbealtı yanında açılan ve 1588 tarihli Araba kapısı denilen esas girişinden başka, ikinci avluya ve üçüncü avluda Akağalar dairesi yanında Kuşane kapısı ve Raht hazinesinin arkasından dışarı parka açılan bire de Şal kapısı vardır. Zülüflü Baltacılar dairesi ile Hırkai Saadet dairesi arasındaki alanda bulunan Harem, eğimli bir arazi üzerinde kurularak, 400 yıl boyunca devamlı değişikliklere uğramış ve son olarak bugünkü görünümünü almıştır. Harem, 250 kadar oda, hamamlar ve aralarda bulunan avlulardan kuruludur. Haremin yönetimine bakan görevlilerin (Kara ağalar) Darüssaade dairesi, cariyelerin dairesi ve Hastanesi, Veliaht ve Valide Sultan dairesi, Şehzadeler dairesi ve Gözdeler dairesi gibi herbirinin bir çok bölümü olan dairelerden başka, bir de Hünkar dairesi vardır.
|
|
Akdeniz ile Kızıldeniz'i birleştiren 161 km. uzunluğunda yapay suyolu. Kanalın genişliği 70-125 m arasında değişmektedir. Derinliği 11-12 m'dir. Su kesimi 10,36 m'den fazla olan gemiler kanaldan geçemez. 1951 yılında trafiği kolaylaştırmak amacıyla el-Kantara ile el-Firdan arasında 13,5 km'lik bir yan geçit açılmıştır.
M.Ö. 2000 yılından sonra Nil deltasını Acı Göl aracılığıyla Kızıldeniz'e bağlamak için planlar yapılmış, Romalılar ve Araplar tarafından birçok projeler tasarlanmışsa da teknik açıdan karşılaşılan zorluklar ve XV. yüzyılda Ümit Burnu yolunun bulunması bu projelerin uygulanmasını engellemiştir. 1854 yılında Ferdinand Vicomte de Lesseps tarafından çizilen projeyi uygulamak amacıyla "Compagnie Universelle du CanalMaritime de Suez" kurulmuştur. 1861 yılında başlayan çalışmalar 1869'da tamamlandı ve aynı yıl kanal açıldı.
1869 yılında kanalın yönetimi Mısır hükümeti tarafından 99 yıllığına uluslararası bir şirkete devredildi. 1875'te İngilizler %44'üne sahip oldu. 1956 yılında Mısır hükümeti tarafından millileştirildi. Bunun üzerine Fransa ve İngiltere Mısır'a karşı saldırıya geçmesi sonucunda kanal trafiğe kapatıldı. Daha sonra trafiğe açılan kanal 1967'de İsrail'in Mısır Suriye ve Ürdün'e saldırması sonucu kapatıldı ve o tarihten bugüne kadar kapalı bulunmaktadır.
|
İstanbul'da bugünkü Sultanahmet semtinde Sultan I. Ahmed tarafından yaptırılan cami; medrese, darülkurra, sıbyan mektebi, türbe, arasta, dükkanlar, hamam, darüşşifa, imaret ve üç sebilden oluşmaktadır. 1609-1620 yılları arasında Mimar Sedefkar Mehmed Ağa tarafından yapılmıştır.
Duvarlarla çevrili bir dış avlunun içinde yer alan cami, her ikiside kareye yakın planlı bir ibadet mekanı ile bir şadırvan avlusundan oluşur. İbadet mekanını örten yirmiki metre çapındaki ortak kubbe dört yandan yarım kubblerle çevrilmiş, boş kalan dört köşeye de birer küçük kubbe getirilerek tam bir merkezi plan şeması oluşturulmuştur. Büyük kubbeyi tyaşıyan kemerlerin oluşturduğu daire kesitli dört filayağı dilimli yapılarak kalınlık etkisinin azaltılmasına çalışılmıştır. Kubbeye geçiş büyük pandantiflerle sağlanmıştır. Caminin duvarları, ikinci pencere sırasına kadar mavi rengin egemen olduğu çinilerle kaplıdır. Duvarların ve filayaklarının yarıdan yukarısı, kemelerin, pandantiflerin, yarım kubbelerin ve büyük kubbenin içi gene mavi ağırlıklı kalem işleri ile bezenmiştir. Bu yüzden cami, özellikle Avrupalılar arasında Mavi Camii olarak bilinir.
Dört yanı revaklı şadırvan avlusunun dış avluya bakan iki yan duvarıyla, caminin iki katlı revaklarla zenginleştirilmiş yan duvarlarının üstünde, zemin hizasında abdest muslukları sıralanmıştır. İkisi iç avlunun dış köşelerinde, dördü de cami kütlesinin köşelerinde yer alan minarelerin ilk ikisi ikişer öbürleri üçer şerefelidir.
Dış avluda, caminin güneydoğu köşesinde yer alan ve bir rampa ile çıkılan Hünkar Kasrı bu uygulamanın ilk örneğidir. burası bugün Halı Müzesi olarak kullanılmaktadır. Caminin bodrumunda da Kilim ve Düz Yaygılar Müzesi açılmıştır.
Sultan I. Ahmed ile oğullarının ve annesinin türbesi burada bulunmaktadır
|
|
OSMANLI DEVLETİNDE GÖREV ALAN BAZI ERMENİLER | Agop Gırcikyan | Osmanlı imparatorluğunun ilk elçisi (Paris) Reşid Paşa’nın müşaviri Osmanlı imparatorluğunun Paris’teki Elciliğinin Maslahatgüzarı (1834-) | | Krikor Agaton | Osmanlı PTT Umumi Müdürü (1864) Hariciye Vekaletinde görevli (1848-1850) | | Sahak Abro | Hariciye Vekaleti Umumi Katibi (1850-) | | Sebuh Laz Minas | Paris Türk Elçiliği’nde Katip (1863) | | Krikor Odyan | Hariciye Muhakemat Müdürü (1870) | | Serkis Efendi | Hariciye’de Baş Sır Katibi (1870-1871) | | Ovakim K. Reisyan | İstanbul Vize kasabasının Mahkeme Reisi (1879) Sakız Adası İhzari Mahkeme Reisi (1885) Rodos Adası İhzari Mahkeme Reisi (1887) | | Artin Dadyan Paşa | Hariciye Müsteşarı (1880) | | Diran Aleksan Bey | Belçika’da Türk Sefiri (1862) PTT Müfettişi | | Yetvart Zohrab Efendi | Londar Sefiri (1838-1839) | | Hırant Düz Bey | Mesine (İtalya) Sefiri (1900-1907) | | Hovsep Misakyan Efendi | La Haye’de Elçi (1900-1907) | | Sarkis Balyan | Kardağ’da ve İtalya’da Türk Konsolosu (1900-) | | Azaryan Manuk Efendi | Hariciye Müsteşarı | | Kapriyel Noradunkyan | Gazi Ahmet Muhtar Paşa Kabinesi’nde Hariciye Nazırı (1912) | | Agop Kazazyan Paşa | Maliye Nazırı/Hazine-i Hassa Nazırı | | Mikael Portugal Paşa | Maliye Nezareti Müşaviri (1886) Ziraat Bankası Genel Müdürü/Hazine-i Hassa Nazırı (1891) | | Sakız Ohannes Paşa | Hariciye Vekaleti Umumi Katibi (1871) Hazine-i Hassa Nazırı (1897) | | Garabet Artin Davut Paşa | Viyana Sefiri (1856-1857) Lübnan Valisi (1861) PTT ve Nafia Nezaretlerinde Nazır (1868) | | Krikor Sinapyan | Nafia Nazırı | | Krikor Ağaton | PTT Umumi Müdürü (1864) | | Jorj Serpos Efendi | Türkiye Telgrafları Umum Sekreteri (1868) | | Osgan Mardikyan | PTT Nezareti Nazırı (1913) | Tomas Terziyan, Nişan Guğasyan, Tavit Çıracıyan | Mülkiye hocaları | | Krikor Zohrap,Bedros Hallacıyan | İstanbul Mebusları |
|
İlk Türk uçağının uçuşu, Sultan Mehmed Reşad'ın 27 Nisan 1912 tarihindeki cülus töreninde yapılmıştır.
Bir Fransız Okulu olan Bleriot uçuş okulundan 1912 yılında mezun olan Yüzbaşı Feza ve Teğmen Kenan Bey, Tayyare mektebinde göreve başlamışlardı. Bu iki pilotun, Fransa'dan yeni alınan Deperdessin marka iki adet çift kişilik bir uçakla deneme uçuşu yapmalarına karar verilmişti. Fakat şiddetli bir fırtına sonucu Yeşilköy'de bulunan uçakların üzerindeki sundurmalar yıkılarak, uçaklar kullanılmayacak hale gelmişti. Bu nedenle alınan bu ilk uçaklar uçurulamamış, bunun üzerine birkaç ay sonra, Fransız uçak fabrikasıyla yapılan sözleşmeyle 30.000 franka yeni bir uçak satın alınmıştı. Uçağın 27 Nisan'da yapılacak olan cülus törenindeki şenliklere katılması isteniyordu. 26 Nisan'da pilot Gordon Bell idaresinde İstanbul'a gelen uçak, Yeşilköy'den havalanarak İstanbul üzerinde 45 dakikalık bir deneme uçuşu yaptı. Cülus törenine katılmak için gelen Mehmed Reşad, törenin yapılacağı yer olan Hürriyet-i Ebediye tepesine (Okmeydanı) ulaştığında, Gordon Bell tarafından kullanılan uçak da 13.20'de Yeşilköy'den havalanmış, 13.30'da tören alanına ulaşarak tören kıtaları üzerinde resmi geçite katılmıştır. | | | . |
|
|
|
Ey oğul, artık Bey’sin! Bundan sonra öfke bize, uysallık sana. Güceniklik bize gönül almak sana. Suçlamak bize, katlanmak sana. Acizlik bize hoşgörmek sana, anlaşmazlıklar bize, adalet sana, haksızlık bize, bağışlamak sana. Ey oğul, sabretmesini bil, vaktinden önce çiçek açmaz. Şunu da unutma ve insanı yaşat ki devlet yaşasın. Ey oğul, işin ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı. Allah yardımcın olsun.
|
|
Mekke’de bir süre kaldıktan sonra İtalya’nın San Remo şehrine giderek vefatına kadar orada kaldı. Şehzadelik günlerinden tanıştığı devrin İtalya Kralı, Sultan Mehmed Vahidüddin’e istediği bir köşkte oturabileceğini bildirdi. Ancak aldığı cevap çok netti: "Haşmetlü Kral Hazretlerine şükranlarımızı arz ederiz. Gösterdikleri incelik ve civanmertliğe hayranım. Fakat taşıdığım ‘Müslümanların Halifesi’ ünvanı böyle bir yardımı kabul etmeye engeldir." Oysa çok zor günler geçiriyor, bazı geceler aç bile kaldığı oluyordu. Ancak Sultan Mehmed Vahidüddin, bu durum da bile kendi durumunu düşünmüyor, ziyaretine gelen herkese Türkiye’de neler olup bittiğini soruyordu. Aldığı güzel haberlerden sonra verdiği cevap her zaman aynıydı: "Saray ve saltanat yıkılmış ne çıkar, vatan ve millet kurtuldu ya."
|
|
1324 yılında kurulan Yeniçeri Ocağı 1658 yılından itibaren tüm önemini kaybetmiş ve bir ayaklanma yuvası haline gelmişti. Sürekli ayaklanan Yeniçeriler istemedikleri padişahları ve devlet adamlarını indiriyor, hatta öldürüyorlardı. Askerlere yakışmayan davranışlar içine giren sarhoş Yeniçeriler, zaman zaman halkın canına ve malına zarar vermeye başlamıştır. Bu nedenle de halkın nefretini kazanmışlardı. O dönemlerde çok değer verilen ilmiye sınıfına yaptıkları hakaretler, halk ile ilmiye sınıfının, Yeniçerilere karşı, cephe almalarına sebep olmuştu. Sultan II. Mahmud Yeniçeri ocağına karşı birtakım tedbirler almaya başladı. Yeniçerilerin, Avrupa orduları gibi eğitilmeleri gerektiğini düşünüyordu, bu amaçla "eşkinci" adlı yeni bir askeri örgüt kurulmasını emretti. Bu yeni eğitimi istemeyen Yeniçeriler, At meydanında toplanarak gösteri yaparak ayaklandılar. Babıali’ye saldırarak altı bin kese para aldılar. Sadrazam Selim Paşa, vezirleri, din adamlarını, humbaracı, lağımcı, topçu ve donanma mürettebatını topladı; sancağı çıkartarak ocakla savaşılacağını bildirdi. Devlet memurları İstanbul sokaklarında dolaşarak halkı sancak altında toplamaya başladı. Bunun üzerine Yeniçeri tellaları, ocakseverleri ayaklanmaları için uyardı. Hazırlıklarını tamamlayan sadrazam, Sultan Ahmed Camii’ni karargah yaparak halka silah dağıttı. Beyazıt ve Divanyolu’nu tutan yeniçeriler, çarpışma başlayınca At meydanına çekildiler ve kapıyı kapattılar. Sadrazam Selim Paşa meydan kışlasını çevirerek top ateşine tutturdu. Ateş sonucunda meydan kapısının bir kanadı kırıldı. Kapının öbür kanadını da kıran halk Yeniçerilerin üzerine saldırdı. Yeniçeriler kışla ve tekkeye sığındılar. Top ateşi sonrasında kışla birkaç saatte, içindeki yeniçerilerle birlikte yakılıp yıkıldı. Ele geçirilen elebaşları sadrazam tarafından yargılanarak boğduruldu ve cesetleri Sultanahmed Meydanı’ndaki Çınaraltı’na gömüldü. bu olayların sonucunda 6.000 kişi öldürüldü, 20.000 kişi de sürgüne gönderildi. II. Mahmud daha sonra Yeniçeri Ocağı’nın kaldırıldığını, bir fermanla halka bildirdi.
|
Herkesin bildiği gibi, devletimizde kuruluşundan beri Kuran'ın yüce hükümlerine ve şeriat yasalarına tam uyulduğundan, ülkemizin gücü ve bütün tab'asının refah ve mutluluğu en yüksek noktaya çıkmıştı. Ancak, yüz elli yıl var ki, birbirlerini izleyen karışıklıklar ve çeşitli nedenlerle şeriata ve yüce yasalara uyulmadığından evvelki kuvvet ve refah, tam tersine zayıflık ve fakirliğe dönüştü. Oysa, şeriat yasaları ile yönetilmeyen bir ülkenin varlığını sürdürebilmesinin imkansızlığı açık seçik ortadadır.
Tahta geçtiğimiz mutlu günden bu yana bütün çabalarımız, hep ülkenin kalkınması, ahalimiz ve fakirlemizin refahı amacına yönelik oldu. Eğer, yüce devletimize dahil ülkelerin coğrafi konumu, verimli toprakları ve halkının yetenekleri gözönünde tutularak gerekli girişimler yapılırsa, yüce Tanrı'nın yardımı ile, beş-on yılda kalkınabileceğimiz söz götürmez.
Ulu Tanrı'nın yardımına ve Peygamberimiz hazretlerinin ruhaniyetine sığınarak, yüce devletimizin ve ülkemizin iyi bir biçimde yönetilmesi için bundan böyle bazı yeni yasalar çıkarılması gerekli görüldü.
Söz konusu yasaların başında can güvenliği; ırk, namus ve malın korunması; vergi toplanması; halkın askere alınıp silah altında tutulma süresi gibi hususlar gelmektedir. Şöyle ki; Dünyada can, ırz ve namustan daha kıymetli birşey yoktur. Bir insan bunları tehlikede görünce, yaradılıştan kötü olmasa bile, canını ve namusunu korumak için olmadık çarelere başvurur. Bunun devlet ve memlekete zarar vereceği açıktır. Buna karşılık, can ve namustan emin olan bir kimse sadakat ve doğruluktan ayrılmaz, işi ve gücü ile devletine ve milletine yararlı olur.
Mal güvenliğinin olmadığı yerde ise kimse devlet ve ulusuna ısınamaz, ülkesinin yükselmesi ile ilgilenmez, hep korku ve üzüntü içinde yaşar. Buna karşılık, malından, mülkünden emin olmadığı zaman hep kendi işi ve işinin genişletilmesi ile uğraşır. Devlet ve millet gayreti, vatan sevgisi kendisinde her gün artar.
Vergi konusuna gelince: Bir devlet, ülkesini korumak için askere ve gerekli öbür masraflara muhtaçtır. Bu, para ile olur. Para, tab'adan toplanacak vergiler ile oluştuğundan bunun en iyi şekilde toplanması gerekir.
Evvelce gelir sanılmış olan "yed'i vahit" belasından ülkemiz hamdolsun, kurtulmuşsa da yıkıcı bir yöntem olup hiçbir zaman yararlı sonuç doğurmamış olan iltizam usülü hala sürüyor. Bu, ülkenin siyasi işlerini ve mali konularını bir adamın keyfine, hatta cebir ve zulmüne teslim etmek demektir. Bu adam iyi bir insan değilse hep kendi çıkarına bakar, bütün davranışlarında kötülüğe, zulme yönelir. Bu nedenle, ülkemiz insanlarının her biri için, malına ve gelirine göre bir verginin saptanması ve kimseden bundan fazla birşey alınmaması gerekir. Yüce devletimizin karada ve denizdeki askeri masrafları ile öbür masrafları yasalarla belirlenip sınırlandırılmalı ve uygulama ona göre yapılmalıdır.
Askerlik de, yukarıda belirtildiği gibi, önemli konulardan biridir. Ülkenin korunması için asker vermek halkın başlıca borcudur. Fakat, bir memleketin mevcut nüfusuna bakılmaksızın, şimdiye kadar yapıldığı gibi, kiminden tahammülünden çok, kiminden az asker alınması hem düzesizliğe; hem tarım, ticaret ve bayındırlık işerinin kötü gitmesine; hem ömür boyu askerlik bıkkınlığa; hem de nüfusun azalmasına yol açar. Bu nedenle, her memlektten alınacak asker miktarı için uygun yöntem konulmalı ve dört veya beş yıl hizmet için sıra ussulü getirilmelidir. Bunlar yapılmadıkça devletin kuvvetlenip gelişmesi, huzur ve asayişin sağlanması mümkün olmaz. Bütün bunların dayanağı yukarıda açıklanan hususlardır.
Bu nedenle, bundan böyle suç işleyenlerin durumları şeriat yasaları gereğince açıkca incelenip bir karara bağlanmadıkça kimse hakkında, açık veya gizli, idam ve zehirleme işlemi uygulanmayacaktır. Hiç kimse, başkasının ırz ve namusuna saldırmayacaktır. Herkes malına, mülküne tam sahip olacak, bunları dilediği gibi kullanacak, bunu yaparken de devlet büyüklerinin müdahalesine uğramayacaktır. Birinin suçluluğunun saptanması halinde mirasçıların o işle ilgileri bulunmayacağından, suçlunun malları elinden alınıp varisleri miras hakkından yoksun bırakılmayacaklardır.
Yüce devletimizin tab'ası Müslümanlarla öbür uluslar bu haklardan tam yararlanacaklardır.
Can, ırz, namus ve mal konularında, ülkemizin tüm halkına şeriat yasaları gereğince garanti verilmiştir. Öbür konularda da oybirliği ile karar verilmesi için, Meclisi Ahkam-ı Adliye üyeleri gerektikçe artırılacaktır. Yüce devletimizin bakanları ile ileri gelenleri belirli günlerde orada toplanarak, görüşlerini çekinmeden açıkça söyleyeceklerdir. Can, mal güvenliğine ve vergilerin belirlenmesine ait yasalar böyle hazırlanacaktır.
Askerlikle ilgili konular Bab-ı Seraskeri Dar-ı Şurası'nda görüşülüp karara bağlandıktan sonra sonsuza dek uygulanmaları için tasdik edilmek üzere tarafıma gönderilecektir. Söz konusu yasalar sırf din, devlet, ülke ve ulusu kalkındırmak amacı ile çıkarılacaklardından bunlara tam uyacağımıza yemin ederiz. Bu konuda, Hırka-i Şerife odasında, tüm din adamları ile bakanların hazır bulunacakları bir sırada yemin edecektir.
Din adamı ve vezirlerden yasalara aykırı hareket edenlerin, kanıtlanacak suçlarına göre, rütbelerine ve hatır ve gönüle bakılmaksızın cezalandırılmaları için özel ceza yasası çıkarılcaktır.
Memurlara yeterli maaş bağlanmış olup, henüz bağlanmış olanlarınkiler de belirlenecektir. Bu yolla da, şeriata aykırı olan ve ülkenin gerilemesinde başrolü oynayan rüşvet belası güçlü bir yasa ile ortadan kaldırılmış olacaktır.
Bütün bu sayılan hususlar eski hükümlerin tümden değiştirilmesi demek olacağından işbu fermanımız İstanbul halkına ve ülkemiz halkına duyurulacaktır. Bundan başka, dost devletlerin de bu yönetimin sonsuza dek uygulanmasına tanık olmaları için fermanımız, İstanbul'daki tüm büyükelçilere resmen bildirilecektir.
|
|
ASYA HUN DEVLETİ Bilinen ilk Türk devletlerinden biridir. Kuruluşu hakkında kesin bilgiler yoktur. M. Ö. 220 yılında Teoman tarafından kurulduğu kabul edilir. Teomandan sonra devleti büyük bir imparatorluk haline getiren Mete Han (Mo-dun)'dır. Türk ve Moğol boylarını bir çatı altında toplayan Mete, İpek yoluna egemen olmak için Çin ile savaşmıştır. M.Ö. 200 yıllarında Çin'i yenilgiye uğratarak vergiye bağlamıştır. M.Ö. 187 yılında Çin İmparatorluk ordusunu, ki başında Ka-o-ti bulunmaktadır, Pa-i-Teng sefereinde 10 bin kişilik disiplinli ve düzenli ordusuyla yenilgiye uğratmıştır. Bu çin ordusunun sayısının bazı kaynaklarda 200 bin olduğu yazmaktadır. Mete Han devrinde Sibirya, Çin Denizi, Hazar Denizi arasında kalan tüm topraklara hakim olunmuştur. Metenin Çin'i topraklarına bağlamayıp, vergi almak suretiyle yönetmesi sebebi, Çin yerleşik hayatı ve siyasi etkisinden uzak durma olarak yorumlanır. Bunun yanında Çin'in kalabalık nüfusu altında Türklük özelliklerini kaybetmek istememiştir. Metenin ölümünden sonra bir süre daha gücünü koruyan devlet, Çinli prenseslerle evlenme geleneği ile Çinli prenseslerin casusluk faaliyetleri, Türk boyları arasındaki iktidar kavgaları, Çinin İpek yolu üzerinde gittikçe siyasi nüfuzunu arttırması gibi nedenlerle M.Ö. 46 yılında Hunlar Doğu Hunları ve Batı Hunları olmak üzere ikiye ayrıldı. Bu ikiye ayrılışın nedenlerinden birisi de Büyük Hun Devleti'nin başında bulunan Ho-han-ye' nin ekonomik sıkıntıları da neden göstererek Çin hakimiyetine girmek istemesidir ki, bu düşünceyi kardeşi Çiçi, "atalarına saygısızlık" olarak kabul edip esaret altına girmeyi reddetmiştir. Batı Hunları Çiçi yönetiminde Talas'ın batısına egemen oldular. Akhunların ve Avrupa Hunlarının kurulmasında etkin rol oynadılar. Batı Hunluları'nın başında bulunan Çiçi'nin Çin'e karşı verdiği mücadelede kısa bir süre sonra başarısız olduğu görülmüştür. Zira Çiçi, Çin ile mücadelede eski Türk savaş taktiklerini bırakarak bir şehir kurup burayı kale haline getirerek savunma savaşı yapmayı yeğlemiştir. Bu kendisinin birinci hatasıdır. Yenilgisinde etkili olan diğer hata ise emri altında bulunan askerlere çok sert davranmasıdır. Doğu Hunları Ho-Han-ye yönetiminde Talas'ın doğusunda M.S 48 yılına kadar hüküm sürdü. Çin'in siyasi hareketleri sonucu, M.S. 48 yılında Güney ve Kuzey Hunları olmak üzere ikiye ayrıldı. Kuzey hunları hakan Pi yönetiminde Moğol ve Sibirya stepleri çevresinde 156 yılına kadar devam etti. Güney Hunları Panhu yönetiminde Uygur havzasında ve Çine yakın bölgelerde 216 yılına kadar devam etti. Doğu Hunlarının kuzey ve güney olarak ikiye ayrılmasının sebebi; Panhu yönetimindeki Türkler'in Çin'in siyasi üstünlüğünü kabul etmesine rağmen, yeğeni Pi yönetimindeki kuzey Türklerin'in Çin üstünlüğünü kabul etmeyişidir. (Güney Hunları: bknz. Batı Hun İmparatorluğu) Güney Hunlarının yıkılması sonunda Çin siyasi egemenliği çerçevesinde Çin ülkesine tampon maksatlı birçok küçük Hun devleti kurulmuştur. Bu Hun devletleri Göktürk siyasi üstünlüğüne kadar devam etmiştir. Hun Kağanları (Şenyuları) " Yabgu Tou-Man - Karahan (Teoman Tovuman) (?-M.Ö. 209) " Mete Bagatır (M.Ö. 209 - Ö. 174) " Lao - Şang (M.Ö. 174 - 161) " Çun - Çen Yabgu (Kün) (161 - 126) " İ-Çin-Hsien (İçihise) Yabgu (M.Ö.126 -114) " Wu-Weri (Uvey) Yabgu (M.Ö. 114 - 105) " Wu-Şih-Lu-Erh (U-Su-Liu-Usilu) Yabgu (M.Ö. 105 - 102) " Çü-Li-Hu (Hiü-Li-Hu-Güylihu) Yabgu (M.Ö. 102 - 101) " Çü-Ti-Hu (Tsie-Ti-Heu-Tsüydiheu) Yabgu (M.Ö. 101 - 96) " Hu-Lu-Ku-(Hu-Lo-Ku = Hulugu) Yabgu (M.Ö. 96 - 85) " Khuandi Yabgu (M.Ö. 85 - 68) " Khuyluy Yabgu (M.Ö. 68 - 60) " Uven-Güydi Yabgu (M.Ö. 60 - 58) " Khukhasie Yabgu (M.Ö. 58 - 56) M.Ö. 46 Büyük Hun İmparatorluğunun Doğu ve Batı olmak üzere birinci bölünüşü, Çiçi yönetimindeki Batı Hunları kısa sürede dağılmışlar ve çevre ülkelere göçmüşler, Avrupa Hunları'nın ve Akhunların oluşmasını sağlamışlardır. Doğu Hunları ise Ho-Han-Ye idaresinde Büyük Hun olarak sürmüştür. Sarı renk: Günümüzde Türklerin yaşadığı yerler " Çiçi Yabgu (M.Ö. 56 - 36) Çiçi ve oğulları Batı Türkistan'a çekilmiş ve Talas'ın batısını yönetmiştir. Avrupa Hunları ile Akhunların temelini oluştururlar. " Ho-Han-Ye (M.Ö. 56 - 31) " Joti Yabgu (M.Ö. 31 - 20) " Seuse - Joti Yabgu (M.Ö. 20 - 12) " Çeya - Joti Yabgu (M.Ö. 12 - 8) " Üçjolu - Joti Yabgu (M.Ö. 8 - M.S. 13) " Uluyjoti Yabgu (13 - 18) " Şikao-Joti Yabgu (18 - 46) " Vutatiho Yabgu (46)
M.S.48. Talasın doğusunda hüküm süren Büyük Hun İmparatorluğunun ikinci kez Kuzey ve Güney olarak bölünüşü. Güney Hunları, Türk literatürüne "Batı Hun İmparatorluğu" olarak geçmiştir. Sarı yerler: Günümüzde Türklerin yaşadığı yerler GÜNEY HUNLARI (BATI HUN İMPARATORLUĞU) " Panu Yabgu (46 - 83) Yeğeni Pi ve oğulları Güney Sibirya'ya yönelmiş ve Moğolistan'ın kuzey taraflarını Kuzey Hunları olarak ayrı yönetmiştir. " Sanmuldutzu Yabgu (83 - 84) " Yuliu Yabgu (84 - 89) " Yuçukien Yabgu (89 - 93) " Ankuo Yabgu (93 - 94) " Tingtoşi - Suyheuti Yabgu (94 - 98) " Vanşiçi - Suyti Yabgu (98 - 124) " Vuçihu - Şihço Yabgu (124 - 127) " Tejoşi - Suytsieu Yabgu (127 - 140) " Çenieu Yabgu (140 - 143) " Hulanjoşi Suytsieu Yabgu (143 - 147) " İlingşi - Suytsieu Yabgu (147 - 172) " Totejoşi - Suytsieu Yabgu (172 - 177) " Huçing Yabgu (177 - 179) " Kiangkiu Yabgu (179 - 188) " Teçişi - Suyheu Yabgu (188 - 195) " Huçutsiuen Yabgu (195 - 216) Egemenlik Alanı [değiştir] Orta Asya steplerindeki tüm Türk boyları, Moğol kabileleri, Moğol Tatarları, Tunguzlar, Yüeçiler ( Kuşhanlar),Çin Hanedanlığı, İpek Yolu. Kapladığı alan: Kuzeyde Sibirya; güneyde Tibet, Keşmir; doğuda Büyük Okyanus; batıda Hazar Denizi (18.000.000 km2). Çiçi'nin Çin kayıtlarındaki sözleri [değiştir] Çin elçisinin Çiçi ile ilgili düştüğü bir kayıt şöyledir: " Boyun eğmeyeceğiz. Zira öteden beri Türkler kuvveti takdir eder, tabi olmayı hakir görürler. Savaşçı süvari hayatımız sayesinde adı yabancıları titreten bir millet olduk. Biz ölsek de, kahramanlığımızın şöhreti kalacak, çocuklarımız ve torunlarımız diğer kavimlerin efendisi olacaktır." Devlet Yönetimi [değiştir] Hun devleti başında bulunan kişi " tan-hu" ya da "şen-yu" olarak anılıyordu. Tanhu sözcüğü bir ünvan olarak " sonsuz genişlik" anlamına gelmektedir. Hükümdarlık da kut anlayışı egemendi. Hükümdarlığın tanrıdan geçtiği görüşü vardı. Ülke, töre hükümlerine göre yönetilirdi. Şenyunun görevi, ülkede dirliği sağlamak, adaleti gerçekleştirmek, orduya komuta etmek, meclisi yönetmek olarak sıralanabilir. Hükümdarlık babadan oğla geçmektedir. Ülke oğullar arasında doğu, batı, merkez olarak miras bırakılmaktadır. Türk devleti hükümdarı eşine "ka-tun"(hatun) denirdi. Yönetimde söz sahibiydi. Büyük Hun Devleti'nde üç meclis bulunuyordu. " 1. Meclis: Dini nitelikte konular tartışılır. Yılın ilk aylarında toplanırdı. " 2. Meclis: Haziran ayında toplanır ve devlet işleri görüşülürdü. " 3. Meclis: Sonbaharda toplanılır ve askeri işler görüşülürdü. Devamlı devleti yöneten " seçkinler meclisi" vardı. Bu meclise " ayukı" denilmekteydi. Ordu a. Hun ordusu ücretli değildi. " b. Hun ordusunda kadın-erkek asker sayılır, her an savaşa hazır bulunurdu. (ordu-millet anlayışı) " c. Hun ordusunun temeli atlı askerlere dayanırdı. " d. Ordu tümen sistemine göre teşkilatlanmıştır. (10.000 kişi) " e. Kullanılan araçlar: ok ve yaydı. Yakın dövüşte kılıç, kargı kullanılırdı. " f. Savaş stratejisi; keşif seferleri ve yıpratma savaşları olarak ikiye ayrılıyordu. " g. Sahte geri çekilme ve turan taktiği teknikleri kullanıldığı Çin kayıtlarından öğrenilmektedir. Metenin mektubundaki Türkler Metenin Çin İmparatoruna yazdığı mektupta Türkler: Yay çekebilen ve kullanabilen tüm kavimler Hun olarak bir tek aile halinde birleştirildiler. Artık Hun ülkesinde küçükler büyümeleri için gerekli çevreyi elde edecekler; yaşlılar ve büyükler ise kendi yurtlarında sessiz ve rahat yaşayacaklardır. Nesillerden nesillere bütün Hunlar barış ve mutluluk içinde kalacaktır. Tanrı'nın lütuf ve inayeti ile subay ve askerlerimin üstün yetenek ve erdemleri ile dayanıklı atlarımın üstün gücü ile Kuşhanları ezerek yendi. Çin sınırındaki bütün küçük devletler ile, bütün Orta Asya halkları düzene kavuşturuldu. Bunların hepsi artık Hun oldular. Büyük Hunların Türk ve Dünya Tarihine katkıları [değiştir] " Ordu örgütlenmesinde 10'luk sistem Mete döneminde oluşturulumuş ve günümüze kadar gelmiştir. Batı uygarlıkları bu sistemi Türkler'den almıştır. " Hun akınlarına karşı tarihi Çin seddi yapılmıştır. " Kavimler Göçünün başlamasında Hun devletinin yıkılışı ilk etkendir. " Diğer Türk devletlerine intikal eden olumsuz miras ise parçalanma ve iktidar için mücadele eden Türk boyları genetiğidir.
|
|
Parlâmenter sistemlerde parlâmentoların genellikle kanun yapmak, hükûmeti denetlemek ve devlet bütçesini kabul etmek gibi üç temel görev ve yetkisi vardır. Parlâmenter bir sistem kuran 1982 Anayasası da, Türkiye Büyük Millet Meclisinin bu üç temel görev ve yetkiye sahip olduğunu kabul etmiş, onların yanında birtakım yetkiler daha vermiştir[1]. Anayasa Türkiye Büyük Millet Meclisine verdiği görev ve yetkileri 87’nci maddesinde saymıştır: 1. Kanun koymak, değiştirmek ve kaldırmak. 2. Bakanlar Kurulu ve bakanları denetlemek. 3. Bakanlar Kuruluna belli konularda kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi vermek. 4. Bütçe ve kesin hesap kanun tasarılarını görüşmek ve kabul etmek. 5. Para basılmasına karar vermek. 6. Savaş ilânına karar vermek. 7. Milletlerarası andlaşmaların onaylanmasını uygun bulmak. 8. Anayasanın 14’üncü maddesindeki fiillerden dolayı hüküm giyenler hariç olmak üzere, genel ve özel af ilânına karar vermek. 9. Mahkemelerce verilip kesinleşen ölüm cezalarının yerine getirilmesine karar vermek. 10. Anayasanın diğer maddelerinde öngörülen yetkileri kullanmak ve görevleri yerine getirmek.
|
Türkiye Cumhuriyeti CumhurbaşkanlarıTürkiye Cumhuriyeti tarihindeki cumhurbaşkanları ve görev yaptıkları tarihler şöyledir: (*) Vekaleten
|
|
ATATÜRK'ün HAYATI Mustafa Kemal Atatürk 1881 yılında Selânik'te Kocakasım Mahallesi, Islâhhâne Caddesi'ndeki üç katlı pembe evde doğdu. Babası Ali Rıza Efendi, annesi Zübeyde Hanım'dır. Baba tarafından dedesi Hafız Ahmet Efendi XIV-XV. yüzyıllarda Konya ve Aydın'dan Makedonya'ya yerleştirilmiş Kocacık Yörüklerindendir. Annesi Zübeyde Hanım ise Selânik yakınlarındaki Langaza kasabasına yerleşmiş eski bir Türk ailesinin kızıdır. Milis subaylığı, evkaf katipliği ve kereste ticareti yapan Ali Rıza Efendi, 1871 yılında Zübeyde Hanım'la evlendi. Atatürk'ün beş kardeşinden dördü küçük yaşlarda öldü, sadece Makbule (Atadan) 1956 yılına değin yaşadı. Küçük Mustafa öğrenim çağına gelince Hafız Mehmet Efendi'nin mahalle mektebinde öğrenime başladı, sonra babasının isteğiyle Şemsi Efendi Mektebi'ne geçti. Bu sırada babasını kaybetti (1888). Bir süre Rapla Çiftliği'nde dayısının yanında kaldıktan sonra Selânik'e dönüp okulunu bitirdi. Selânik Mülkiye Rüştiyesi'ne kaydoldu. Kısa bir süre sonra 1893 yılında Askeri Rüştiye'ye girdi. Bu okulda Matematik öğretmeni Mustafa Bey adına "Kemal" i ilave etti. 1896-1899 yıllarında Manastır Askeri İdâdi'sini bitirip, İstanbul'da Harp Okulunda öğrenime başladı. 1902 yılında teğmen rütbesiyle mezun oldu., Harp Akademisi'ne devam etti. 11 Ocak 1905'te yüzbaşı rütbesiyle Akademi'yi tamamladı. 1905-1907 yılları arasında Şam'da 5. Ordu emrinde görev yaptı. 1907'de Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı) oldu. Manastır'a III. Ordu'ya atandı. 19 Nisan 1909'da İstanbul'a giren Hareket Ordusu'nda Kurmay Başkanı olarak görev aldı. 1910 yılında Fransa'ya gönderildi. Picardie Manevraları'na katıldı. 1911 yılında İstanbul'da Genel Kurmay Başkanlığı emrinde çalışmaya başladı. 1911 yılında İtalyanların Trablusgarp'a hücumu ile başlayan savaşta, Mustafa Kemal bir grup arkadaşıyla birlikte Tobruk ve Derne bölgesinde görev aldı. 22 Aralık 1911'de İtalyanlara karşı Tobruk Savaşını kazandı. 6 Mart 1912'de Derne Komutanlığına getirildi. Ekim 1912'de Balkan Savaşı başlayınca Mustafa Kemal Gelibolu ve Bolayır'daki birliklerle savaşa katıldı. Dimetoka ve Edirne'nin geri alınışında büyük hizmetleri görüldü. 1913 yılında Sofya Ateşemiliterliğine atandı. Bu görevde iken 1914 yılında yarbaylığa yükseldi. Ateşemiliterlik görevi Ocak 1915'te sona erdi. Bu sırada I. Dünya Savaşı başlamış, Osmanlı İmparatorluğu savaşa girmek zorunda kalmıştı. Mustafa Kemal 19. Tümeni kurmak üzere Tekirdağ'da görevlendirildi. 1914 yılında başlayan I. Dünya Savaşı'nda, Mustafa Kemal Çanakkale'de bir kahramanlık destanı yazıp İtilaf Devletlerine "Çanakkale geçilmez! " dedirtti. 18 Mart 1915'te Çanakkale Boğazını geçmeye kalkan İngiliz ve Fransız donanması ağır kayıplar verince Gelibolu Yarımadası'na asker çıkarmaya karar verdiler. 25 Nisan 1915'te Arıburnu'na çıkan düşman kuvvetlerini, Mustafa Kemal'in komuta ettiği 19. Tümen Conkbayırı'nda durdurdu. Mustafa Kemal, bu başarı üzerine albaylığa yükseldi. İngilizler 6-7 Ağustos 1915'te Arıburnu'nda tekrar taarruza geçti. Anafartalar Grubu Komutanı Mustafa Kemal 9-10 Ağustos'ta Anafartalar Zaferini kazandı. Bu zaferi 17 Ağustos'ta Kireçtepe, 21 Ağustos'ta II. Anafartalar zaferleri takip etti. Çanakkale Savaşlarında yaklaşık 253.000 şehit veren Türk ulusu onurunu İtilaf Devletlerine karşı korumasını bilmiştir. Mustafa Kemal'in askerlerine "Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum!" emri cephenin kaderini değiştirmiştir. Mustafa Kemal Çanakkale Savaşları'dan sonra 1916'da Edirne ve Diyarbakır'da görev aldı. 1 Nisan 1916'da tümgeneralliğe yükseldi. Rus kuvvetleriyle savaşarak Muş ve Bitlis'in geri alınmasını sağladı. Şam ve Halep'teki kısa süreli görevlerinden sonra 1917'de İstanbul'a geldi. Velihat Vahidettin Efendi'yle Almanya'ya giderek cephede incelemelerde bulundu. Bu seyehatten sonra hastalandı. Viyana ve Karisbad'a giderek tedavi oldu. 15 Ağustos 1918'de Halep'e 7. Ordu Komutanı olarak döndü. Bu cephede İngiliz kuvvetlerine karşı başarılı savunma savaşları yaptı. Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasından bir gün sonra, 31 Ekim 1918'de Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığına getirildi. Bu ordunun kaldırılması üzerine 13 Kasım 1918'de İstanbul'a gelip Harbiye Nezâreti'nde (Bakanlığında) göreve başladı. Mondros Mütarekesi'nden sonra İtilaf Devletleri'nin Osmanlı ordularını işgale başlamaları üzerine; Mustafa Kemal 9. Ordu Müfettişi olarak 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktı. 22 Haziran 1919'da Amasya'da yayımladığı genelgeyle "Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararının kurtaracağını " ilan edip Sivas Kongresi'ni toplantıya çağırdı. 23 Temmuz - 7 Ağustos 1919 tarihleri arasında Erzurum, 4 - 11 Eylül 1919 tarihleri arasında da Sivas Kongresi'ni toplayarak vatanın kurtuluşu için izlenecek yolun belirlenmesini sağladı. 27 Aralık 1919'da Ankara'da heyecanla karşılandı. 23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulması yolunda önemli bir adım atılmış oldu. Meclis ve Hükümet Başkanlığına Mustafa Kemal seçildi Türkiye Büyük Millet Meclisi, Kurtuluş Savaşı'nın başarıyla sonuçlanması için gerekli yasaları kabul edip uygulamaya başladı. Türk Kurtuluş Savaşı 15 Mayıs 1919'da Yunanlıların İzmir'I işgali sırasında düşmana ilk kurşunun atılmasıyla başladı. 10 Ağustos 1920 tarihinde Sevr Antlaşması'nı imzalayarak aralarında Osmanlı İmparatorluğu'nu paylaşan I. Dünya Savaşı'nın galip devletlerine karşı önce Kuvâ-yi Milliye adı verilen milis kuvvetleriyle savaşıldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi düzenli orduyu kurdu, Kuvâ-yi Milliye - ordu bütünleşmesini sağlayarak savaşı zaferle sonuçlandırdı. Mustafa Kemal yönetimindeki Türk Kurtuluş Savaşının önemli aşamaları şunlardır: Sarıkamış (20 Eylül 1920), Kars (30 Ekim 1920) ve Gümrü'nün (7 Kasım 1920) kurtarılışı. Çukurova, Gazi Antep, Kahraman Maraş Şanlı Urfa savunmaları (1919- 1921) I. İnönü Zaferi (6 -10 Ocak 1921) II. İnönü Zaferi (23 Mart-1 Nisan 1921) Sakarya Zaferi (23 Ağustos-13 Eylül 1921) Büyük Taarruz, Başkomutan Meydan Muhaberesi ve Büyük Zafer (26 Ağustos 9 Eylül 1922)
Sakarya Zaferinden sonra 19 Eylül 1921'de Türkiye Büyük Millet Meclisi Mustafa Kemal'e Mareşal rütbesi ve Gazi unvanını verdi. Kurtuluş Savaşı, 24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması'yla sonuçlandı. Böylece Sevr Antlaşması'yla paramparça edilen, Türklere 5-6 il büyüklüğünde vatan bırakılan Türkiye toprakları üzerinde ulusal birliğe dayalı yeni Türk devletinin kurulması için hiçbir engel kalmadı. 23 Nisan 1920'de Ankara'da TBMM'nin açılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu müjdelenmiştir. Meclisin Türk Kurtuluş Savaşı'nı başarıyla yönetmesi, yeni Türk devletinin kuruluşunu hızlandırdı. 1 Kasım 1922'de hilâfet ve saltanat birbirinden ayrıldı, saltanat kaldırıldı. Böylece Osmanlı İmparatorluğu'yla yönetim bağları koparıldı. 29 Ekim 1923'te Cumhuriyet idaresi kabul edildi, Atatürk oybirliğiyle ilk cumhurbaşkanı seçildi. 30 Ekim 1923 günü İsmet İnönü tarafından Cumhuriyet'in ilk hükümeti kuruldu. Türkiye Cumhuriyeti, "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" ve "Yurtta barış cihanda barış" temelleri üzerinde yükselmeye başladı.
Atatürk Türkiye'yi "Çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmak" amacıyla bir dizi devrim yaptı. Bu devrimleri beş başlık altında toplayabiliriz: 1. Siyasal Devrimler: · Saltanatın Kaldırılması (1 Kasım 1922) · Cumhuriyetin İlanı (29 Ekim 1923) · Halifeliğin Kaldırılması (3 Mart 1924)
2. Toplumsal Devrimler · Kadınlara erkeklerle eşit haklar verilmesi (1926-1934) · Şapka ve kıyafet devrimi (25 Kasım 1925) · Tekke zâviye ve türbelerin kapatılması (30 Kasım 1925) · Soyadı kanunu ( 21 Haziran 1934) · Lâkap ve unvanların kaldırılması (26 Kasım 1934) · Uluslararası saat, takvim ve uzunluk ölçülerin kabulü (1925-1931)
3. Hukuk Devrimi : · Mecellenin kaldırılması (1924-1937) · Türk Medeni Kanunu ve diğer kanunların çıkarılarak laik hukuk düzenine geçilmesi (1924-1937)
4. Eğitim ve Kültür Alanındaki Devrimler: · Öğretimin birleştirilmesi (3 Mart 1924) · Yeni Türk harflerinin kabulü (1 Kasım 1928) · Türk Dil ve Tarih Kurumlarının kurulması (1931-1932) · Üniversite öğreniminin düzenlenmesi (31 Mayıs 1933) · Güzel sanatlarda yenilikler
5. Ekonomi Alanında Devrimler: · Aşârın kaldırılması · Çiftçinin özendirilmesi · Örnek çiftliklerin kurulması · Sanayiyi Teşvik Kanunu'nun çıkarılarak sanayi kuruluşlarının kurulması · I. ve II. Kalkınma Planları'nın (1933-1937) uygulamaya konulması, yurdun yeni yollarla donatılması Soyadı Kanunu gereğince, 24 Kasım 1934'de TBMM'nce Mustafa Kemal'e "Atatürk" soyadı verildi. Atatürk, 24 Nisan 1920 ve 13 Ağustos 1923 tarihlerinde TBMM Başkanlığına seçildi. Bu başkanlık görevi, Devlet-Hükümet Başkanlığı düzeyindeydi. 29 Ekim 1923 yılında Cumhuriyet ilan edildi ve Atatürk ilk cumhurbaşkanı seçildi. Anayasa gereğince dört yılda bir cumhurbaşkanlığı seçimleri yenilendi. 1927,1931, 1935 yıllarında TBMM Atatürk'ü yeniden cumhurbaşkanlığına seçti. Atatürk sık sık yurt gezilerine çıkarak devlet çalışmalarını yerinde denetledi. İlgililere aksayan yönlerle ilgili emirler verdi. Cumhurbaşkanı sıfatıyla Türkiye'yi ziyaret eden yabancı ülke devlet başkanlarını, başbakanlarını, bakanlarını komutanlarını ağırladı. 15-20 Ekim 1927 tarihinde Kurtuluş Savaşı'nı ve Cumhuriyet'in kuruluşunu anlatan büyük nutkunu, 29 Ekim 1933 tarihinde de 10. Yıl Nutku'nu okudu. Atatürk özel yaşamında sadelik içinde yaşadı. 29 Ocak 1923'de Latife Hanımla evlendi. Birçok yurt gezisine birlikte çıktılar. Bu evlilik 5 Ağustos 1925 tarihine dek sürdü. Çocukları çok seven Atatürk Afet (İnan), Sabiha (Gökçen), Fikriye, Ülkü, Nebile, Rukiye, Zehra adlı kızları ve Mustafa adlı çobanı manevi evlat edindi. Abdurrahim ve İhsan adlı çocukları himayesine aldı. Yaşayanlarına iyi bir gelecek hazırladı. 1937 yılında çiftliklerini hazineye, bir kısım taşınmazlarını da Ankara ve Bursa Belediyelerine bağışladı. Mirasından kızkardeşine, manevi evlatlarına, Türk Dil ve Tarih Kurumlarına pay ayırdı. Kitap okumayı, müzik dinlemeyi, dans etmeyi, ata binmeyi ve yüzmeyi çok severdi. Zeybek oyunlarına, güreşe, Rumeli türkülerine aşırı ilgisi vardı. Tavla ve bilardo oynamaktan büyük keyif alırdı. Sakarya adlı atıyla, köpeği Fox'a çok değer verirdi. Zengin bir kitaplık oluşturmuştu. Akşam yemeklerine devlet ve bilim adamlarını, sanatçıları davet eder, ülkenin sorunlarını tartışırdı. Temiz ve düzenli giyinmeye özen gösterirdi. Doğayı çok severdi. Sık sık Atatürk Orman Çiftliği'ne gider, çalışmalara bizzat katılırdı. Fransızca ve Almanca biliyordu.
ATATÜRK'ÜN SON YILLARI VE ÖLÜMÜ Atatürk'ün ilk hastalık belirtisi 1937 yılında ortaya çıktı. 1938 yılı başlarında Yalova'da bulunduğu sırada, ciddî olarak hastalandı. Buradaki tedavi olumlu sonuç verdi. Fakat tamamen iyileşmeden Ankara'ya yaptığı yorucu yolculuk, hastalığının artmasına sebep oldu. Bu tarihlerde Hatay sorununun gündemde olması da onu yormaktaydı. Hasta olmasına rağmen, Mersin ve Adana'ya geziye çıktı. Kızgın güneş altında askerî birliklerimizi teftiş edip tatbikat yaptıran Atatürk, çok yorgun düştü. Ülkü edindiğimillî dava uğruna kendi sağlığını hiçe saydı. Güney seyahati hastalığının artmasına sebep oldu. 26 Mayıs'ta Ankara'ya döndükten sonra tedavi ve istirahat için İstanbul'a gitti. Doktorlar tarafından, siroz hastalığı teşhisi kondu. Deniz havası iyi geldiği için, Savarona Yatı'nda bir süre dinlendi. Bu durumda bile ülke sorunlarıyla ilgilenmeye devam etti. İstanbul'a gelen Romanya kralı ile görüştü. Bakanlar Kurulu toplantısına başkanlık etti. 4 Temmuz 1938'de Hatay Antlaşması'nın yürürlüğe girmesi Atatürk'ü çok sevindirip moralini düzeltti. Temmuz sonlarına kadar Savarona'da kalan Atatürk'ün hastalığı ağırlaşınca Dolmabahçe Sarayı'na nakledildi. Fakat hastalığı durmadan ilerliyordu. O'nun hastalığını duyan Türk halkı, sağlığıyla ilgili haberleri heyecanla takip ediyor, bütün kalbiyle iyileşmesini diliyordu. Hastalığının ciddiyetini kavrayarak 5 Eylül 1938'de vasiyetini yazıp servetinin büyük bir kısmını Türk Tarih ve Türk Dil kurumlarına bağışladı. Ekim ayı ortalarında durumu düzelir gibi oldu. Fakat, çok arzuladığı hâlde, Ankara'ya gelip cumhuriyetin on beşinci yıl dönümü törenlerine katılamadı. 29 Ekim 1938'de kahraman Türk Ordusu'na yolladığı mesaj, Başbakan Celâl Bayar tarafından okundu. "Zaferleri ve mazisi insanlık tarihi ile başlayan, her zaman zaferlerle beraber medeniyet nurlarını taşıyan kahraman Türk ordusu!" sözü ile Türk Ordusu'nun önemini belirtmiştir. Yine aynı mesajda "Türk vatanının ve Türk'lük camiasının şan ve şerefini, dahilî ve harici her türlü tehlikelere karşı korumaktan ibaret olan vazifeni, her an ifaya hazır ve amade olduğuna benim ve büyük ulusumuzun tam bir inan ve itimadımız vardır" diyerek Türk Ordusu'na olan güvenini belirtmiştir. Atatürk 1 Kasım 1938'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılış töreninde de bulunamadı. Hazırladığı açılış nutkunu Başbakan Celâl Bayar okudu. Atatürk bu nutkunda ülkenin imarı, sağlık hizmetleri ve ekonomi konularındaki faaliyetleri açıkladı. Bundan başka eğitim ve kültür konularına da temas edip gençliğin millî şuurlu ve modern kültürlü olarak yetişmesi için İstanbul Üniversitesi'nin geliştirilmesi, Ankara Üniversitesi'nin tamamlanması ve Van Gölü civarında bir üniversitenin kurulması için çalışmaların yapıldığını belirtti. Türk Tarih ve Türk Dil kurumlarının çalışmalarından duyduğu memnuniyeti açıkladı. Ayrıca Türk gençliğinin kültürde olduğu gibi spor sahasında da idealine ulaştırılması için Beden Terbiyesi Kanunu'nun uygulamaya konulmasından duyduğu memnuniyeti belirtti. Atatürk, ölümüne kadar memleket meselelerinden bir an olsun uzak kalmamıştı. Atatürk'ün hastalığı tekrar şiddetlendi. 8 Kasımda sağlığıyla ilgili raporlar yayımlanmaya başlandı. Bütün memleketi tekrar derin bir üzüntü kapladı. Her Türk'ün kalbi onun kurtulması dileğiyle çarpıyordu. Ancak, kurtarılması için gösterilen çabalar sonuç vermedi ve korkulan oldu. Dolmabahçe Sarayı'nda 10 Kasım 1938 sabahı saat dokuzu beş geçe, insan için değişmez kanun, hükmünü uyguladı. Mustafa Kemal Atatürk aramızdan ayrıldı. Bu kara haberle, yalnız Türk milleti değil, bütün dünya yasa büründü. Büyük, küçük bütün devletler onun cenaze töreninde bulunmak üzere temsilciler göndererek, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusuna karşı duydukları derin saygıyı belirten mesajlar gönderdiler. 16 Kasım günü Atatürk'ün tabutu, Dolmabahçe Sarayı'nın büyük tören salonunda katafalka konuldu. Üç gün üç gece, gözü yaşlı bir insan seli ulu önderine karşı duyduğu saygı, minnet ve bağlılığını ifade etti. Cenaze namazı 19 Kasım günü Prof. Şerafettin Yaltkaya tarafından kıldırıldı. On iki generalin omzunda sarayın dış kapısına çıkarılan tabut, top arabasına konularak, İstanbul halkının gözyaşları arasında Gülhane Parkı'na götürüldü. Buradan bir torpido ile Yavuz zırhlısına nakledildi. Büyük Ada açıklarına kadar, donanmamız ve törene katılmak için gelmiş olan yabancı gemilerin eşlik ettiği Yavuz zırhlısı cenazeyiİzmit'e getirdi. Burada Yavuz zırhlısından alınan cenaze, özel bir trene kondu. Atalarına son saygı görevlerini yapmak üzere toplanan halkın kalbinde derin bir üzüntü bırakarak Ankara'ya getirilmek üzere hareket edildi. Atatürk'ün vefatı üzerine cumhurbaşkanı seçilen İsmet İnönü, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı, bakanlar, Genelkurmay Başkanı, milletvekilleri ile ordu ve devlet ileri gelenleri tarafından karşılanan cenaze, Türkiye Büyük Mîllet Meclisi önünde hazırlanan katafalka kondu. Ankara halkı da onun cenazesi önünden saygıyla geçerek son görevini yaptı. 21 Kasım 1938 Pazartesi günü, sivil ve askerî yöneticiler ile yabancı devlet temsilcilerinin hazır bulunduğu ve on binlerce insanın katıldığı büyük bir tören yapıldı. Daha sonra Atatürk'ün tabutu katafalkta alınarak. Etnografya Müzesinde hazırlanan geçici kabre kondu. Türk milleti daha sonra, bu büyük insana lâyık, Ankara Rasattepe'de bir Anıtkabir yaptırdı. 10 Kasım 1953'te Etnografya Müzesinden alınan Atatürk'ün naaşı Anıtkabir'e getirildi. Burada yurdun her ilinden getirilmiş olan vatan topraklan ile hazırlanan ebedî istirahatgâhına yerleştirildi.
|
|
Osmanli da devlet yönetimi OSMANLI PADISAHLARI Osmanli hânedani, Oguzlarin Kayi boyuna mensuptu. Bu boy, Avsar, Beydili ve Yiva gibi hükümdar çikaran boylardandi. Bir uç beyligi olarak tarih sahnesine çikisindan itibaren bünyesinin gerektirdigi dini, sosyal ve ekonomik degisIklikleri yapmaktan çekinmeyen Osmanli Beyligi, kisa bir müddet içerisinde köklü bir devlet haline geldi. Döneminin sartlarina göre çok kisa denilebilecek zamanda, tarihin akisini degistirecek kadar büyüyen bu devletin gelismesini, basit ve bazi tesadüflerle izah etmeye çalismak mümkün degildir. Gerçekten, çok genis topraklar üzerinde hakimiyetini tesis eden Osmanli Devleti, çesitli din, dil, irk, örf ve âdetlere sahip topluluklari asirlarca âdil bir sekilde idare etmisti. Ulasim teknolojisi bakimindan günümüzle mukayese edilemeyecek derecede imkansizliklar içinde bulunan o asirlarin dünyasinda, bunca farkli yapidaki topluluklari cebir ve tazyik kullanmadan idare etmek basit bir hakimiyet anlayisinin sonucu olmasa gerekir. M. Fuad Köprülü'nün n bir madde halinde siraladigi ve Rasonyi'ye göre batili tarihçilerce de kabul edilen basarinin bu sebepleri de pek tatmin edici görünmemektedir. Zira onun isaret ettigi bu on bir maddenin birçogunda diger Anadolu beylikleri de ortakti. Osmanlilarin din, irk ve cografi ortam bakimindan Anadolu beyliklerinden pek farki yoktu. Hal böyle olunca Osmanli basarisinin sebeplerini baska sahalarda da aramak gerekir. Öyle anlasiliyor ki Osmanlilar, diger beyliklerin sahip olmadiklari veya yapamadiklari bazi seyleri basarmislardi. Bu konuyu arastiran pek çok tarihçi gibi Mustafa Nuri Pasa da baslangiçta küçük bir uç beyligi olan bu devletin basarisini, maddî ve manevî sebeplere baglar. Ona göre bu sebepler sunlardir: 1-Kurulus dönemindeki hükümdarlarin tamami, Islâm dinine ve bu dinin prensiplerine bagli olan kimselerdi. Onlar, hukukî ve ser'î meseleleri bütünüyle kadilara havale etmislerdi. Bu mevzuda kendilerini halktan ayri görmezlerdi. Dolayisiyla halktan herhangi birine yapilan muamele, kendileri için de geçerli idi. Keza onlar, hukuk adamlarina baski yapmadiklari gibi, tamamen Islâm hukukunun ruhuna uygun olarak verilen kararlarina da müdahalede bulunmazlardi. Bu da ülke içinde saglam bir adlî mekanizmanin çalismasina ve adaletin gerçeklesmesine sebep oluyordu. Iste bu adalet anlayisi sayesindedir ki, devletleri büyüyüp gelisti. 2- Osmanlilar, kuruluslarindan itibaren Anadolu Selçuklu Devleti'ne bagli kaldilar. Bu baglilik, adi geçen devletin varligina son verildigi ana kadar devam etti. Onlarin bu baglilik ve vefalarindan dolayi Allah, kendilerini mükâfatlandirdi. Zaman zaman ortaya çikan isyan ve bas kaldirmalarda hep onlara yardimci oldu. 3- Selçuklu Devleti'nin ortadan kalkmasi ve Bizans'in içinde bulundugu sIkIntili durumlar yüzünden çevresinde kuvvetli bir devletin bulunmamasi. 4- Osmanlilar, Islâm dünyasinin hudud boylarinda kurulmuslardi. Cihad ve ilay-i kelimetullah için devamli harp edip ganimet elde ettiklerinden san ve söhretleri de artiyordu. Onlarin bu durumunu ögrenen ve baska ülkeler ile topraklarda yasayan Müslümanlar, gelip kendilerine iltihak ediyorlardi. Bu da onlarin kuvvetlenmesine sebep oluyordu. 5- Osmanli hükümdarlari, ilim adami ile fazilet ehli kimselere karsi son derece hürmetkâr davranip onlari gözetiyorlardi. Devlet için hizmet edip yardimci olanlara timar arazisi vermek suretiyle onlari devlete ortak ediyorlardi. Ayrica topraklarini genisletip Müslüman nüfusunu artirmak için büyük bir gayret sarf ediyorlardi. Çikardiklari kanunlara da sIkI sIkIya bagli kaliyorlardi. Mustafa Nuri Pasa'ya göre, Osmanli Devleti'nin kisa bir zamanda büyüyerek müesseselerinin kemal mertebesine ulasmasina ve emsâllerine göre daha uzun ömürlü olmasina sebep olan âmiller, onlarin bu anlayis ve davranislaridir. Selçuklu-Bizans hududlarinda tesekkül eden bir uç beyliginin, yeni bir din ve kültürün tasiyicisi olarak eski Bizans Imparatorlugu'nun enkazi üzerinde kurulan bu yeni devlete bir Türk ve Islâm damgasi vurmasi hadisesi, çagdas tarihçiler arasinda henüz tam anlamiyla izah edilemeyen bir mesele olarak münakasa edilmektedir. Öyle anlasiliyor ki bu münakasa daha uzun süre devam edecege benzemektedir. Nitekim Leopold Von Ranke gibi bazi kimseler de bu gelismeyi padisah sahsiyetlerine, askerî sisteme ve toprak uygulamasi gibi maddî manevî bazi unsurlara baglarlar. Tarihin uzak dönemlerinden itibaren kurulmus bulunan bütün Türk devletlerindeki töreye göre, Osmanlilarda da ülke, ailenin müsterek mali olarak kabul ediliyordu. Osmanlilarda saltanatin intikalinde yerlesmis bazi merasimler önemli yer tutmaktadir. Bunlarin basinda bey'at, cülûs ve kiliç kusanma merasimleri gelmektedir. Saltanatin intikali, baslangiçtan 1617 tarihine kadar ilk on dört padisahta "amûd-i nesebî" denilen babadan ogula geçmek suretiyle olmustur. Eski Türklerdeki devletin, hânedanin ortak mülkü olma telakkisi Osmanlilarda özellikle Fâtih döneminde degisIk bir anlayisa bürünmüstür. Kanunnâmenin meshur olan maddesi ile saltanatin babadan ogula intikalinde kolaylik saglanmistir. 1617'de I. Ahmed'in ölümü üzerine "ekberiyet" usûlü benimsenmis. Daha sonraki dönemde bir iki istisna disinda "ekberiyet ve ersediyet" usûlüne göre hânedanin en yasli erkek üyesi padisah olmustur. Hükümdarlik ailesinin reisi olan ve "Ulu Bey" adini tasiyan kisi, ayni zamanda devletin de reisi olurdu. Osmanli Beyligi'nin ilk zamanlarinda da görülen bu âdet, I. Murad zamanindan itibaren sadece hükümdarin çocuklari için geçerli hale gelmisti. Buna göre belirtilen dönemden itibaren saltanat, hükümdar olan kimsenin çocuklarinin hakki olarak telakki edilmeye baslandi. Bununla beraber bir veliahd tayini söz konusu degildir. Devlet adamlari ve askerlerce sevilip takdir edilen sehzade, ölen babasinin yerine hükümdar ilan olunurdu. Osmanli padisahlari cülûslan münasebetiyle çikardiklari fermanda Allah'in lütfu ile "bi'l-irs ve'l-istihkak" saltanatin kendilerine müyesser oldugunu ifade ederler. Öyle anlasiliyor ki ilk dönemlerde devletin kurulus hamurunda mayasi bulunan ahi teskilatinin da bu seçimde büyük bir payi bulunmaktadir. Çok nadir de olsa, zaman zaman padisahlarin, yerlerine geçecek sehzadeyi devlet ileri gelenlerine vasiyet ettikleri görülmektedir. Mesela Çelebi Mehmed, Bizanslilarin yaninda bulunan kardesi Mustafa Çelebi'nin tekrar hükümdarlik iddiasiyle ortaya çikma ihtimalini göz önüne alarak hayatindan ümidini kestigi sirada yanindaki vezir ve beylerine oglu Murad'in hükümdar yapilmasini ve o yetisinceye kadar ölümünün gizli tutulmasini vasiyet etmisti. Böylece Çelebi Mehmed, kardes kavgasinin sebep olacagi politik ve ekonomik huzursuzluklar için tedbir almis oluyordu. Biraz önce temas edildigi gibi, Osmanlilarda hükümdarin çocuklarindan kimin padisah olacagina dair kesin bir saltanat kanunu yoktu. Hükümdarlar, bir isyan hareketinin önüne geçmek için kardeslerini öldürürlerdi. Kardes katli, Yildirim Bâyezid zamanindan beri tatbik edilmekle beraber Fâtih kanunnâmesiyle yazili hale getirilmistir. Bu kanunnâmede "Ve her kim esneye evladimdan saltanat müyesser ola, karindaslarini nizâm-i âlem içün katl etmek münasibtir. Ekser ulemâ dahi tecviz etmistir. Aninla âmil olalar" denilerek memleketin selameti için kardeslerin katline bir nevi izin verilmistir. Töreye göre Osmanli padisahi, memleketin sahibi sayilirdi. Bu sebeple tebeasinin mali ve cani üzerinde tasarruf hakki vardi. Vasitali vasitasiz bunu kullanirdi. Her türlü kuvvet padisahin elindeydi. Fakat o bunu keyfî olarak degil, kanun, nizam ve ananenelere dayanarak muamelatin icaplarina göre yürütürdü. Fâtih Kanunnâmesi (s. 16)'nde, padisahin yetkilerini nasil kullandigina isaretle söyle denilmektedir: "Ve tugrayi serifim ile ahkam buyrulmak üç canibe mufazzdir. Umur-i âleme müteallik ahkâm vezir-i azam buyruldusu ile yazila ve malima müteallik olan ahkâmi defterdarlarim buyruldusu ile yazalar. Ve ser'-i serîf üzre deavi hükmünü kadiaskerlerim buyruldusu ile yazalar." Bu ifadelerden anlasildigina göre bütün dünyevî ve dinî idare padisah adina yapilmaktadir. Buna dayanilarak padisahin, dünyevî yetkilerinin idaresinde sadrazamlari, dinî yetkilerinin idaresinde ise önceleri kadiaskerleri, daha sonra da seyhülislâmlari vekil tayin ettigi söylenebilir. Nitekim bu iki makama yapilacak tayin ve azillerde padisahin mutlak selâhiyet sahibi oldugu bilinmektedir. Bundan baska divan toplantilarinda alinan her türlü kararin "arz" yolu ile onun tasdikine sunulmasi da padisahin nihaî karar mercii oldugunu teyid etmektedir. Islâm hukukuna göre devletin basinda bulunan hükümdarin, hakkinda nass bulunmayan mevzularda tebeasinin maslahatini gözeterek çikardigi kanunlarina uymak dinin emridir. Islâm hukukuna göre hükümdar her istedigini yapan ve her türlü arzusuna uyulmasi gereken bir kisi degildir. O da ser'î hukukun gerektirdigi emirlere uymak zorundadir. Aksi takdirde Hz. Peygamber'in "Allah'in emirlerine uymayana itaat yoktur" Hadis-i Serifi ile Hz. Ebu Bekir'in halife seçildigi zaman yaptigi ilk konusmasinda dedigi gibi emirlerine itaat mecburiyeti kalkar. Müslüman bir topluma istinad eden bünyesi ile Osmanli devlet adamlari, bundan baska türlü hareket de edemezlerdi. Zira bu devletin geleneginde hâkim bulunan anlayisa göre "devlette din asil, devlet ise onun bir fer'idir" Kanun, hüküm, ferman ve uygulamada dinî anlayisin disina çikmamak için Osmanlilar, kuruluslarindan itibaren Islâm fikhina (hukuk) yakindan âsina olan ulemâya devlet idaresinde yer veriyorlardi. Nitekim Orhan Gazi'nin vezirlerinden Sinan Pasa ile Çandarli Halil ulemâdandi. Esasen, XIV. asir Türk dünyasini gezip onlar hakkinda canli levhalar gibi saglam bilgiler veren Ibn Batuta'nin müsahede ettigi gibi, Anadolu Türkmen beyliklerinin hemen hepsinde fakihler, beylerin yaninda en serefli mevkide yer almakta idiler. Bernard Lewis'in dedigi gibi; "Kurulusundan düsüsüne kadar Osmanli Devleti, Islâm gücünün ve inananin ilerlemesine veya savunmasina adanmis bir devlet idi. Osmanlilar, alti yüzyil, ilk önce esas itibariyla basarili olarak, Avrupa'nin genis bir kisminda Islâm egemenligi kurma çabasiyla, daha sonra da Bati'nin amansiz karsi saldirisini durdurmak ya da geciktirmek için uzun süreli hareketleriyle hemen hemen devamli olarak Hiristiyan Bati ile savas halinde idiler. Yüzyillar boyu süren bu mücadele, Türk Islâmliginin tâ köklerindeki kaynaklari ile Türk toplumunun ve kurumlarinin bütün yapisini etkilememezlik edemezdi. Osmanli hükümdarinin halki, her seyden önce kendini Müslüman sayardi. Daha önce gördügümüz gibi Osmanli ve Türk, nisbeten yeni kullanilan deyimlerdir. Osmanli Türkleri, kendilerini Islâm ile özdes görmüslerdir. Diger herhangi bir Islâm ulusundan çok daha büyük ölçüde hüviyetlerini Islâmiyet içinde eritmislerdi. Türk kelimesi, Türkiye'de hemen hemen kullanilmaz iken, Bati'da Müslümanin es anlami haline gelmesi ve Müslüman olmus bir Batiliya, olay Isfahan veya Fas'ta olsa bile "Türk olmus" denmesi ilginçtir." Osmanli pâdisahlarinin, kanun ve nizamlara göre hareket etme mecburiyetini hissetmeleri, onlarin keyfî bir sekilde hareket etmelerine mani oluyordu. Hatta öyle ki, bazan devlet güvenligi için tehlike teskil edenlerin durumu bile hükümdarlarin fevrî hareketlerine terk edilmiyordu. Nitekim II. Murad dönemi olaylarindan bahs edilirken görüldügü gibi Haçlilarla birlik olup Osmanli vatandasi olan Müslümanlari arkadan vurup öldürmekten çekinmeyen Karamanoglu Ibrahim Bey'in bu tecavüzünü, Islâmla bagdastiramayan hükümdar, döneminin Ehl-i Sünnet âlimlerine müracaatla Karamanoglunu yola getirmek üzere onlardan fetva istemisti. Ibn Hacer el-Askalanî, Saadeddin Deyrî, Abdu's-Selâm el-Bagdadî, Bedreddin Tenesî ve Bedreddin el-Bagdadî gibi dört mezheb otoritesi, onun, Karamanoglu ile mücadele etmesi için fetva vermislerdi. Sultan Murad, bu fetvalara dayanarak Karamanoglu üzerine yürümüstü. Keza Çelebi Sultan Mehmed döneminde etrafina topladigi bazi çapulcularla birlikte isyan baslatarak halk ve devlet için büyük bir tehlike haline gelen Seyh Bedreddin Mahmud, yakalandigi zaman hemen öldürülmedi. Hareketinin Islâm'a uygunluk derecesinin arastirilmasi ve cezanin, âlimler tarafindan kurulacak bir heyet tarafindan takdir edilmesini bizzat padisah istemisti. Padisahlar, her zaman bir kurulun danisma niteligindeki kararlarini almazlarsa bile hiç olmazsa en az seyhülislâm veya müftüden fetva aldiktan sonra hüküm verirlerdi. Onlarin bu emir ve iradeleri, hatt-i hümâyun, biti, ferman, berat, irâde, ahidnâme ve emannâme gibi belgelerle ifade edilirdi. Bunlardan hatt-i hümâyunun bizzat padisahin kendi el yazisi oldugu, digerlerinin onun adina Divan-i Hümâyundan çiktigi bilinmektedir. Osmanlilarda, devlet islerinde kesin bir karar verilmeden önce, isler, Divan'da görüsülürdü. Bu görüsmelerden sonra son karar hükümdarin olurdu. Hükümdarin herhangi bir mesele hakkinda verdigi karar ve kesin olarak beyan ettigi fikir, kanundu. Bununla beraber pâdisah, devlet isleri ile ilgili meselelerde ser'î ve hukukî konularda gerekli gördügü kimselerle görüsüp onlarin fikirlerini alirdi. Bu durumdan anlasilacagi üzere zâhiren genis ve hudutsuz selâhiyeti oldugu görülen padisah, gerçekte bir takim kanunlarla bagli di. Bu da bir devletin devam ve bekasi için sartti. Osmanli hükümdarlarinin ilk ve en kudretli zamanlarinda bile divan kararlarina tamamen riayet ettikleri ve alinan kararlarin disina çikmadiklari görülmektedir. Osmanli padisahlari, XVI. yüzyil sonlarina kadar sehzadeliklerinde hizmet ve muharebelerde ordunun kollarinda komutanlik yaparak memleket idaresinde ve muharebe usûllerinde tecrübe kazaniyorlardi. Hükümdar olduklari zaman bu bilgi ve tecrübe birikiminden istifade ediyorlardi. Osmanli hükümdarlari, ordularinin baskomutani idiler. Büyük ve önemli savaslara bizzat kendileri istirak edip komutanlik yapiyorlardi. Küçük savaslara ise selahiyetli bir komutan tayin ediyorlardi. Fâtih Sultan Mehmed döneminin ortalarina kadar Osmanli padisahlari, Divan-i Hümâyuna baskanlik ederlerdi. Divan'da halki ve devleti ilgilendiren isleri görüp gereken hükümleri verirlerdi. Hastalik veya baska bir sebepten dolayi padisahin istirak etmemesi halinde onun yerine vezir-i azam baskanlik ederdi. Solakzâde'nin bir ifadesine dayanilarak Fâtih'in, Divan baskanligini terk edisi söyle bir hadiseye baglanir: Bir gün Fâtih'in baskanliginda Divan toplantisi yapildigi sirada isini takip etmek üzere payitahta gelmis olan bir Türk köylüsü, Divan çavuslarinin ellerinden kurtularak toplanti yerine girer ve "Devletlû Hünkâr kanginizdir, sIkayetim var" demis. Bir suikast tehlikesini de beraberinde getiren bu hareket, padisahin canini sIkmis. Vezir-i A'zam Gedik Ahmed Pasa'nin tavsiyesiyle hükümdarin Divan müzakerelerini bir perde arkasindan dinlemesi ve vezâret mührünün yani mühr-i hümayunun vezir-i a'zama verilmesi sistemi kabul edilmisti. Bundan sonra adi geçen vezir-i a'zamin teklifi üzerine padisahlar için toplanti mahallinin arkasinda biraz yüksekçe ve önü kafesli bir yer yapilmisti. Bundan sonra padisahlar, divan müzakerelerini oradan dinleyip takip etmeye baslamislardi. Bu hadiseden sonra Fatih Sultan Mehmed, divan müzakerelerine baskanlik etmeyip bir perde veya kafes arkasindan dinlerdi. Meshur kanunnâmesinde de "Cenab-i serifim pes-i perdede oturup" demek suretiyle bunu bir kanun hükmü haline getirmisti. Görüldügü gibi II. Murad da dahil olmak üzere Osmanli hükümdarlari devamli olarak halkla temasta bulunuyor, bizzat davalari dinleyip devlet islerini görüyorlardi. Öyle anlasiliyor ki, Osmanlilarin ilk dönemlerinden itibaren hükümdarlar, halk ile temas ediyor, her firsatta halka yardimci olmaya çalisiyorlardi. Bunu bilen halk, sIkâyet, taleb ve arzularini çesitli vesilelerle hükümdarlara ulastiriyordu. Bu anlayis, kökleri mazide olan eski bir an'anenin yerlesmesine sebep oluyordu. Bu an'anelerden biri, Hz. Peygamber'den beri devam edegelmekte idi. Buna göre Medine sehir devletinde, oldukça sade bir yapi içerisinde halk, külfetsizce Hz. Peygamber ile görüsüyordu. Süphesiz ki bu davranis, daha sonraki Müslüman hükümdarlar için ideal bir örnek teskil ediyordu. Hulafa-i Rasidîn döneminde gelisen fetihlerle büyüyen idarî yapida, çok farkli inanç ve düsüncede olan kimselerin mevcud olmasi, bazi suikast ve cinayet ihtimallerini de akla getiriyordu. Bu yüzden halifelerin halk ile temaslarinda bazi tedbirlerin alinmasi ihtiyaci dogdu. Halk ile Osmanli hükümdarlari arasindaki münasebeti saglayan çesitli vesileler vardi. Cuma ve bayram namazlari, ava çikma, Istanbul'un içi ve çevresindeki mesire yerlerine, saray ve kasirlara yapilan ziyaretler, halka hükümdara ulasma imkani veren firsatlardi. Osmanli hükümdarlari, daha Osman Bey'den itibaren mesru mazeretlerinin disinda Cuma namazini sarayin disinda ve halka açik bir camide kilmaya büyük bir itina gösteriyorlardi. Bu durum, vekayinâme, hatirat ve seyahatnâmelerden açikça anlasilmaktadir. Cuma selamligi sirasinda üzerinde durulmasi gereken en önemli husus, halkin dilek ve bilhassa sIkayetlerini bizzat hükümdara ulastirmis olmasidir. Osmanli tarihi boyunca bunun pek çok örnegini görmek mümkündür. Aslinda Osmanli Devleti'nde tebeanin padisaha ulasmasi yerlesmis bir gelenekti. Padisahlarin zaman zaman kiyafet degistirerek halk arasinda dolasip kamuoyunu yoklamalari (tebdil gezmeleri), günlük hayatlari, yemekleri, Istanbul ve civarinda çesitli gezintiler' saltanat kurumu açisindan önemli hususlardir. Gerek günümüzde gerekse tarihteki devletlerde oldugu gibi Osmanlilarda da hükümdarin hakimiyet (egemenligini)'ini temsil eden ve adina "Hükümdarlik alametleri" denilen isaret ve semboller vardi. Kaynaklar, yeri geldikçe bu sembollerden söz ederler. Buna göre kurulus döneminde Osmanli padisahlarinin hakimiyet sembolü olan hükümdarlik alametleri sunlardir: Payitaht, saray, çadir (otag), taht, tac, hutbe, sIkke, ünvan ve lakaplar, nevbet, kiliç, bayrak, tiraz, tug. Padisahlarin kullandiklari unvanlar, bunlarin kullanildigi yerler Osmanli hâkimiyet anlayisi açisindan önemlidir. Halil Inalcik ("Padisah", ÎA, IX) bunlari, ser'î ve örfî ünvanlar olarak iki kisimda degerlendirmekte ve resmî belgelerde bunlarin itina ile kullanildigina isaret etmektedir. Bunlar: bey, han, hâkan, Hüdavendigâr, gazi, kayzer, sultan, emîr, halife ve padisah gibi ünvanlardir. Bundan baska Yavuz Sultan Selim, Mercidabik zaferinden hemen sonra Haleb'de "Hadimu'l-Haremeyn es-Serifeyn" ünvanini kullandi. Bu ünvan daha sonraki padisahlarca da kullanildi. OSMANLI SEHZÂDELERI XIV. asrin sonlari ile XV. asirda, diger Anadolu beyliklerinde de görüldügü gibi "çelebi" ünvani ile de anilan Osmanli hükümdar çocuklarina, sehzâde ismi verilmekte idi. Mense' ve mânâsi tam olarak tesbit edilemeyen ve Türkçe bir kelime olan "çelebi" kelimesinin ilk defa Anadolu'daki Türkler tarafindan kullanildigi ifade edilmektedir. Osmanli sehzâdeleri babalarinin sagliginda yüksek haslarla bir sancagin idaresine (sancaga çikma) tayin ediliyorlardi. Böylece, askerî ve idarî islerde tecrübe kazanip yetistiriliyorlardi. Sehzâdeler, tâkriben on-onbes yaslarinda tayin edildikleri sancaga gönderilirlerdi. Devlet islerinde kendilerini yetistirmek üzere, "lala" denilen tecrübeli bir devlet adami ile çesitli hizmetler için kalabalik bir maiyet verilirdi. Sehzâdeler, gidecekleri sancaga validelerini de beraberlerinde götürürlerdi. Sancakta bulunan sehzâdelere "Çelebi Sultan" denirdi. Osmanli sehzâdelerinden, sancak beyi olanlarin maiyetlerinde nisanci, defterdar, reisü'l-küttab gibi kalem heyetiyle miralem, mirahur, kapi agasi ve diger bazi saray erkâni vardi. Çelebi sultanlarin yaslan müsaitse bizzat kendileri divan kurup sancaklarina ait isleri görürlerdi. Yaslari küçük olanlarin bu islerine de lalalari bakardi. Sancagin bütün islerinde söz sahibi olan lalalar, devletçe itimad edilen sahislardan (vezirlerden) tayin edilirdi. Sehzâdeler, kendi sancaklarinda zeâmet ve timar tevcih edebildikleri gibi berat ve hüküm verip bunlara kendi isimlerini hâvi tugra çekebilirlerdi. Ancak yapacaklari bu tayin ve tevcihlerde devlet merkezine bilgi vermek ve asil deftere kaydettirmek mecburiyeti vardi. XV. yüzyil ortalarina kadar duruma göre Izmit, Bursa, Eskisehir, Aydin, Kütahya, Balikesir, Isparta, Antalya, Amasya, Manisa ve Sivas gibi sehirler, baslica sehzâde sancak merkezleri olmustur. Sehzâdelere Rumeli'de sancak verilmesi kanun degildi. Sehzâdelerin bulunduklari sancak merkezlerinde çevrelerinde bir fikir ve kültür hâlesi meydana gelirdi. Kurulus dönemindeki Osmanli sehzâdeleri, ya babalari ile beraber veya yalniz olarak sefere giderlerdi. Babalariyla sefere katildiklari zamanlarda ordunun yanlarinda, bazan da gerisindeki (ihtiyat) kuvvetlere komuta ederlerdi. Her Osmanli sehzâdesi, veliahd tayini usûlü olmadigindan dolayi hükümdar olma hakkina sahipti. Bu sebeple hükümdar olana karsi zaman zaman diger kardeslerin saltanat iddiasiyle ortaya çiktiklari görülür. Bu arada Savci Bey gibi, babasi I. Murad'a karsi hükümdarlik iddiasiyle ortaya çikanlar da olmustur. III. Mehmed'in cülûsundan (1595) itibaren sehzâdelerin fiilen sancaga gönderilmeleri usûlü tamamen terk edilerek, onun adina bir vekil sancaga gönderilmistir. Sehzâdeler ise âdeta Harem'e hapsedilmislerdi. Bu gelenegin terk edilmesi, Osmanli saltanat kurumu için tam bir felaket olmustu. XVII-XVIII. asirlarda Topkapi Sarayi'nin Harem kisminda "Simsirlik" denilen dairede hayatini geçiren sehzâdelerin sahsiyetleri, tam gelisememis, ilim ve kültür bakimindan zayif kalmislardi. Bununla beraber XVIII. asrin sonlarinda sehzâdeler, tekrar serbest hareket eder olmus ve devlet isleri ile ilgilenir olmuslardir. OSMANLI MERKEZ TESKILÂTI Kurulus dönemi Osmanli Devleti'nde yönetim, eski Türk töresindeki asiret usûllerine göre tatbik ediliyordu. Bu mânâda memleket, ailenin müsterek mali sayiliyordu. Bununla beraber hükümdar, önemli konularda tek basina karar vermeyerek bir kisim devlet adaminin fikrine de müracaat ediyordu. Bu fonksiyon, daha sonra adina "Divan" denecek meclis (bir çesit bakanlar kurulu) tarafindan yerine getiriliyordu. Baslangiçta vezir-i azam ve vezirler, hükümdarin birinci derecede yardimcilari idi. Her sey belli kanun ve nizamlar çerçevesinde yürütülüyordu. Fâtih dönemine kadar örfe dayali olan bu sistem, Fâtih'le birlikte yazili kanun haline getirilmistir. Bununla beraber, devletin genel kanunlari disinda, her kaza ve sancagin ekonomik ve sosyal durumuna göre özel kanunlari vardi. îdarede bütün yetki padisahin ve onu temsilen divanin elinde toplanmisti. Bu durum, mutlak bir merkezî otoriteyi ön plâna çikarmis oluyordu. Bu da devlete merkeziyetçi bir karekter kazandiriyordu. Çünkü daha kurulustan itibaren hükümdarlar, merkeziyetçilige giden bir yol tutmuslardi. Bu bakimdan bütün tayin ve aziller, merkezin bilgisi altinda yapiliyordu. Merkezin en önemli karar organi da "Divan-i Hümayûn" denilen müessese idi. DIVAN-I HÜMÂYUN Islâm dünyasinda, Hz. Ömer ile baslayan divan teskilati, daha sonra degisIk sekil ve isimlerle gelisip devam etti. Osmanli döneminde bizzat padisahin baskanliginda önemli devlet islerini görüsmek üzere toplanan Divan'a, "Divan-i Humâyun" denirdi. Bu müessesenin, devletin ilk yillarinda nasil gelistigine dair kesin bir bilgiye sahip degiliz. Ancak Ibn Kemâl, (Defter I, s. 28, 106) bu müessesenin daha Osman Gazi zamaninda ortaya çiktigini kayd eder. Herhalde bu, Anadolu beyliklerinde ortaya çikan divanin bir benzeri olmalidir ki, pek fazla bir gelisme göstermemistir. Babasinin yerine geçip Bey ünvanini alan Orhan döneminde, divanin varligi artik kesinlik kazanmis görünmektedir. Hatta ÂsIkpasazâde'nin, bu bey zamaninda, divana gelmek zorunda olan devlet adamlarinin (divan üyeleri) burmali tülbent, yani bir çesit sarik sarmalarini emr ettigini söylemesi, onun divan erkâni için bir kiyafet tesbit ettigini göstermektedir. Osmanli divani, daha sonra gelen hükümdarlar vâsitasiyle bir hayli gelistirilerek devletin en önemli organlari arasinda yer alacaktir. Ilk dönem Osmanli divaninin çok sade ve basit oldugu tahmin edilebilir. Öyle anlasiliyor ki bu ilk divan, uç beyligi zamanindaki seklini az çok muhafaza etmisti. Divan heyetinde, Osmanli beyinin kendisinden baska bir veziri, muhtemelen hükümet merkezi olan sehrin kadisi, beyligin malî islerini idare eden nâib veya defterdar gibi az sayida üye vardi. Zaman zaman, bey yerine icabinda orduya kumanda eden sahis olarak sahnede Osmanli beyinin oglu görülmektedir ki, bu vaziyet, divan kurulusunun uç beyligi divaninin modeline göre oldugu hakkinda bir kanaat vermektedir. Fakat Selçuklu Devleti tamamen yikilip Mogol nüfuzu da sarsilmaya baslayinca müstakil bir devlet olma yolunu tutan Osmanli Beyligi'nde, divanin gittikçe Selçuklu divani modeline benzer bir mahiyet kazandigi görülür. Orhan Bey zamaninda müesseselestigi görülen divanin üyeleri için, artik resmî bir kiyafetin tesbit edildigi görülür. Divan toplantilari, Sultan I. Murad, Yildirim Bâyezid, Çelebi Sultan Mehmed ve II. Murad devirlerinde de devam etmisti. Yildirim Bâyezid, halkin sIkâyetlerini dinlemek üzere her sabah yüksek bir yere çikardi. Herhangi bir derdi ve sIkIntisi olanlar orada kendisine sIkayette bulunurlardi. O da bunlarin problemlerini derhal çözerdi. Divan, Orhan Bey zamanindan, Fâtih'in ilk devirlerine kadar her gün toplanirdi. Toplantilar sabah namazindan sonra baslar ve ögleye kadar devam ederdi. XV. asrin ortalarindan sonra (Fâtih dönemi) toplantilar haftada dört güne (Cumartesi, Pazar, Pazartesi, Sali) inmis, Pazar ve Sali günleri de arz günleri olarak tesbit edilmisti. Divan, hangi din ve millete mensub olursa olsun, hangi sinif ve tabakadan bulunursa bulunsun, kadin erkek herkese açikti. Idarî, siyasî ve örfî isler re'sen, digerleri de müracaat, sIkâyet veya görülen lüzum üzerine veya itiraz sebebiyle temyiz suretiyle tedkik edilirdi. Memleketin herhangi bir yerinde haksizliga ugrayan, zulüm gören veya mahalli kadilarca haklarinda yanlis hüküm verilmis olanlar, vali ve askerî siniftan sIkâyeti bulunanlar, vakif mütevellilerinin haksiz muamelelerine ugrayanlar vs. gibi davacilar için divan kapisi daima açikti. Divanda önce halkin dilek ve sIkâyetleri dinlenir, ondan sonra devlet isleri görüsülüp karara baglanirdi. Divanda idarî ve örfî isler vezir-i azam, ser'î ve hukuki isler kadiasker, malî isler defterdar, arazi isleri de nisanci tarafindan görülürdü. Divan müzakereleri o günkü rûznâmeye (gündem) göre yapilirdi. Toplanti bittikten ve Maliye hazinesi ile Defterhane, vezir-i a'zamin mührü ile mühürlenip kapandiktan sonra çavusbasi, elindeki asasini yere vurarak divanin sona erdigini bildirirdi. Divandan sonra Yeniçeri agasi padisah tarafindan kabul olunarak ocak hakkinda bilgi alinirdi. Ondan sonra kadiaskerler huzura girip kendileri ile ilgili isleri arzederlerdi. Bundan sonra da vezir-i a'zam ile vezirler ve defterdar kabul olunurdu. Bütün bunlardan sonra da padisahlar, vezir-i a'zam ve vezirlerle beraber yemek yerlerdi. Ancak bu usûl, Fâtih Sultan Mehmed döneminde kaldirilmisti. Divan erkânindan baska o gün isleri için divana gelmis bulunan halka da din ve milliyet farki gözetilmeksizin yemek verilirdi. Öyle anlasiliyor ki Osmanli Devleti divani, devletin en yüksek organi özelligini tasimaktaydi. Devlet baskani olarak hükümdar, sIk sIk divan üyelerinin fikirlerini almak ihtiyacini hissediyordu. Bu durum, devlet idaresinin bir kisinin degil, bir kurulu teskil eden üyelerinin fikirlerinden yararlanilarak en mükemmel sekilde yapilabileceginin açik bir göstergesidir. Divanda, halk ile devletin bütün problemleri, özellikle timar tevcihleri ve önemli mevkilere yapilacak atamalar da görüsülmekteydi. Bu, yüksek memuriyetlere, hükümeti teskil eden üyelerin fikirlerinin alinarak atamalar yapildigina isarettir. Bir kurulun yapacagi atamalarin ise bir tek kisinin yapacagi atamalardan daha isabetli olacagi bir gerçektir. Divanda son söz süphesiz ki sultanindir. Ancak gördügümüz gibi hükümdarin, vezirlerin mütalaalarini almasi, daha dogrusu böyle bir ihtiyaci hissetmesi, devlet idaresinde is birligi ve koordinasyonun ön planda tutuldugunu göstermektedir. DIVAN ÜYELERI Kurulus dönemi Osmanli divani, her gün sabah namazindan sonra padisahin huzuru ile toplanarak görevinin gerektirdigi isleri yapardi. Divan toplantilarinda üyelerden her birinin kendisini ilgilendiren vazifeleri vardi. Her üye kendini ilgilendiren vazifeleri ile mesgul olurdu. Padisahi bir tarafa birakacak olursak kurulus döneminde divanda vezir-i a'zam, kadiasker, defterdar ve nisanci gibi asil üyeler bulunuyordu. VEZIR-I A'ZAM VE VEZIRLER Osmanlilarin ilk dönemlerinde divanda sadece bir vezir bulunuyordu. O da ilmiye sinifina mensuptu. Daha sonra vezir sayisi artinca birinci vezire "Vezir-i a'zam" denildi. Bundan baska "Sadr-i âlî", "Sâhib-i devlet", "Zât-i asefî" ve "Vekil-i mutlak" gibi tabirler de kullanilmis ise de bunlar asil el-kabtan degillerdir. Osmanli Devleti'nde ilk vezir, Haci Kemaleddin oglu Alaeddin Pasa'dir. Bu zat, ilmiye sinifina mensup oldugu gibi ayni zamanda taninmis ahi reislerindendi. Osmanli tarihçilerinin büyük bir kismi, bu zat ile Sehzâde Alaeddin'i birbirine karistirir. Alaeddin Pasa'dan sonra bu makama sira ile Ahmed Pasa, Haci Pasa ve Sinaneddin Yusuf Pasa gelmislerdi. Çandarli Halil Hayreddin Pasa ise Sinaneddin Yusuf Pasa'dan sonra vezirlige getirilmisti. Onun ölümü üzerine vezir olan ve bu makamda onbir yil kadar kalan Çandarlizâde Ali Pasa zamaninda, Timurtas Pasa'ya da vezirlik verilince Çandarlizâde Ali Pasa vezir-i a'zam diye anilmaya baslandi. Çandarli Halil Hayreddin Pasa'dan önceki vezirler orduya komuta etmiyorlardi. Bu görevi, askerî sinifa mensub olanlar yürütüyordu. Fakat Hayreddin Pasa'nin Rumeli fetihlerinde komutanligi vezirlikle birlestirip mühim muvaffakiyetler kazanmasi, idarî ve askerî islerin bir elde toplanmasina sebep olmustu. Bundan sonra gelen birinci vezirler hep ayni sekilde hareket etmislerdi. Daha sonraki tarihlerde vezirlerin sayisi artmis ve XVI. asir ortalarina yakin zamana kadar vezirlik, sadece Istanbul'da bulunan mahdud kimselere münhasir iken Kanunî devri vezirlerinden Çoban Mustafa Pasa ile Hain Ahmed Pasa, önemine binaen vezirlikle Misir valiligine tayin edilmislerdi. Daha sonraki tarihlerde Budin, Yemen ve Bagdad eyaletlerine de vali olarak vezirler gönderilmisti. Vezir-i azam, padisahtan sonra devletin en büyük reisi ve hükümdarin mutlak vekili oldugundan, sözü ve yazisi padisahin iradesi ve fermani demekti. Çandarli hanedaninin düsüsüne kadar bütün islerde birinci merci vezir-i azamdi. Çelebi Mehmed zamanindaki Amasyali Bayezid Pasa'nin vezir-i azamligi bir tarafa birakilacak olursa Çandarli ailesinin bir silsile halinde kadiaskerlikten gelmek suretiyle yetmis seneden fazla bir müddet kesintisiz o mevkii isgal etmeleri ve hükümdarlarin itimadlarini kazanmalari bütün Türk devlet adamlarinin bir ailenin etrafinda toplanmalarina sebep olmustu. Hatta Segedin muahedesinin akdi üzerine saltanati oglu Mehmed'e birakan Ikinci Murad, karsi tarafin bu firsati ganimet bilip antlasmayi bozmasi üzerine, anormal bir hal alan olaylar karsisinda tekrar hükümdar olup idareyi eline almak istedigi zaman, Vezir-i azam Çandarlizâde Halil Pasa'nin tesebbüsüyle ikinci defa hükümdarlik makamina getirilmisti. Icabinda padisah adina divana riyaset (baskanlik) eden vezir veya vezir-i azamlar, hükümdarin mutlak vekili idiler. Pâdisahin elips seklindeki altin bir mührü, bunun alameti olarak yanlarinda bulunurdu. Vezir, devlet islerinde bütün selahiyet ve mesuliyetlere sahip oldugu gibi bütün azil ve tayin isleri de onun reyi ile olurdu. Bu dönemlerde, hükümdarlarca hiç bir taleplerinin reddedilmemesi adet haline gelmisti. Kendisinden önceki töre, örf ve gelenekleri yazili bir metin haline getiren Fâtih Sultan Mehmed'in kanunnâmesinde vezir-i âzamla ilgili olarak söyle denilmektedir: "Bilgil ki vüzerâ ve ümerânin vezir-i azam basidir, cümlenin ulusudur. Cümle umurun vekil-i mutlakidir. Ve malimin vekili defterdarindir ve ol, vezir-i azam nâziridir. Ve oturmada ve durmada ve mertebede vezir-i azam cümleden mukaddemdir." Tevkiî Abdurrahman Pasa kanunnâmesinde de vezir-i azam hakkinda su ifadeler kullanilmaktadir: "Evvela sadr-i azam olanlar cümleyi tasaddur edüp amme-i mesalih-i din ve devlet ve kâffe-i nizâm-i ahval-i saltanat ve tenfiz-i hudud ve kisas ve haps ve nefy ve enva-i ta'zir ve siyâset ve istimai da'va ve icray-i ahkâm-i seriat ve def-i mezâlim ve tedbir-i memleket ve tevcih-i eyâlet ve emâret ve ulûfe ve zeamet ve timar ve tevliyet ve hitabet ve imâmet ve kitâbet ve cem'i cihet ve taklid-i kaza ve nasb-i müvella ve tefviz ve tevkil ve tayin ve tahsil ve umur-i cumhur ve tevcihat-i gayr-i mahsur ve'l-hasil cemi-i menâsib-i seyfiyye ve ilmiyenin tevcih ve azli ve cemi-i kadaya-i ser'iyye ve örfiyenin istima ve icrasi için bizzat cenab-i padisahîden vekil-i mutlak ve memâlik-i mahruse-i Osmanî ve taht-i hükümet-i sultanîde olan cemi-i nâsin üzerine hakim-i sahib-i ferman oldugu muhakkaktir. Sair vüzera ve vülat ve amme-i ulemâ ve kudat ve mesayih ve sâdat ve a'yan ve ekâbir ve tavaif-i asâkir ve reâya ve berâya ve ehl-i cihât ve ashab-i ticarat kebir ve sagir ve gani ve fakir ve kavi ve zayif ve vadi" ve serif ve muhassalan havas ve avam kâffe-i enâm cemian sadr-i a'zam olanlarin kelamini bizzat sevketlû ve mehâbetlû ve seadetlû padisah zillullah hazretlerinin mübarek lisan-i seriflerinden sadir olmus ferman-i vâcibu'l-iz'an bilüp emrine imtisâl ve kendüye ta'zim ve tavkir ve iclâl etmeye me'murlerdir." Kanunnâme metinlerinde görüldügü gibi vezir-i a'zamlar, vekil-i mutlak olarak büyük ve genis yetkilere sahip olan kimselerdi. Herkes onun emirlerine itaat etmekle yükümlü görünmektedir. Çünkü o, padisahi temsil etmekteydi. Vezir-i a'zam (Kanunî döneminden itibaren) sadr-i a'zamlar, padisahin yüzük seklindeki tugrali altin mührünü tasirlardi. Vezir-i a'zamlarin, diger vezirlerden farklari "mühr-i hümâyun" denilen bu mühür ile olup hükümdarlik selâhiyetinin icrasina ve padisahin kendisini vekil ettigine dair bir delil oldugu için onlar bu mührü örülmüs bir kese içinde koyunlarinda tasirlardi. Vezir-i azamin azlinde veya ölümü halinde "mühr-i hümâyun" ikinci veya üçüncü vezire verilirdi. Mühr-i hümâyun ya divana gönderilmek veya vezir-i a'zam olacak kimsenin huzura kabul edilmesi suretiyle verilirdi. Osmanli Devleti'nde XVI. asrin ilk yarilarina kadar yalniz devlet merkezinde bulunup divan-i hümâyuna memur "kubbe veziri" veya "kubbenisîn" denilen vezirler vardi. Bunlarin sayilari pek fazla degildi. Kubbe vezirleri divanda kidem sirasina göre otururlardi. | | | |